Namaz içinde kıbleye teveccühün şart-ı dâim oluşu, arzın kürevî oluşuna delâlet eder.
Mesâil-i dîniyyenin usûlen olsun, furûan olsun hepsinin derin hüccetleri, bürhânları ve parlak felsefeleri vardır; basit gösterenler yanılıyorlar.
Sohbet-i Nebeviyye berekâtıyla o ümmî kavim kulaktan âlim oldular; Nûr-u Nübüvvet’le sıvarıldılar.
Kur’an’ın irşâdından, Ehâdîs-i Nebeviyye’nin
irşâdından, ulemânın irşâdından başka çâre yoktur.
Çoban hikâyesi fetret devrine aittir. Fetret
devri olmayınca, cehil özür olmaz; öğrenmek lâzımdır. Fetret devrinde dahi,
dünya ricâlullahtan boş değildir.
Kendi bildiğimize Kur’an’dan ve Hadis’ten mânâ
çıkaramayız; onunla amel edemeyiz. Ancak ulemânın kâide-i mukarreresi altında
mânâ istihrâc edip, ona göre amel etmeliyiz.
Aynı mevzuları tekrar tekrar söylüyorum ama tekrara da ihtiyaç var.
Cisim âlemi Arş’da tamam olur. Arş’a felek-i atlas diyorlar. Arş’ın fevki âlem-i emirdir. Orada icat, maddeden müddet zarfında değildir. Arş’ın altı cisim âlemidir. Arş, bütün avâlimi ihâta etmiştir.
Güneşin hareketinden harâret; harâretinden de câzibe hâsıl oluyor. Güneş, câzibesi ile yıldızları tutuyor. Kamer, Cenâb-ı Hakk’ın “Mübîn” isminin mazharıdır. 28 menzili bir ayda dolaşıyor.
Seyr-i ilim Kur’an’la başlar; yine Kur’an’la nihayet bulur. Kur’an’ın meânî-i adîdesi vardır. Hakâikı, bitmeyen, tükenmeyen deniz dalgaları gibidir.
Sohbetin bereketi çok fazladır. Bu sohbet bereketiyle ashâb-ı kirâm,
ümmetin en fazîletlisi oldular. Enbiyâdan sonra nâsın efdali, başta Ebû
Bekir (r.a.) Efendimiz olmak üzere, hulefâ-i râşidîn ve alâ
merâtibihim diğer ashâb-ı kirâmdır. Ondan sonra, kibâr-ı tâbiîn ve müçtehitlerdir.
Daha sonra, evliyây-ı izâm hazerâtı gelir.
İlim insanı bütün kötü şeylerden korur. Allah’ı bilen, O’ndan en çok
korkandır. Allah’ı bilmeyen ise, O’ndan ne korkacak?!..
İnsan, talebe olarak hayatını devam ettirir ve öyle kabre girerse, Allah
kıyâmete kadar onun ilmini tamamlar.
İlmin de kendine mahsus bir zevki vardır. İmâm-ı A’zâm Efendimiz: “Eğer
sultanlar, bizim içinde bulunduğumuz, ilimden aldığımız zevki bir bilseler;
üzerimize ordular gönderirler de elimizden alırlardı” diyor. Ama ne çâre!..
Anlayamadıkları için zevki başka yollarda arıyorlar!
İlmin izzetini muhâfaza için vakar; neşr-i ilim için hilim ve
sabır lâzımdır. Aynı zamanda, sözünün tutulması için de ilmi ile âmil
olmalıdır.
Talebeliğinde fıska meyyâl olan kimse, ya genç yaşta ölür veya
kıyıda-köşede kalır; hiçbir sözü îtibâra alınmaz!
Eskiden felsefeciler semânın hark ve iltiyâmını kabul etmezlerdi; semâvâtın
kıdemine kâildiler. Bunun için Mi’râc meselesinde inkâra gitmişlerdir.
Şimdi mâdem atom keşfolundu, bizim âkîdemizi bi’l-mecbûriye kabûl etmeleri,
tasdîk etmeleri lâzımdır. Kabul etmiyorlar, yine diretiyorlar! Sonra da
kaba-saba yoğun adamlar, tonlarca yüklerle küre-i kamere gittiklerini iddia
ediyorlar! Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizin ruhunun çıktığı makama engel
olmayacak derecede letâfet ve nûrâniyet kesbetmiş vücûd-i şerîflerinin Mi’râcını
niye inkâr ediyorlar?!..
