...SEYYİT AHMET ARVÂSÎ

Seyyit Ahmet Arvâsî (1932 - 1988)

"...Bu sebepten «millî devlet», kendi mensuplarını «sahipsizlik duygusuna» düşürmemek zorundadır. Bütün kadro ve teşkilatı ile mazlumun, mağdurun, haksızlığa uğrayanın, ekonomik, sosyal tehlikelere maruz kalan kimselerin, hasta ve kimsesizlerin yaralarına merhem olmalı, tam bir «devlet baba» sorumluluğu ile kendini, «Dicle kenarında, otlarken kaybolan keçisine ağlayan fakirin» koruyucusu saymalıdır. Bütün dilim ve tabakaları ile milletini bağrına basmayan, milletini tam bir aşk ve romantizmle sevmeyen kadrolar «devlet idaresine» talip olmasınlar..."

  • “Biyologlar, çalışmayan ve kullanılmayan organların zayıflayarak organizmada bir yü̈k haline geldiklerini, aksine çalışan organların ise geliştiklerini iddia ederler. Önceleri fonksiyonel olan kör bağırsağımız, fonksiyonsuz kalınca başa belâ kesilebilecek bir organ durumuna gelmiş durumdadır. El parmaklarımız fonksiyonel olduğu için gelişmekte, oysa ayak parmaklarımız fonksiyonları azaldıkça küçü̈lmektedirler.” (Türk İslam Ülküsü, I, 118)
  • “...Tıpkı bunlar gibi, cemiyette itibar görmek isteyen ve tutulmak isteyen her müessese, sosyal yapı içinde milletin kendinden beklediği fonksiyonları milli ve muasır ihtiyaçlara göre başarmak zorundadır. Aksi halde, zorla, propaganda ile yalanla, dolanla hiç kimse, hiçbir müessese itibar kazanamaz. Çarçabuk balonları söner, gider.” (I, 118)
  • “Fonksiyonel birim ve müesseseler, kanla, şiddetle ve baskı ile yok edilmeye kalkışıldığı zaman, yeraltına çekilmekte ve daha tehlikeli gelişmelerle ortaya çıkmaktadırlar. Bilfarz, resmi din eğitimini yasaklasanız, İmam Hatip Okullarını, İslam Enstitü̈lerini ve İlahiyat Fakültelerini kapatsanız, en yü̈ksek din otoritesini — Mesela Diyanet İşleri Reisliğini — ilga etseniz, din, fonksiyonel bir müessese olarak yok edilemez, etkisiz duruma getirilemez. Aksine yeraltına çekilir, gizli din eğitimi başlar, gayrı resmi din okulları açılır, gizli «din otoriteleri» teşekkü̈l etmeye başlar. Böylece hem din hayatı hem cemiyet hayatı hem devlet hayatı hem de ferdî̂ vicdanlar zarar görür. Eğer, bir ü̈lkede böyle bir hata işlemişseniz, mutlaka bu netice ile karşılaşacaksınız. Ondan sonra da oturup şikâyet etmeye hakkınız kalmaz. Bu, hastahaneleri kapattıktan ve doktorluğu yasak ettikten sonra, oturup gizli tababetten, sahte doktor ve hastabakıcıların cemiyeti istilâ etmiş olduğundan şikâyete benzer. Görülüyor ki fonksiyonel birim ve müesseseler inkâr ve ihmal edilemez. Aksi halde, «gerçeğini» vermezseniz cemiyet «sahtesine» «ilkeline» yapışır.” (I, 119)
