İCMÂNIN TARİHİ VE
FİKRİ TEMELLERİ
MÜCTEHİDLERİN
İCMÂ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
İCMÂNIN FİİLEN
VUKU BULUP BULMAMASI
İcmâ sözlükte azim, kasd ve ittifak manasındadır.
İcmânın terim anlamı ise İslam
müctehidlerinin Hz.Peygamberin vefatından sonraki herhangi bir devirde ameli
bir meselenin şerî hükmü üzerinde ittifak etmeleridir.
İcmâ hadislerde “niyet etmek”
anlamında kullanılmıştır. Kur’anda ise icmâ yer almamaktadır.
İcmânın
gerçekleşebilmesi için fakihler aşağıdaki şartların bulunması gerekli
görmüşlerdir.
a-
Fikir birliği edenler müctehid
olmalıdır.
b-
Bütün müctehidler ittifak etmelidir.
c-
İcmâ, Hz.Peygamberin (s.a)
vefatından sonra meydana gelmelidir.
d-
İttifak edilen husus bir meselenin
şerî hükmüne dair olmalıdır. Buna göre
mesela dil ile ilgili hükümler veya aklî hükümler üzerindeki ittifaklar icmâ
sayılmaz.
e-
İcmânın üzerinden bir asrın geçmesi gerekir.
f-
İcmâ edenler müslüman olmalıdır.
Müctehidlerin
tamamının herhangi şer’i bir mesele hakkında görüşlerini beyan etmeleri ve bu
görüşlerin hepsinin aynı hüküm üzerinde birleşmesi durumunda sarih icmâ
sözkonusu olur
Herhangi şer’i bir meselenin hükmü hakkında müctehidlerin
bir kısmının ittifak etmeleri diğer müctehidlerin ise lehte veya aleyhte bir
görüş belirtmemeleri durumunda sukuti icmâ gerçekleşmiş olur.
Sarih icmâ cumhur tarafından hüccet olarak
kabul edilmiştir. Sukuti icmânın hüccet olması alimler arasında ihtilaf
konusudur.
Sukuti icmâyı Hanefiler hüccet olarak kabul
ederler,Şafiler ve Malikiler ise bu tür icmâyı hüccet olarak kabul etmezler.
İcmâ kuvvet bakımından şu şekilde sıralamaya tabi
tutulmuştur.
1.
Sahabenin sarih İcmâsı
2.
Sahabenin sukuti İcmâsı
3.
Sahabeden sonra üzerinde hiç ihtilaf
edilmeden yapılan İcmâ
4.
Sahabeden sonra önce ihtilaf edilip
sonra ihtilaf kesilerek meydana gelen İcmâ
Halifeler
herkesi tatmin eden çözüme varmak, toplumda güven sağlamak için istişare
ortamını canlı tutmuşlar, Kitap ve Sünnette meselenin çözümünü bulamayınca
bilenlerle istişare edip daha sonra karar vermeyi adet haline getirmişlerdir.
Hz.Ömer
kadılara gönderdiği mektupta Allah’ın Kitab’ı ile hükmetmelerini, orada bulamazlarsa
Rasulullah’ın sünneti ile meseleyi çözmelerini orada da çözüm bulamazlarsa
salihlerin icmâları ile hükmetmelerini istemiştir. Ancak bu devirde uygulanan
icmâ ıstılahî manada bir icmâ değil lügat manasında bir icmâdır. Hülefa-i
Raşidin bir meselenin hükmünü vermek için o asırdaki bütün alimlerin
görüşlerini tek tek öğrenip buna göre karar vermeye çaba sarfetmemiş sadece o
an, o bölgede bulunanların fikirleri ile istişareyi yeterli görmüştür. Ashabın
icmâ ile kastettiği çoğunluğun görüşüdür ve onlara göre bu çoğunluğun görüşünü
kabul etmemek kişiyi dinden çıkarmaz. Ashabın uyguladığı icmâ anlayışına göre
zaman ve şartların değişmesi sebebiyle önceden ittifak edilen meselede farklı
sonuçlara ulaşmanın mahzurlu bir yanı yoktur. Bu anlayış zamanla değişmiş
aşağıda izah edilen etkenler sebebiyle usul kitaplarında yazan icmâ anlayışı
ortaya çıkmıştır. Ulema ayet ve hadislerden yola çıkarak icmâ anlayışına
ulaşmamış, oluşturdukları icmâ anlayışına ayet ve hadislerden deliller bulmaya
çalışmıştır.
Bazı
araştırmacılar icmânın tarihi ve fikri temelleri arasında politik ve sosyal
ihtiyaçların bulunduğunu ileri sürmüş, halife seçiminin meşruiyet zeminini
oluşturma ve toplumda birliği sağlama gibi etkenlerin icmâ anlayışının ortaya
çıkmasına sebep olduğunu savunmuştur.