Onlar çalışsınlar da, melekûtu görecek bir gözle çıksınlar! O zaman, Beytü’l-İzzet’deki
kütüphaneyi ziyaret etsinler! Oradaki Kur’ân’ın bir sahîfesinin fotoğrafını
alsınlar! İşte o vakit müslümanlar onları nasıl alkışlayacaklar bakalım!..
İbn Sinâ felç
oldu; ilmine güvenerek kendini tedâviye ne kadar uğraştı ise muvaffak olamadı,
ilmi fayda vermedi. Kasîde-i Bürde sahibi İmam-ı Bûsirî Hazretleri
de felç oldu. Fakat o Peygamberimizden şefaat istedi. Rüyasında Peygamberimiz
onu meshetti; bir anda felç illetinden kurtuldu, eskisinden daha sağlam oldu!
Bazı din adamları
bid’atlarla uğraşıyorum diye, dinin furûâtının incelikleriyle o kadar meşgul
oluyor ki, beri tarafta adam namaz kılmıyor,
içki içiyor, kumar oynuyor!.. Hâsılı en kuvvetli farzları terkedip,
en şiddetli haramları işliyor da görülmüyor! Nerde dal-budak mesâbesinde
meseleler varsa onlarla uğraşılıyor!
En güzel meslek talebeliktir. Talebelik, ölünceye kadar devam
etmelidir.
Sefehât ve günâhlardan
son derece kaçınmalıdır ki feyiz gelsin. Feyiz olmayınca ilminin
başkalarına tesiri olmaz.
Tâlib-i ilim
olarak ölen kimsenin talebeliği, aynen kabirde de devam eder.
Derslerinden geri kalan, tekmil olunmayan kısımları muallim melekler
vâsıtasıyla tamamlar. İlim tâlibinin, berzah hayatında da tekâmülü devam
eder.
Müezzinler
ümenây-ı ümmettirler. Âlimler ise ümenây-ı rusüldürler.
Esrâr-ı
Şerîat inkişaf etmedikçe vâris-i Nebî olunmaz. Esrâr-ı Şerîat’a, müctehitler
alâ tarîk’il- istinbat; evliyâ da alâ tarîk’il-keşf ulaşırlar.
“Ehl-i
Sünnetim” dediği halde mühim bir müfessir, lillezîne ahsenû’l-husnâ ve
ziyâde âyetindeki[1] “ziyâde” kelimesini ilk tevcih olarak: vemâ yezîdühüm ale’l-mesûbeti
tefaddulen diye tefsir ediyor!...[2]
Hakikatler mahcûb değil, muhtecibtir. Zamanı
gelince o hakikat, üzerindeki peçeyi atıverir.
İlme,
ulemâya hürmet edilmeye edilmeye bu hale geldik. İlimden, ulemâdan uzak
kalanlara Allah Teâlâ şu belaları musallat eder: a)- Başlarına bir
zâlimi musallat eder b)- Adı bilinmedik hastalıklar verir c)-
İşlerinde kesat ( bereketsizlik ) olur d)- En kötüsü ve en dehşetlisi
de, şek üzere ölürler.
Bütün ehl-i ilme ve ehl-i irşâda ihtiram ediniz,sevgi gösteriniz. Fakat, birini diğerinden sormayınız. Çünkü, umduğunuz cevabı alamazsınız.
Zamanımızda, “câze-yecûzü”’yü bilen, allâmeliğe;
azıcık kalbi harekete gelen de irşâda kalkıyor!
Farzdan evvel farz: İlim; farz içinde farz:
İhlastır.
Ulemâ hidâyet misbahlarıdır.
Ulemâyı zem ve gıybet edip de felâh bulan yoktur.
Selef-i sâlihîn, çocuklarını ilme-ulemâya teslim
etmezden evvel, geçimini temin edecek terzilik, saatçılık ve hattatlık gibi bir
sanat öğretirlermiş. Tâ ki, ilmi dünyaya âlet etmesinler.
Âl-i
Osman, değil ilme-ulemâya, kisve-i ilmiyyeye dahi ta’zîm etmiştir. Bu hürmet ve
ta’zîm, ne Abbâsîler’de ne de Emevîler’de vardır.