  • “Cemiyetin yapısından ve işleyişinden habersiz pek çok «aydına» rastlamışsınızdır. Anadolu’daki üfürükçülerden, kocakarı ilâçlarından, cahil ebelerden, tefecilerden, ağalardan şikâyet ederlerken belki haklıdırlar ve fakat hâl çaresi olarak cezadan, sürgünden, ö̈ldürmekten, hapsetmekten söz ediyorlar. Biz diyoruz ki, Anadolu’ya psikiyatrist göndermedikçe üfürükçüyü, eczane veya ecza dolabını göndermedikçe kocakarı ilaçlarını, diplomalı ebeler göndermedikçe, cahil ebeleri sömürücü olmayan kredi müessesesini götürmedikçe tefeciyi, âdil ve müşfik devlet otoritesini götürmedikçe ağa ve eşrafı, İslâmiyet’i dış ve iç nizamı ile öğrenip yaşayan görevliyi gönder- medikçe ham ve kaba yobazı, yahut «sapık tarikat» istismarcılarını yok edemezsiniz. Hele, birer «devrimbaz» gibi, sahtelerini bahane ederek millî ve mukaddes değerlere, bin yılların tecrübe birikimi durumunda olan millî töreye saldırmaya kalkarsanız, ülkeye hizmet değil felaket getirmiş olursunuz. Maalesef, yanlış bir maarif politikası, iki yüzyıldan beri bu gafletin içindedir. Türk milletini yalnızlığa terk edip sonra oturup onun çaresizliği ile alay etmeye ve onu hor görmeye kalkan «yabancılaşmış aydından» illallah! Tü̈rk milleti, kendini canından daha aziz bilen Türk - İ̇slâm ülkücülerine muhtaçtır.” (I, 119-120)
  • “Bu sebepten «millî devlet», kendi mensuplarını «sahipsizlik duygusuna» düşürmemek zorundadır. Bütün kadro ve teşkilatı ile mazlumun, mağdurun, haksızlığa uğrayanın, ekonomik, sosyal tehlikelere maruz kalan kimselerin, hasta ve kimsesizlerin yaralarına merhem olmalı, tam bir «devlet baba» sorumluluğu ile kendini, «Dicle kenarında, otlarken kaybolan keçisine ağlayan fakirin» koruyucusu saymalıdır. Bütün dilim ve tabakaları ile milletini bağrına basmayan, milletini tam bir aşk ve romantizmle sevmeyen kadrolar «devlet idaresine» talip olmasınlar... Çünkü onlar, yalnız insanlarda «sahipsizlik duygusu» uyandırmakla kalmazlar, yabancı devletlerin ve düşman teşkilatların, millete «sahip çıkma iştihasını» kabartırlar. Hizmet makamları, tatlı ve aziz canları iç̧in rahatlık ve refah arayanlara değil, o makamları, «din ü devlete, mülk ü millete» hizmet için «ateşten gömlek» gibi giyen «alperenlere» verilmelidir. Koltuk düşkünü, kendini satmaya hazır menfaat kadroları iş başına gelirse ne olur? Ü̈lke ve millet sahipsiz kalır, mazlumlar, mağdurlar, muzdaripler çoğalır, anarşi baş gösterir, «sahte sahipler» piyasayı doldurur, «düşman kuvvetler» sahiplik iddiası ile meydana çıkar. Sahipsizlik duygusuna kapılmış mazlum ve mağdurlar «ihkak-ı hak» için dağlara çekilir ve Köroğlu’nun şu kıtasındaki gibi seslenir: «Hemen Mevlâ ile sana dayandım; Arkam sensin, kal’am sensin dağlar... Hey! Senden başka yoktur kolum, kanadım; Arkam sensin, kal’am sensin dağlar, hey!» Türk-İslâm ülküsü; bütün Türk milletini, müşfik, âdil, merhametli ve otoriter bir «baba» gibi bağrına basan «Millî devlet» şuuruna bağlıdır ve bunun gerçekleşmesi için savaşan kadroların yetişmesini ister.” (I, 120-121)
