Türklük gurur ve şuuru, İslâm ahlâk ve faziletine dair fikirleri bu başlık altında bulabilirsiniz.
Irak sınırında şehit düşen 4 askerimize Allah'tan rahmet, kederli ailelerine başsağlığı diliyoruz. Kanımız aksa da zafer İslâm'ındır!

MEHMET FEYZİ EFENDİ

Mehmet Feyzî ŞALLIOĞLU (28 Mart 1912 - 4 Mart 1989)

"...Çocukluğundan itibaren ilim aşkıyla yetişen ve bu aşk çerçevesi içerisinde din, vatan ve millet mefkûrelerini, kendileriyle görüşmeye gelen din kardeşlerine aktaran ve hayatını Rasûlullah Efendimizin sünnet-i seniyyelerine ittiba ederek devam ettiren âlim, fâzıl ve müttakî bir zât idi. Kastamonu'nun Şamlıoğlu çıkmazında bir Ramazan ayında dünyayı teşrif etmişlerdir. Babası İzzet Efendi, annesi Hâfıza Aişe Hanım'dır. İlk dersini mahalle mektebinde Çerkez Hoca Hanım'dan almıştır. Yaşıtları mahallede oyun oynarken, kendileri oyun oynama yerine okuma-yazma ile meşgul olurlar, hocalarını giyim-kuşamda taklit etmekten hoşlanırlar ve bu türlü meşgaleleri kendilerine bir oyun addederlerdi. Hatta çocukluğundaki bu olgun davranışlarını ve ilim meclislerine devamını gören dönemin ulemâsı, birbirine onu işaret ederek: "Bu çocuk, muhibb-i ulemâdır" (Âlimleri seven birisidir) derlerdi. O zamanın Bayraklı Medresesi müderrislerinden Hâfız Osman Efendi, onun velî olduğunu söylerdi..." Devamı için tıklayın


  • “Mefâhir-i Dîniyye’yi (dînî değerleri), mefâhir-i milliyyeyi (millî değerleri) ve vatanı muhafaza için ta’lîm-taallüm etmek, askerlik yapmak da lâzım."
  • “Cenâb-ı Hak, muhafazakârlığın onda dokuzunu Türk milletine vermiş. Bu, Allah’ın bu millete bir lutf-i ilâhîsidir.”
  • “Milliyetimiz gelişirse, İslâmiyet gelişir.”
  • “Her millet evvelâ kendi millî bünyesini ıslâh etmeli; sonra İslâm milletleri el ele vermeli. Çünkü, kendi başına ayakta duramayan kimseler, el ele verince daha çabuk yıkılırlar ve düşerler!”
  • “Dinimiz nikâhı helâl; sifâhı (zinâyı) haram kıldı. Nikâh-ı sahîhten gelen nesil, anasına-babasına, cemiyete, millete, vatana ve beşeriyete fayda verir. Sifâhtan gelenler, emîn değildirler, sır tutamazlar, hayâsız ve yalancı olurlar.”
  • “Bir milletin parçalanması, birbiriyle uğraşması âfettir. Bütün bu parçalanmalar, münâzaa (yersiz tartışmalar) neticesindedir; Kur’ân’ın irşâdından uzaklaşma neticesindedir.”
  • “Bu memleketi beğenmeyenler, abâsını omzuna alıp, beğendiği yere gitmeli; fitne ve fesâda sebep olmamalı!”
  • “Dinle millet, etle kemik, sırtla karın gibi birbirleriyle kaynaşmıştır. Kâbil-i tefrîk imkânı yoktur.”
  • “Millî bünye, bu bünyeden daha önemli, daha sağlam daha üstün ve daha câmîdir. (“Millî bünye, ferdî bünyeden daha mühimdir”) Bunun için her fertte millî bir sadâkat lâzımdır.”
  • “Vatan şarttır. Vatanı korumak; ırzını, namusunu ve dinini muhâfaza etmektir. Çünkü bunlar, vatanla muhâfaza olunur. Vatana hürmet, şühedâya, ecdâda hürmettir. Her günâh, her suç bağışlanabilir; ama vatana ihânet suçu başka! Vatana ihânet, nesilden nesle, batından batına intikâl eder.”
  • “Türk milletinin uyanması lâzımdır! Bütün gayrı millîler (Türk olmayan unsurlar) köşeleri-bucakları kapmışlar, birbirlerini koruyorlar, birbirlerine sahip çıkıyorlar. Memleketin idâresini ellerine almışlar! Hakiki Türkler ise, önceki imparatorluğun verdiği rehâvet (gevşeklik) ve şöhret ile hâlâ eski kafadalar! Gayet mütevâzi bir vaziyette hayatlarından memnunlar! Ama uyanmaları lâzım! Çünkü elde ne imparatorluk kaldı, ne de eski hâkimiyet! Elde bir avuç toprak kaldı! Uyanmalı, gözünü açmalı ve memleketin önemli noktalarına gelmelidirler! Dinine, vatanına, milletine, ırzına ve nâmusuna sahip çıkmalıdırlar! Kendi, kendine sahip çıkıp; kendisi, kendisini idâre etmelidir! Bu memlekette söz sahibi kendisi olmalıdır!”