Lüzûm başka, iltizâm başka… Ulemâmız: “Lâzımı
mezheb, mezheb değildir” demişlerdir.
Esas insan sevgisi ulemâmızdadır. Onlar daima,
ümmeti kurtarıcı tarafı iltizâm etmişlerdir.
Cumhûra muhâlefet kuvve-i hatadan ileri gelir.
İlme nazar, nâfile ibâdetten efdaldir. Çünkü,
ilmin menâfii teaddî eder. İbâdetin menâfii ise kendine râcîdir.
Bu yaralar hep ilmi ve ulemâyı terzîlden
kaynaklandı.
Herhangi bir ilim, takvâya mukârin ise ilm-i
nâfîdir. Yoksa, ilm-i gayri nâfîdir.
Mikroplar umûmî yerlerde kümelenir. Câmilere
mikrop girse de, zikrullah nûru ile istihâle olur.
Bu dîn-i mübîn-i İslâm, sağlam ve temiz ellerden gelmiştir bizlere. Alâ merâtibihim hepsine ihtirâm etmeli.
Sofiyyenin ilmi, hâldir; kâl’den ibâret değildir.
İlmin evveli acıdır; sonu ise çok tatlıdır.
İbn Sînâ, çok mâlûmât sahibiydi; ayaklı kütüphane gibiydi. Fakat mârifetullâhta Yûnûs Emre’ye yetişemedi.
1943’deki zelzelede bu hapishânede idim.[3] O zamanlar hapishânede gece saat 12’den sonra ışıklar sönüyordu. Zelzele
sırasında koğuşta yeşil bir nûr zuhûr etti. O karanlıkta birbirimizi gördük.
Zelzelenin sebebini sonradan öğrendim: 580 cilt kitabımı[4] evden kum arabalarıyla karakola almışlar. Karakolda da rasgele
yığmışlar. Paspas yaparlarken kitaplara kirli ve paslı suları sıçratarak
hürmetsizlik yaptılar. Onları bu halde görünce yüreğim parçalandı. Anladım ki,
gazab-ı İlâhî ve anâsır hiddete gelmiş.
Allah Teâlâ bu milleti gazabıyla helâk etmesin. Âmin...
Bütün lisanlar, fenler ve ilimler Âdem (a.s.)’a
bildirildi. Âdem (a.s.)’ın terakkîsi ilimle, ta’lîm-i esmâ ile oldu. Enbiyânın
mizâc-ı şerîfleri üstün olduğu için, terakkîleri de def’aten olurdu.
Aklın, kalbin, rûhun, sırrın hafînin, ahfânın gıdası ilimdir.
İlim haşyet ister. Haşyete mukârin olmayan bir ilim, ilm-i gayri nâfidir. Faydasız ilimden Rasûlullah (s.a.) Efendimiz Allah’a (c.c.) sığınmıştır.
Rızk-ı sûrîde iktisad, kanâat güzeldir. Rızk-ı mânevîde ise güzel değildir.
İlim sıfata taalluk eder; zâta değil.
Ulemâ-i usûli’d-dîn, lüzumla-iltizâmı; mezheble-lâzım-ı mezhebi tefrik ettiler.
Ekâbir, eserlerini Fahr-i Âlem’e tasdik ettirir.
Dinin yüzde doksanı müsellemâttır. Yüzde on mesele fer’iyyâtır. İctihâdât-ı
ulemâ bu yüzde on meselede cârîdir.
Ulemâyı rencide
etmek, terzil etmek câiz olmaz. Bazı hataları varsa, munsıf hareket etmek
lâzım. Tamamıyla tahtıe etmek[5]
câiz değildir.
Merak, ilmin hâcesidir.[6]
Ulemânın, halka tufeylî mâlûmât sunmaları, anlatmaları, alâmet-i âhir zamandandır.
Maddiyatta şiddet peydâ etmiş, gabî ve kaba kimselere, mâneviyyâtın inceliklerinden bahsetmek, mâneviyyâta hürmetsizlik olur.
Ulemânın, ganâimden, beytü’l-malden hisseleri vardır. Burada verilmez ise âhirette alacaklar.
Ulemâ-i makbûlîn üç nevîdir:
a)- Âlim-i billah b)-
Âlim-i bi-emrillah c)- Hem âlim-i billah, hem âlim-i bi-emrillah. Hepsi
de verese-i enbiyâdır.