  • “Orijinal bir şahsiyetin doğması için, gelişme dönemlerinde, genç nesillere müspet ve yüce şahsiyetler örnek olarak gösterilmeli veya anlatılmalıdır. Psikolojik bir zaruret olarak çocuklar ve gençler, «kendilerine örnek olacak şahsiyetler» ararlar. Siz, onlara gerekli örnekleri vermezseniz, onlar, isteseler de, istemeseler de kendilerine «örnek kişiler» bulacaklardır. Hayran oldukları ve kendilerine örnek seçtikleri «bu tipler» çok tehlikeli ve menfi kişiler veya zümreler de olabilir. Bu açıdan bakılınca, genç nesiller, bu konuda büyüklerinin yardımlarına gerçekten muhtaç bulunuyorlar. Bu sebepten okullarımızda ve evlerimizde, genç nesillere, Türk ve İslâm tarihinin kahramanları ve her konuda başarılı olmuş kişileri, mutlaka «örnek» olarak gösterilmelidir. Kendi tarihinin ve kültürünün kahramanlarından ve temsilcilerinden mahrum bırakılan nesiller yalnız menfî tiplerin hayranı olmak tehlikesi ile karşılaşmazlar, yabancı ve emperyalist ülkelerin propaganda ve telkinlerine kapılarak iğrenç, kızıl ve kara emperyalizmin kanlı diktatörlerine hayran kılınabilirler.” (I, 122-123)
  • “Türk-İslâm ülküsü hem şahsiyetçi ve hem de milliyetçi karakterde bir harekettir. Yani hem hürriyetin değerini takdir eder hem de şahsiyetlerin millî kültür ve medeniyete yabancılaşmasını önler. Hürriyet içinde, güçlü şahsiyetlerin doğmasını isterken, milletin dağılıp yok olmasını anarşiye düşmesini isteyenlere fırsat vermez. Türk-İslâm ülkücüsü için «ferdin şahsiyeti» kadar, «milletin şahsiyeti» de önemlidir. Grubun çözülmesine varan bir «ferdiyetçiliğin» ve şahsiyetleri boğan ve sürüleştiren bir «aşırı toplumculuğun» tehlikeleri ortadadır. İnsan, hiçbir zaman, tek başına yaşayan vahşi ve egoist bir canavar ve kovan içinde eriyen bir «amele arı» olmamıştır ve olmamalıdır.” (I, 123)
  • “Çağ̆ımızda, kalkınmış veya kalkınmakta olan ülkelerde şu üç kadın tipine rastlayabilirsiniz: 1 — Kendini evine, yuvasına ve çocuklarına vakfeden ve evinde çalışan kadınlar, 2 — Hem evinde hem de evinin dışında çalışmak zorunda kalan kadınlar, 3 — Hem evinde hem de evinin dışında çalışmayan süs kadınları. Birincilere derin bir saygı duyarız, ikincilere bu saygıyı duymakla beraber acırız, üçüncüler karşısında saygı duymak mümkün değildir. Galiba bir de dördüncü tip kadın var. «Kandil» yerine «Noel» kutlayan, saçından tırnağına, giyiminden kuşamına, sofrasından konuşmasına, dansından müziğine kadar Batılı kapitalist ve burjuva özentisi içinde kıvranan, anne olmadan ve aile külfetine katlanmadan «seks özgürlüğü» isteyen, elini soğuk sudan sıcak suya sokmadan bedavadan ve tufeyli yaşamaya can atan, çocuklardan çok süs köpeklerini seven, yahut çocuk sevgisini evine koyduğu «yapma bebeklerde» tatmin eden, kumar, içki ve seks partilerinde mutluluk arayan, muhtaç olduğu parayı «seks endüstrisi» yolu ile temin eden, bir taraftan «monogamiyi» (tek evliliği) savunan ve fakat fiilen «poligam» (çok eşli) yaşayan bu tipten iğreniyoruz! Bereket ki ülkemizde bu tip kadınlar çok azdır.” (I, 131-132)