MİLLÎ BİRLİK ve BERABERLİĞİMİZE KAST EDEN BÜTÜN ELLER KIRILMALIDIR

  • "Türkiye'nin yükselişi ithal fikirlerle olamaz! Hiçbir yabancı, Türkün menfaatlerini Türk milletinin kendisi kadar düşünemez!" (Alparslan TÜRKEŞ)
  • "Toprak bütünlüğümüzü, devletimizin ve milletimizin bölünmezliğini hedef alan hâinlere karşı Türk milleti olarak ayağa kalkmalıyız!" (Alparslan TÜRKEŞ)
  • "Hiç kimse bedenini kemiren ve onu yok etmeye çalışan mikroplara karşı, onları yok etmek veya tesirsiz hale getirmek için yaptığı mücadeleden ötürü ayıplanamaz ve kınanamaz. Tam tersine bedenini korumak ve kollamak için herhangi bir çalışma yapmadığı zaman ayıplanır ve kınanır. Aynen öyle de yurduna, milletine, mukaddesatına ve töresine yapılan saldırılara ve imha hareketlerine karşı da aynı duyarlılıkla çağın gerektirdiği silahlarla karşı koyma ve tesirsiz hale getirme faaliyetleri yüzünden hiçbir millet ayıplanamaz ve kınanamaz. Tam aksine adı geçen değerler uğruna ilgili türden düşmanlara karşı mücâhede ve mücâdele etmemek ayıptır; bırak ayıbı, böylesine bir vurdumduymazlık ihanettir. Yüce Rabbimiz bizleri böyle bir ayıptan ve böylesine bir ihanetten muhâfaza buyursun, âmîn!" (Musa Özdağ)