Her harf-i Kur’ân’da, Kur’ân yazılıdır. Her harf-i Kur’ân’ı hayattar bilmeyen, âlim değildir. Müçtehitlere bu sır zâhir oldu. Onun için müçtehitlik en büyük makamdır.
İmâm-ı Şa’rânî: “Fütühât-ı Mekkiyye’yi
günde iki buçuk defa hatmederdim” diyor.
İlâhî tâlimin dâru’l-fünûnu takvâdır.
Takvâya mukârin olmayan ilim, ilm-i gayr-i nâfidir.
Ulemâ-i râsihûnun duâsı: Rabbenâ lâ tuziğ
gulûbenâ ba’de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmeh inneke ente’l-Vehhâb.[7]
Biz ulemâmıza, ilminden-fazlından dolayı kıymet veririz, ihtirâm ederiz.
İrşâd, insan hilkatine, fıtratına uygun ve tedrîcî olmalıdır.
Farz, vâcip, sünnet, haram, mekrûh gibi şer’î ıstılahlar, Cibrîl (a.s.)’ın vahyi aldığı makamlardan dolayı değişiyor.
Rasûlullah Efendimize ruhun mâhiyeti bildirildi.
Bunun için kendisi ruhu bilirdi. Ama ifşâ etmediler. Bilmek, hemen ifşâyı
gerektirmez.
Rast geldi, tesâdüf etti denmez; tevâfuk etti denir. Tesâdüf diye bir şey yoktur. Her şey Allah Teâlâ’nın ilm-i irâdesiyledir.
Eğer derviş olsaydım, dîvâneliği kabul edecektim. Ama talebe olduğumdan ve izzet-i ilmiyyeye zarar vereceğinden, kabul etmedim.
Tokat yemeden terbiye görülmez.
Benim yüzümden ne dünyada, ne de âhirette kimseye zarar gelmesini istemem. Şahsım nâmına neler yaptılarsa hepsini helâl ettim. Ama ilme ve ulemâya ait haklara karışamam.
Maddî sahada geri kalmışlığımız, âyât-ı tekvîniyyeyi ihtiva eden kitâb-ı kebîr-i kâinâtı iyi okuyamadığımız; îcâd kanunlarına göre uygun şartlar altında çalışamadığımız içindir.
Mârifet takvâ ölçüsündedir. Müminin dâru’l-fünûnu takvâdır.
Enbiyâdan sonra derece ulemânındır. Ulemâ için mahşerde minberler kurulacak; enbiyâdan sonra kendilerine şefâat hakkı verilecek.
Hiçbir ümmet, peygamberlerinin kelamlarını, ümmet-i Muhammediyye gibi senedâtıyla, an-aneleriyle muhâfaza edememiştir. Ümmetten murâd, ulemâdır; itibar bu kısmadır. Diğerleri tufeylîdir.
Ulemâ -dünyaya meyletmedikçe, mansıp-makam peşinde koşmadıkça, ümerâ kapılarına devam edip dalkavukluk yapmadıkça- ümenây-ı rusuldürler. Aksi takdirde, rusül hâinleri olurlar.
İttifâk-ı ulemâ, hüccet-i kâtıadır.
Her meslekte olduğu gibi, ulûm-ı dîniyyede de rusûh lâzım, ihtisas lâzım.
Câmilerin îmârı ibâdetle, zikirle, ilim taallüm etmekle olur.
Semerkant, Taşkent, Buhârâ... tâ Serhend’e kadar olan yerlerdeki ulemâya ulemâ-i Mâverâünnehr denir. Onlar i’tikatta Mâturîdî; amelde Hanefî mezhebindedirler ve çok mazbutturlar.
Ben yapamam dedirtinceye kadar güçleştirmemek, zorlaştırmamak lâzım. Nasihati, irşâdı, ısındıra ısındıra, okşaya okşaya, ünsiyet ettire ettire, rıfk ile, tekâmül-i tedrîcî düsturuna riâyetle yapmalıdır.
İlmi, ulemâyı ve âsâr-ı ilmiyyeyi i’zâz, her müminin vazifesidir.
Mümine, âlime, ulemâya buğz câiz değildir.
İnsan takvâ nisbetinde; kalbinde fehim, gözünde basîret nûruna erişir ve
ilâhî tâlime mazhar olur. Müminin dâru’l-funûnu takvâdır.