İcmânın
tarihi ve fikri temellerini başka dinlerde mevcut olan kurumlar ile
benzerlikler kurularak açıklamaya çalışan olmakla birlikte, icmânın oluşumunu
fıkıh tarihinde yaşanılan gelişim seyri içinde değerlendirmek daha doğru
olacaktır.
Tabiun
ve tebeüttabiun devrinde görülmeye ve toplumda yaygınlaşmaya başlayan fıkhî
münazaralar icmâ anlayışının oluşumuna etki etmiştir. Bir fikri savunan kişi
münazaradan üstün çıkmak kendi görüşünün doğru olduğunu ispatlamak için icmâ
iddiasında bulunmuş ve böylece icmâ karşı görüşleri susturma aracı olarak
kullanılmaya başlanmıştır.
Kur’an-ı
Kerim’de Yahudilerin dini tahrif ettiği ve bunun büyük bir suç olduğu
vurgulanmaktadır. İslam’ın tahrif edilme endişesi o devirde mevcut olan geniş
ictihad hürriyetinin sınırlandırılması gerektiği düşüncesini doğurmuştur.
Oluşturulan icmâ teorisi ile de ictihadın sınırlandırılması sağlanmıştır.
Ebu
Hanifenin icmâ konusu ile ilgili anlayışını aksettiren bir açıklaması
bulunmamaktadır.
İmam Malik’e göre Medine halkının fıkhî bir konu
üzerinde birleşip onunla amel etmeleri
uyulması gereken bir durumdur. Yani Medinelilerin icmâsı hüccetttir.
İmam Şâfii Medine halkının ittifakının icmâ kabul
edilmesine karşı çıkmış ve buna karşı kendi tezini geliştirerek icmâya teorik
bir çerçeve kazandırmaya çalışmış ve icmâ teorisinin esasını ortaya koyan ilk
doktrin sahibi olmuştur. İmam Şâfii icmâyı teoride değil ama pratikte sahabe
devriyle sınırlı tutmuştur.
Zeydiyye ve Ahmed b.
Hanbel sadece sahabenin icmâsını muteber kabul etmekte, sahabe olmayanların icmâsını muteber kabul
etmemektedir.
Ahmed b. Hanbel icmâ
iddiasında bulunanların çok ihtiyatlı davranması gerektiğini söylemektedir.
O’na göre bir kimsenin şu konuda icmâ vardır demesi yerine bu konu hakkında
ihtilaf olduğunu bilmiyorum demesi daha doğrudur.
Zeydiyye ve İmamiyye’ye
göre Ehl-i Beytten başkalarının icmâsı sahih değildir.
Fakihlerin
çoğunluğu icmânın fiilen vuku bulduğunu kabul eder. Nazzam ve bazı Şii fakihler
ise icmânın vukuunun imkansız olduğunu iddia etmişlerdir. İcmânın
gerçekleşmesini zorlaştıran en büyük engeller, bütün müctehidlerin fikirlerini
tespit etme zorunluluğu ve kimin müctehid, kiminde müctehid olmadığının
tespitinde kullanılabilecek objektif ve genel geçerliliği olan kriterlerin
olmamasıdır. Bir alimi bazıları müctehid kabul ederken bazıları da onu ictihada
ehliyetli görmeyebilir. Yani değerlendirmede subjektiflik söz konusudur. Bu da
o devirdeki müctehidlerin tespitini zorlaştırmaktadır.
Fıkıh
kitaplarında geçen “Bu konuda icmâ vardır” şeklindeki açıklamalara ihtiyatla
yaklaşmak gerekmektedir. Çünkü icmâ olduğu iddia edilen konular derinlemesine
araştırıldığında konu hakkında farklı düşüncelere sahip müctehidlerin var
olduğu görülmektedir. Bu çeşit ibareler ya bir mezhebin müctehidlerinin bir
mesele hakkındaki ittifaklarını ya da bahsi geçen konuda muhalif bir görüşle
karşılaşılmadığını ifade etmektedir.
Yukarıda izah edilen sebeplerden dolayı bütün şartları ile gerçekleşmiş
bir icmâyı tespit etmek aklen imkansız değildir ama oldukça zor bir iştir.
İcmâyı
hüccet olarak kabul eden bilginlere göre icmânın mutlaka şerî bir delile
dayanması gerekir. İcmânın dayanağı
Kitap ve mütevatir sünnet gibi kesin delil ise icmâ müstakil bir delil olmayıp
hükmü tekit edici bir hüccet olur. Eğer icmanın dayanağı haberi vahid veya
kıyas gibi zannî delil ise icmâ müstakil bir hüccet olur ve delilin zaniyyetini
katiyyete çevirir.