SEYYİT AHMET ARVÂSÎ

  • “Biyologlar, çalışmayan ve kullanılmayan organların zayıflayarak organizmada bir yü̈k haline geldiklerini, aksine çalışan organların ise geliştiklerini iddia ederler. Önceleri fonksiyonel olan kör bağırsağımız, fonksiyonsuz kalınca başa belâ kesilebilecek bir organ durumuna gelmiş durumdadır. El parmaklarımız fonksiyonel olduğu için gelişmekte, oysa ayak parmaklarımız fonksiyonları azaldıkça küçü̈lmektedirler.” (Türk İslam Ülküsü, I, 118)
  • “...Tıpkı bunlar gibi, cemiyette itibar görmek isteyen ve tutulmak isteyen her müessese, sosyal yapı içinde milletin kendinden beklediği fonksiyonları milli ve muasır ihtiyaçlara göre başarmak zorundadır. Aksi halde, zorla, propaganda ile yalanla, dolanla hiç kimse, hiçbir müessese itibar kazanamaz. Çarçabuk balonları söner, gider.” (I, 118)
  • “Fonksiyonel birim ve müesseseler, kanla, şiddetle ve baskı ile yok edilmeye kalkışıldığı zaman, yeraltına çekilmekte ve daha tehlikeli gelişmelerle ortaya çıkmaktadırlar. Bilfarz, resmi din eğitimini yasaklasanız, İmam Hatip Okullarını, İslam Enstitü̈lerini ve İlahiyat Fakültelerini kapatsanız, en yü̈ksek din otoritesini — Mesela Diyanet İşleri Reisliğini — ilga etseniz, din, fonksiyonel bir müessese olarak yok edilemez, etkisiz duruma getirilemez. Aksine yeraltına çekilir, gizli din eğitimi başlar, gayrı resmi din okulları açılır, gizli «din otoriteleri» teşekkü̈l etmeye başlar. Böylece hem din hayatı hem cemiyet hayatı hem devlet hayatı hem de ferdî̂ vicdanlar zarar görür. Eğer, bir ü̈lkede böyle bir hata işlemişseniz, mutlaka bu netice ile karşılaşacaksınız. Ondan sonra da oturup şikâyet etmeye hakkınız kalmaz. Bu, hastahaneleri kapattıktan ve doktorluğu yasak ettikten sonra, oturup gizli tababetten, sahte doktor ve hastabakıcıların cemiyeti istilâ etmiş olduğundan şikâyete benzer. Görülüyor ki fonksiyonel birim ve müesseseler inkâr ve ihmal edilemez. Aksi halde, «gerçeğini» vermezseniz cemiyet «sahtesine» «ilkeline» yapışır.” (I, 119)
  • “Cemiyetin yapısından ve işleyişinden habersiz pek çok «aydına» rastlamışsınızdır. Anadolu’daki üfürükçülerden, kocakarı ilâçlarından, cahil ebelerden, tefecilerden, ağalardan şikâyet ederlerken belki haklıdırlar ve fakat hâl çaresi olarak cezadan, sürgünden, ö̈ldürmekten, hapsetmekten söz ediyorlar. Biz diyoruz ki, Anadolu’ya psikiyatrist göndermedikçe üfürükçüyü, eczane veya ecza dolabını göndermedikçe kocakarı ilaçlarını, diplomalı ebeler göndermedikçe, cahil ebeleri sömürücü olmayan kredi müessesesini götürmedikçe tefeciyi, âdil ve müşfik devlet otoritesini götürmedikçe ağa ve eşrafı, İslâmiyet’i dış ve iç nizamı ile öğrenip yaşayan görevliyi gönder- medikçe ham ve kaba yobazı, yahut «sapık tarikat» istismarcılarını yok edemezsiniz. Hele, birer «devrimbaz» gibi, sahtelerini bahane ederek millî ve mukaddes değerlere, bin yılların tecrübe birikimi durumunda olan millî töreye saldırmaya kalkarsanız, ülkeye hizmet değil felaket getirmiş olursunuz. Maalesef, yanlış bir maarif politikası, iki yüzyıldan beri bu gafletin içindedir. Türk milletini yalnızlığa terk edip sonra oturup onun çaresizliği ile alay etmeye ve onu hor görmeye kalkan «yabancılaşmış aydından» illallah! Tü̈rk milleti, kendini canından daha aziz bilen Türk - İ̇slâm ülkücülerine muhtaçtır.” (I, 119-120)
  • “Bu sebepten «millî devlet», kendi mensuplarını «sahipsizlik duygusuna» düşürmemek zorundadır. Bütün kadro ve teşkilatı ile mazlumun, mağdurun, haksızlığa uğrayanın, ekonomik, sosyal tehlikelere maruz kalan kimselerin, hasta ve kimsesizlerin yaralarına merhem olmalı, tam bir «devlet baba» sorumluluğu ile kendini, «Dicle kenarında, otlarken kaybolan keçisine ağlayan fakirin» koruyucusu saymalıdır. Bütün dilim ve tabakaları ile milletini bağrına basmayan, milletini tam bir aşk ve romantizmle sevmeyen kadrolar «devlet idaresine» talip olmasınlar... Çünkü onlar, yalnız insanlarda «sahipsizlik duygusu» uyandırmakla kalmazlar, yabancı devletlerin ve düşman teşkilatların, millete «sahip çıkma iştihasını» kabartırlar. Hizmet makamları, tatlı ve aziz canları iç̧in rahatlık ve refah arayanlara değil, o makamları, «din ü devlete, mülk ü millete» hizmet için «ateşten gömlek» gibi giyen «alperenlere» verilmelidir. Koltuk düşkünü, kendini satmaya hazır menfaat kadroları iş başına gelirse ne olur? Ü̈lke ve millet sahipsiz kalır, mazlumlar, mağdurlar, muzdaripler çoğalır, anarşi baş gösterir, «sahte sahipler» piyasayı doldurur, «düşman kuvvetler» sahiplik iddiası ile meydana çıkar. Sahipsizlik duygusuna kapılmış mazlum ve mağdurlar «ihkak-ı hak» için dağlara çekilir ve Köroğlu’nun şu kıtasındaki gibi seslenir: «Hemen Mevlâ ile sana dayandım; Arkam sensin, kal’am sensin dağlar... Hey! Senden başka yoktur kolum, kanadım; Arkam sensin, kal’am sensin dağlar, hey!» Türk-İslâm ülküsü; bütün Türk milletini, müşfik, âdil, merhametli ve otoriter bir «baba» gibi bağrına basan «Millî devlet» şuuruna bağlıdır ve bunun gerçekleşmesi için savaşan kadroların yetişmesini ister.” (I, 120-121)
  • “Orijinal bir şahsiyetin doğması için, gelişme dönemlerinde, genç nesillere müspet ve yüce şahsiyetler örnek olarak gösterilmeli veya anlatılmalıdır. Psikolojik bir zaruret olarak çocuklar ve gençler, «kendilerine örnek olacak şahsiyetler» ararlar. Siz, onlara gerekli örnekleri vermezseniz, onlar, isteseler de, istemeseler de kendilerine «örnek kişiler» bulacaklardır. Hayran oldukları ve kendilerine örnek seçtikleri «bu tipler» çok tehlikeli ve menfi kişiler veya zümreler de olabilir. Bu açıdan bakılınca, genç nesiller, bu konuda büyüklerinin yardımlarına gerçekten muhtaç bulunuyorlar. Bu sebepten okullarımızda ve evlerimizde, genç nesillere, Türk ve İslâm tarihinin kahramanları ve her konuda başarılı olmuş kişileri, mutlaka «örnek» olarak gösterilmelidir. Kendi tarihinin ve kültürünün kahramanlarından ve temsilcilerinden mahrum bırakılan nesiller yalnız menfî tiplerin hayranı olmak tehlikesi ile karşılaşmazlar, yabancı ve emperyalist ülkelerin propaganda ve telkinlerine kapılarak iğrenç, kızıl ve kara emperyalizmin kanlı diktatörlerine hayran kılınabilirler.” (I, 122-123)
  • “Türk-İslâm ülküsü hem şahsiyetçi ve hem de milliyetçi karakterde bir harekettir. Yani hem hürriyetin değerini takdir eder hem de şahsiyetlerin millî kültür ve medeniyete yabancılaşmasını önler. Hürriyet içinde, güçlü şahsiyetlerin doğmasını isterken, milletin dağılıp yok olmasını anarşiye düşmesini isteyenlere fırsat vermez. Türk-İslâm ülkücüsü için «ferdin şahsiyeti» kadar, «milletin şahsiyeti» de önemlidir. Grubun çözülmesine varan bir «ferdiyetçiliğin» ve şahsiyetleri boğan ve sürüleştiren bir «aşırı toplumculuğun» tehlikeleri ortadadır. İnsan, hiçbir zaman, tek başına yaşayan vahşi ve egoist bir canavar ve kovan içinde eriyen bir «amele arı» olmamıştır ve olmamalıdır.” (I, 123)