Bilgisiz, ne dünya olur; ne âhiret! Evvelâ ilim lâzım. Farzdan evvel
farz ilim; farz içinde farz, ihlâstır.
Emr-i bi’l-ma’rûfu nezâketle yapabilirse yapacak. Evvelâ kendinden,
çoluk-çocuğundan, akrabasından başlayacak. Yapabildiğini yapacak; yapamadığını
da Hak’dan niyâz edecek.
Sultan Fâtih, Peygamber (a.s.)’ın meth-ü senâsına
mazhar oldu. Altı lisan bilirdi. Çok büyük âlimdi, müfessirdi. İctihâd
mertebesine çıkmıştı. Kâmûs-u Arabî’yi ezbere bilirdi; ezberinden
ulemâya arz etti.
Risâle-i nûrları tekrar tekrar okumak lâzım; sathî değil. Bütün duygular ve latîfelerle teveccüh ederek okumalı ki, her duygu, her latîfe hissesini alsın.
İmâm Şâfiî, ilmi ikiye ayırmış: (el-ilmü ilmân): İlmü’l-ebdân ve ilmü’l-edyân. Önceliği beden ilmine vermiş. Çünkü sıhhat çok mühimdir. Mîzaç bozulursa, kafa da bozulur, akîde de bozulur.
Alâ merâtibin dört türlü sır vardır: Esrâr-ı kader, esrâr-ı risâlet, esrâr-ı ulemâ, esrâr-ı ümerâ.
ü
Esrâr-ı kader inkişâf etse, enbiyânın risâletinin bir anlamı kalmaz.
ü
Esrâr-ı risâlet inkişâf etse, ulemânın bir kıymeti kalmaz.
ü
Esrâr-ı ulemâ inkişâf etse, ümerânın bir kıymeti kalmaz.
ü
Ümerânın esrârı inkişâf etse, kanûn-nizâm kalmaz; nizâm-ı âlem bozulur.
Şimdi, ümerânın bileceğini, kahveci çırakları bile biliyor! Bunlar, kıyâmet
alâmetlerindendir.
Bu zamanda hadîs ve tefsîrden ziyâde, Fıkıh
ilmini[8] öğrenmek lâzımdır.
Nûh tûfânında, Kâbe toprağı ve zemzem yeryüzünün değişik bölgelerine dağıldı.
Ahz-i mîsak anında Âdem (a.s.)’dan çıkan
zerreler, küre-i arzı tamamen doldurmuştu. Birinci safta enbiyâ; ikinci safta
evliyâ ve müminler; üçüncü safta ise münâfık ve kâfirlerin ruhları bulunuyordu.
Cenâb-ı Hak; enbiyâya, evliyâya ve müminlere Cemâl tecellîsinde bulundu. Onun
için elestü bi Rabbiküm hitâbına tav’an belâ dediler.[9]
İlmin bereketi ve fâidesi, üstâda olan bağlılık, hürmet ve hizmet iledir.
Hesaptan sonra Cenâb-ı Hak; enbiyâya, evliyâya, şühedâya ve âlimlere şefaat hakkı verir. Fâsık Müslümanlara, ameli kifâyet etmeyen müminlere şefaat ederler.
Okunan kitaplar, kendisiyle sohbet edilen zâtlar, insana yakîn-i îmâniyye ve muhabbetullah veriyorsa, ne âlâ! Aksi takdirde, o kitapları kapatmak, o zâtlardan uzaklaşmak lâzımdır.
Müminin dârü’l-fünûnu takvâdır. Takvâ, emirlere uymak; nehiylerden sakınmaktadır. Bunun erbâbına müttakî derler. Takvâ, müminlerin sanatıdır.
Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemiz, hücresinden, Mescid-i Saâdet’e bir pencere açtırdı. Onun için hem sahâbeye söylenen hadîsleri, hem de kendisine söylenenleri zaptederdi. Hz. Âişe (r.anhâ), hem hâfıza, hem müçtehide, hem edîbe...her bakımdan mükemmeldi. Her sene hacceder; Arafat’da iken, çadırının etrafı kendisine soru soranlarla dolardı. O da onlara, çadırın içinden doğru cevaplar verirdi.
Ulemâ, nurlarını mişkât-ı nübüvvetten alıyor. Bütün akıllar, onun aklından; bütün nurlar onun nurundan taksim olunmuştur.