Kitap
ve sünnetin icmâ için senet olabileceğinde ittifak olmakla birlikte kıyasın
icmâya senet olup olamayacağı tartışmalıdır. Alimlerin çoğunluğu kıyasın icmâya
senet olmasına cevaz vermiştir.
Alimlerin
büyük çoğunluğuna göre icmâ hüccettir. Nazzam ile Haricî ve Şia mezheplerine
mensup bazı bilginlere göre ise icmâ hüccet olarak kabul edilemez. İcmâyı
hüccet olarak kabul eden cumhurun delilleri şunlardır:
a)
Kuran-ı Kerimde bulunan ayetler: Nisa 115, Bakara 143, Ali İmran 103, Nisa 59
ve 83, Araf 181, Tevbe 16, Lokman 15, Şura 10
“Kim kendisi için doğru yol belli olduktan
sonra Peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa onu
döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız.” Nisa sûresi 4/115
b)
İslam Ümmeti içinde daima doğru istikamet üzerinde bulunacak bir gurubun var
olacağı dolayısıyla bu ümmetin hata ve dalalet üzere birleşmeyeceği ve
cemaatten ayrılmamanın gerekliliğini
ifade eden hadisler Örnek: “Ümmetim hata üzerinde birleşmez.” (İbn Mace,
Fiten 8)
Bu
hadisler her ne kadar lafız olarak
mütevatir değilse de ortak anlam bakımından mütevatirdir. Konu ile ilgili
hadis-i şerîflerden çıkan ortak anlam
ümmetin top yekün hataya düşmemesidir.
c)
Akli delil: Hz. Peygamber son peygamber, tebliğ ettiği din de son din olduğuna
göre bu din kıyamete kadar olacak bütün problemlere çare olmak zorundadır.
Fıkhın acziyete düşmemesi insanların meselelerini halledebilmesi için icmânın
hüccet olması gerekir.
İcmâyı
hüccet olarak kabul etmeyenler görüşlerini ispat için şu delilleri ileri sürmektedirler.
a-
Nisa Suresi 59. ayeti: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin,
Peygambere ve sizden olan yöneticilere de itaat edin. Eğer bir hususta
anlaşmazlığa düşerseniz , Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız, onu
Allah’a ve Resulüne götürün. Bu hem hayırlı, hem sonuç bakımından daha
güzeldir.” Bu ayette ihtilaf edilen meselelerde ümmetin müctehidlerinin
ittifakına başvurulması istenmemiştir.
b-
Hz. Peygamber Muaz b. Cebel’e nasıl
hüküm vereceksin diye sorduğunda Muaz icmâyı zikretmemiş olmasına rağmen Hz.
Peygamber O’nun sözlerini tasvip etmiştir.
c-
İcmâya delil olarak ileri sürülen
hadisler ahad hadis ve delaletleri de zannî niteliktedir.
d-
Aklî İzah: Kesin delile dayanıyorsa
icmâya ihtiyaç yoktur, zannî delile dayanıyorsa tam bir fikir birliğinin
sağlanması imkansızdır.
Nisa
Suresi 115. Ayetinin nuzül sebebi
incelendiğinde “Müminlerin yolundan başka
bir yola uyarsa” ibaresini “Ümmet-i Muhammed’in müctehidlerinin icmâ
ile vardıkları sonuçtan başka bir sonucu
benimseme” şeklinde yorumlamanın doğru olmayacağı görülür. Çünkü ayet Medine’yi
terkedip Mekke’ye giden ve orada Hz. Peygamberin (s.a.) düşmanlarına katılan
bir münafık hakkında nazil olmuştur. Dolayısıyla müminlerin yolundan kasıt
İslamiyettir. Ayette cehenneme girecekleri bildirilen insanlar İslamiyet’i terk
eden insanlardır.
Takip
eden ayette “Şüphesiz Allah kendisine
ortak koşulmasını bağışlamaz. Fakat dilediği kişilerin bunun dışındaki
günahlarını bağışlar” buyurulması
önceki ayette geçen müminlerin yolundan ayrılmanın İslamiyet’i terk etme
manasını ihtiva ettiğine delildir.
İcmâ
tarif edilirken Hz. Peygamber zamanında icmânın söz konusu olmayacağı, icmânın
gerçekleşmesi için Hz. Peygamberin vefatından sonra vukû bulması gerektiği
söylenir. Fakat bu ayette geçen “müminlerin yolu” ifadesi hem Hz. Peygamberin
devrini hem de daha sonraki devirleri içine almaktadır. Bu sebeplerden dolayı
bu ayetin icmânın hüccet olmasına delil olarak getirilmesi uygun değildir.
İmam
Gazali ayetlerin hiçbirinin icmâyı açıkça ispatlayacak nitelikte olmadığını
söylemektedir. İcmâyı hüccet olarak kabul eden İmam Şâfii de Risalesinde
icmânın dayanakları konusunda herhangi bir ayeti delil olarak göstermemektedir.