  • “Yanlış anlaşılmasın, biz, kadının evinde veya evinin dışında çalışmasına asla karşı değiliz. Bizim tehlikeli bulduğumuz husus, kadının çeşitli zaruretlerle aile ve çocuklarını ihmal etmesine sebep olacak gelişmelere maruz kalmasıdır. Ekonomik zaruretlerle, en önemli ekonomik unsur olan «insanın» işlenemeyerek yozlaştırılması, en değerli ham maddemiz olan insanın feda ve ihmal edilmesidir. Annenin üretime ve ekonomiye en büyük katkısı, «beden ve ruh sağlığı yerinde olan» güçlü nesiller değil midir? Hangi vazife bundan daha önemli olabilir? Münevver ve iyi yetişmiş analar, bir milletin en güçlü teminatıdır. O, madenlerin, bitkilerin ve hayvanların işlenmesinden, yetiştirilmesinden, çok daha fazla olarak «insan unsurunun» gelişmesine, yetişmesine yönelmekle alçalmaz, tersine yücelmiş olur. Kadının elbette, bir işi ve mesleği olmalıdır, ama onun asıl mesleği «anneliktir». İ̇yi yetişmiş «annelerden» mahrum kalan bir cemiyet, büyük buhranlara düşer. Bu sebepten kadınların ve kızların eğitimine büyük değer vermek gerekir. Bu konuda yüce Peygamberimiz (O’na selâm olsun): «İlim talep etmek kadın-erkek bütün Müslümanlara farzdır» diye buyurmuşlardır. Ancak, gerek kızlarımız gerek erkeklerimizin kendilerine uygun okullarda görecekleri eğitim ve öğretimin gaye, müfredat, metod, sistem ve programlarının hem şekil hem de mahiyet itibarı ile tespiti çok önemlidir. Eğitim ve öğretim hangi seviyede yapılırsa yapılsın, kadın olsun, erkek olsun hiçbir insanımız milletine, tarihine, kültürüne, ülkülerine, cinsiyetine, içinde yaşadığı zaman ve mekâna asla yabancılaştırılmamalıdır; insanımızı kendine, ailesine ve milletine faydalı kılmalıdır. Kapitalist ve komünist ülkelerin eğitim ve öğretim programları ile Türk-İslâm kültür ve medeniyetininki elbette farklı olacaktır. İki yüzyıldan beri şu veya bu ülkeden aktardığımız eğitim felsefe, sistem ve programları ile ülkemizi ve milletimizi ne hallerle düşürdüğümüzü, genç nesilleri nasıl harap ettiğimizi bugün bütün faciası ile görmüyor muyuz?” (I, 132-133)
  • “Eğ̆itim, oğullarımız gibi, bütün kızlarımızı, milletimizin ve zamanımızın istediği bilgi, maharet, alışkanlık ve değer duygularını vererek kabiliyetlerinin en son sınırına kadar çıkarmalı, onları sosyal iş bölümünde, kendilerine en uygun iş ve mesleklere kavuşturmalıdır. Ancak bunların yanında, kızlarımızın eğitiminde temel gaye, onları her şeyden önce sosyal, kültürel, ekonomik ve politik hayatın temel birimi ve unsuru olan «insanı» bedenî ve ruhî bakımdan sağlıklı ve güçlü nesiller halinde yetiştirecek «anneler» haline getirmektir. Bu vazife çok önemlidir. Fransızlara atfedilen bir atasözü vardır. Onlar, «Büyük adamlar, büyük kadınların eserleridir» derlermiş. Bu söz doğrudur. Gerçekten dâhileri doğuran da yoğuran da kadınlardır. Kadının en büyük dehası, dehaları yoğurmak dehasıdır. Psikologlar, anne sevgi ve ihtimamından mahrum kalan çocukların, hem yaşama şanslarının azaldığını hem de ruh sağlığı bakımından tehlikeli gelişmelere maruz kaldıklarını yazar. Anneler lâyıkı ile vazife yapamadıkları zaman erkeğin de dehası söner, cemiyet «sapık» ve «hasta» tiplerle dolar. Bu sebepten diyoruz ki, annelerin insanlığa yapabilecekleri en büyük hizmet «anneliktir». Onlar, bu vazifelerinden uzaklaştırılmamalı ve fakat bu işlerini en iyi başaracak biçimde eğitilmelidirler. Cahil bırakılan, proleterleştirilen veya soysuzlaştırılan kadınlar cemiyete ne verebilir?” (I, 133)