BEKİR TATLI

“Türk-İslâm Davasının Büyük Mütefekkiri Mehmet Feyzî Efendi (ö. 1989) ve Türk Dünyasına Birlik Reçetesi: İslâmiyet Ruhumuz, Türklük Bedenimizdir”

"...Mehmet Feyzi Efendi’de dînî ve millî kimlik birleşmiş, adeta ayrılmaz bir bütün teşkil etmiştir. Onun bu kimliğinin tabii bir neticesi olarak kendisi, Türk ve İslâm dünyasının problemlerine de bir bütün halinde bakmış; dinî ve millî değerlerin birlikte yaşatılması gerektiğini hayatı boyunca ısrarla dile getirmiştir. Onun tespitlerine göre “mefâhir-i dîniyye, mefâhir-i milliyye ve sadâkat-i vataniyye” denilen üç değere birden sahip çıkılması gerekmektedir. Yani dinî değerlere, millî değerlere ve vatana birlikte sahip çıkarak, bu üçlünün ayrılmasına aslâ müsaade edilmemelidir.Çünkü bu üçü bir arada oldukça onulmayacak, tedavi edilmeyecek
hiçbir yara ve hastalık yoktur. Bu demektir ki, bugün karşı karşıya kaldığımız problemlerin ana sebebi, “üçlü sac ayağı” diyebileceğimiz “din, milliyet ve vatan” ile ilgili konularda gösterdiğimiz zaaf ile bunların parçalanması ve adeta birbirlerine düşman gibi gösterilmesidir..." Yazının devamı için tıklayın