Ümmetin
toptan hataya düşmeyeceğini ifade eden hadislerden yola çıkarak usul
kitaplarında açıklanan manadaki icmâ anlayışına ulaşmak mümkün gözükmemektedir.
Usul kitaplarında icmâ ümmet-i Muhammed’in müctehidlerinin, Hz. Peygamberin
vefatından sonraki herhangi bir asırda şer’i bir hüküm hakkında ittifak
etmeleridir diye tarif edilmekte ve ittifak edilen konunun ictihad konusu
olmaktan çıkacağı söylenmektedir.
Zikredilen
hadislerde icmânın oluşma zamanına, hangi konuları kapsadığına, görüş bildirme
yetkisinin sadece müctehidlere ait olduğuna ve o meselenin ictihad konusu
olmaktan çıktığına dair bir bilgi ve kayıt bulunmamaktadır. Bu sebeple terim
manasındaki icmâ anlayışına bu hadisi şerîflerin delil olması doğru değildir.
Ayrıca zikredilen hadislerin ahad hadis olup, delaletlerinin zannî olması
icmânın hüccetliği için kesin nitelikte bir delil olarak kabul edilmesini
güçleştirmektedir.
Bazı
alimler hadislerde ümmetin hata ihtimalinin kaldırıldığının bildirilmesinin
sebebi olarak ümmet-i Muhammed’in seçkin ve onurlu konumunu izah etme amacı
taşıdığını savunmaktadır.
İslam’ın
son din olup kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün meselelere cevap vermesi
gerekir. Dolayısıyla icmânın hüccet kabul edilmesi aklen zorunludur
denilmektedir. İslam’ın son din olduğu ve bütün meselelerin çözümünün bu dinde
olması gerektiği doğrudur. Ancak kitap ve sünnette olmayan meselelerin ictihad
ile sonuca bağlanması mümkündür.
İslamın
hükmünün baki kalması için icmâya değil ictihada ihtiyaç vardır. İctihad ile
yeni meseleleri cevaplamak mümkündür. İcmâ, ictihad hürriyetini
sınırlandıracağı için, yeni meselelerin çözümünde müsbet değil menfi tesir
gösterir. Çünkü icmâ ictihad yapılabilecek sahayı daraltmaktadır.
Bir
devirde yaşayan müctehidler bir mesele hakkında farklı sonuçlara ulaşmakla
birlikte meselenin bazı noktalarında fikir birliği etmişlerse, bu fikir birliği
olan noktaların da icmâ kabul edileceği, dolayısıyla daha sonra gelen alimlerin
buna muhalif bir görüşü benimseyemeyeceği söylenmiştir. Bu durumun ictihadı
sınırlandırdığı ortadadır.
İcmâ
vuku bulan bir meselenin tekrar ictihad konusu yapılmasında şerî bir yasak ve
sakınca olduğuna dair bir nass yoktur. Hem İcmânın olduğu asırda, hem de daha
sonraki asırlarda İcmâya muhalif yeni bir ictihad ortaya konulabilir. Yani İcmâ
ile varılan sonuçlar müctehidler için bağlayıcı değildir.
Müctehid
için İcmânın bağlayıcı olmaması her konuda ictihad yapılabileceğini göstermez.
Sübutu ve delaleti kati olan bir nassa dayanan meselelerin hükmü tek olacağı
için bu konuda faklı bir ictihad ileri sürülemez. Mevridi nasda ictihada mesağ
yoktur kaidesi de bunu ifade etmektedir. Ayeti kerimede “Namaz kılın”
buyruluyor. Bu nassın hem subutu hem de delaleti kati olduğu için namaz farz
değildir gibi bir görüş ileri sürülemez.
Sahabe
zamanında vuku bulan İcmâ ile daha sonraki asırlarda meydana gelen İcmâyı bir
tutmamak gerekir. Çünkü sahabenin hepsinin aynı şekilde hüküm vermesi
Hz.Peygamber’in o konudaki uygulamasını yansıtma ihtimali taşır. Ancak
sahabenin İcmâsının o an mevcut olan bir maslahata mebni olduğu biliniyorsa bu
İcmâya muhalif bir ictihadı benimsemenin bir sakıncası yoktur.
Fıkıh
bilgisi yetersiz olduğu için karşılaştığı fıkhi problemi çöme selahiyeti
olmayan insanların yapması gereken konuyu müctehidlere sorması ve ona göre
hareket etmesidir. Bir konuda bütün müctehidler aynı hükmü veriyorsa avam için
alternatif bir yol kalmaz. Bu sebeple İcmâ avam için yeni bir ictihad ortaya
çıkana kadar bağlayıcı nitelik taşır.