Şartlar değişince, fetvâ da değişir. Doktor
dindar olacak, mâhir olacak. Müftî de âlim olacak.
Her kitapta, her gördüğümüzü piyasaya çıkartmak olmaz. Kitaplar eczâne
gibidir. Nasıl, ilaçlar derde devadır diye rasgele verilmez; doktor
reçetesi ile veriliyorsa, kitaplardaki bilgiler de öyledir. Mîzânla verilmeli,
ölçülü olmalıdır.
Ebû Tâlib-i Mekkî Hazretleri, helâlden ekletmek için, ot yiye yiye vücûdu yemyeşil çıktı! Kûtu’l-Kulûb
adlı eserini bundan sonra kaleme aldı.[10]
Üstâd: “Fıkıhta Şâfiî fıkhı üstündür; usûlde ise Hanefî usûlü üstündür” derdi.
İlmin ref olması demek, ulemânın kalplerinden ilmin alınması demek
değildir. Ulemânın inkırâzı ve terzîli sebebiyle ilim ortadan kalkacak. İlmin
ref olması, cehlin zuhûru, kadınların çoğalması kıyâmet alâmetlerindendir.
Çoktan beri ehl-i ilim tezlîl edilmiş, ilim ehline hürmetsizlik edilmiş.
Şimdi bizim vazifemiz, ulemâyı ve talebe-i ulûmu i’zâz etmektir. Bu sayede ilim
yeniden inkişâf eder.
Eski hukemâ, âlemin kıdemine kâil oldular.[11] Ulemâ-i İslâm ise, Cenâb-ı Hakk’ın
âlemi, cüz-i lâ yetecezzâ[12] olan cevher-i ferdden halkettiğini ve hâdis
olduğunu isbât ettiler. Hukemâ, semâvâtın hark ve iltiyâmını[13] da kabul etmezlerdi. Halbuki şimdi aya
gittiler. Yoğun, kaba-saba adamların aya gittiğini kabul ediyorlar da; bütün
vucûd-ı şerîfleri nûrâniyyet kesbetmiş olan Peygamberimiz’in Mirâcı’nı neden
kabul etmiyorlar?!
Cüz-i lâ yetecezzâ adı altında atomu ilk keşfeden, İslâm ulemâsıdır. Atomun
parçalandığını söylüyorlar! Hayır! Yanılıyorlar; atom parçalanmaz. Tekessür[14] ve tevessü[15] ediyor.
Yazarak öğrenmek en sağlam ve
en iyi yoldur. Bu husus, İkra’ ve Rabbüke’l-Ekram ellezî alleme bi’l-kalem
âyetiyle[16]
tebeyyün etmiş oluyor.
[1] Yûnus, 10/26.
[2] bkz. Beyzâvî, III, 11.
[3] Şu durumda bu bina, vâlilik binasının yanında yer almakta ve Kültür Sarayı olarak tekmil ve ıslah edilmiş durumdadır.
[4] Bu sayı o zamana göredir. Şu halde bu sayı en az yüz cilt daha artmıştır.
[5] Hatalı görmek ve suçlandırmak.
[6] Hocasıdır. Yani, ilgilenme, bilgilenmeyi gerektirir.
[7] “Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme! Katından bize rahmet bağışla! Şüphesiz Sen, sonsuz bağışta bulunansın.” (Âl-i İmrân, 3/8).
[8] Özellikle ilmihal bilgisi. Zira bu ilim herkesin üzerine farz-ı ayndır. Tefsîr ve hadîs ilmi ise farz-ı kifâyedir.
[9] A’râf, 7/172.
[10] İhyâu Ulûmiddîn’in temelini oluşturan bu kitap, tasavvufta çok önemli bir kaynak eserdir. Efendi Hazretleri bu kitaba çok değer verirlerdi.
[11] Eski felsefeciler ve tabiatçılar, evrenin ebedîliğini ve sonsuzluğunu iddia etmişlerdir.
[12] Parçalanma ve taksimi kâbil olmayan, cisimlerin en küçük parçası atomlar.
[13] Hark ve iltiyâm: Yırtılma ve kapanma.
[14] Tekessür: Çoğalmak. Efendi Hazretleri, önceki beyânında atomun eneji neşrettiğini belirtmişti.
[15] Tevessü: Genişlemek.
[16] Alâk, 96/3-4.