VEHHABİLİK’TE BİD’AT ANLAYIŞI

Şahin, Nihat, Vehhabilik’te Bid’at Anlayışı, Marmara Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı İslam Mezhepleri Tarihi Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2005.

 

GİRİŞ

‘Bid’at’, ‘bd’â’ kökünden türemiştir. Bd’â, önceden yapılmamış bir şeyi örnek almaksızın yapma ve icat etme demektir. Allah, kendisine ‘Bediu’s semavati vel’ ard’,[1] yani gökleri ve yeri örneksiz olarak ilk icat eden, yaratan demektedir. Bu, Allah’ın güzel isimlerinden birisidir.

Buna göre ‘bid’at’ sözlükte, daha önceden bir örneği olmaksızın yapılan, sonradan icat edilen şey (muhdes) demektir. Kavram olarak ‘bid’at’; Şeriata karşıt olması sebebiyle onunla ters düşen ve onda bir fazlalık ya da noksanlığa neden olan şeydir. Bid’at, Sünnetin zıddı olarak kullanılmaktadır. O zaman anlamı; Şârî’nin (din koyucunun) açık ya da dolaylı, sözlü ya da fiilî izni olmaksızın, dinde sahabeden sonra ortaya çıkan eksiltme ya da fazlalaştırmadır.[2]

Hz. Peygamber konuyla ilgili olarak şöyle buyurur:

“(Dinde) Sonradan ortaya çıkan her şey bid’attır; her bid’at dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık insanı ateşe sürükler.”[3]

“Allah, bid’at sahibinin, orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, (hayır yoluna) harcamasını, şahitliğini kabul etmez. O, kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.”[4]

Hz. Peygamber’in sakıncaları hakkında net bir şekilde uyardığı bid’at konusunda tüm müslümanların duyarlı olmaları doğal karşılanmalıdır. Burada ortaya çıkan problem ise bid’atın sınırlarının belirtilmemiş olmasıdır. Kişiyi dinin dışına çıkaracak hangi fiil (davranış) bid’at kapsamına girmektedir? Bid’atın iyisi veya kötüsü var mıdır, yoksa hepsi kötü ve İslâm dışı mıdır?

  Bütün bu soruların cevabı konusunda İslâm âlimleri arasında bir söz birliği olmamakla beraber genel kabul gören kanaat şudur: Allah, kendi dini olan İslâm’ı peygamberinin tebliği ile insanlara ulaştırmış ve onu tamamlamıştır.[5]  Hz. Muhammed de yaşayarak ve uygulayarak İslâm'ın ne olduğunu ortaya koymuştur. Hiç bir insanın bu dine müdahale hakkı yoktur; kimse ne dinden eksiltme yapabilir ne de ona bir şey ilâve edebilir. Sonradan ortaya çıkan ve yetkili ilim adamları tarafından yapılan ictihâd (fetvâ verme) ise, dine ilâve değil; dinî hükümleri sistemleştirme ya da yeni sorunlara Kur’an ve hadislerle cevap bulabilme gayretidir.

Bid’at, söz konusu edildiği ilim dalına ve ortama göre farklı şekillerde tanımlanabilmiştir. İnanca ilişkin konulardaki bid’at, Kur’an ve Sünnet’in anlattığı inanç esaslarının dışına çıkan kimselerin inançlarıdır. Fıkıhtaki bid’at, Sünnet’e ve sahabe görüşlerine aykırı, ancak inatla değil de bir yorum farkı yüzünden değişik düşünceye sahip olmaktır. Hadis ilminde ise bid’at, rivayetü’l-hadis ve dirayetü’l-hadis ilimlerinde konu edilir. Rivayetü’l-hadiste, Peygamberimizden gelen pek çok rivayette bid’at kelimesi geçmektedir. Dirayetü’l-hadiste ise bid’at, hadis rivayetinde bulunan kimsenin akidesiyle ilgili ta’n sebepleri arasında zikredilir. Hadis ilminde bid’at ehli denilince, itikadi bid’atlar denilebilecek, sahabe devrinin sonlarına doğruiyiden iyiye görülmeye başlayan, Şia, Rafızîlik ve haricilik ile daha sonraları vücut bulan Mürcie, Cehmiyye, Kaderiye, Cebriye, Mücessime, Müşebbihe, Mutezile gibi siyasi ve itikadi fırkaların taraftarları anlaşılır. Bu fırkaların her birinin, Kur’an-ı Kerim’in müteşabih ayetlerini tevil etmek, hadisleri zoraki bir biçimde yorumlamak, nihayet hadis uydurmak suretiyle ortaya atıp yaydıkları fikirlere de bid’at denilmiştir.[6]    

Bid’at konusu İslam âleminde her zaman tartışılmakla birlikte kesin bir sonuca kavuşturulamamış bir meseledir. Bunun neticesinde ortaya çıkan her grubun kendine göre bir bid’at görüşü oluşmuş ve her grup olaylara bakışını bu görüş etrafında şekillendirmiştir.

Bu çalışmamızda Vehhabilik ile bid’at kavramını bir araya getirmemizin sebebi, Vehhabilerin meşruiyet kazanma çabalarının temelinde bid’ata bakışları ve bid’atlarla mücadele anlayışlarının yatmasıdır. Vehhabiliğin ortaya çıkışına gelinceye kadar İslam tarihinin çeşitli dönemlerinde görülen ve adına genel anlamıyla “selefilik” denilen oluşumların genel amacı, dinin Peygamber devrindeki şekliyle yaşanması, dolayısıyla sonradan ortaya çıkıp dine ilave edilme özelliği taşıyan şeylerin ortadan kaldırılmasıydı. Bu amaç doğrultusunda eserler yazılmış, sohbetler yapılmış olmakla birlikte çalışmalar hep teori planında kalmış, Vehhabilik’te olduğu gibi topyekûn ve silahların da kullanıldığı pratik herhangi bir uygulama göze çarpmamıştır. Vehhabilik ortaya çıkışı itibariyle bu amacı benimsemiş, arkasına aldığı Suudi desteğiyle bid’atlarla mücadelenin teorik alandan pratik alana geçişini sağlamıştır. Bu yüzden Vehhabiliğin bid’at anlayışı ve bid’atlarla mücadele tarzı daha öncekilerden farklı olduğu, farklı sonuçlar doğurduğu için araştırmamızın konusunu teşkil etmiştir.

 XVIII. yüzyılda adını duyduğumuz Vehhabilik bugün Suudi Arabistan Krallığı’nın sınırları içinde bulunan Necid bölgesinin Uyeyne kasabasında doğan Muhammed b. Abdilvehhab’ın adından kaynaklanmaktadır. Daha sonra hakkında geniş bilgiler sunacağımız Muhammed b. Abdilvehhab dini görünümlü olup daha sonra siyasi oluşum haline gelen bir akımın temsilcisidir. Vehhabilik de bu akımın adıdır.

Vehhabilik, şahısların aşırı derecede takdis edilmesinin, onlardan medet umulmasının, onları ziyaret etmekle Allah’a yaklaşma isteğinin, dinden olmayan bid’atların çoğalarak dini törenlerde ve dünyevi işlerde başköşeyi işgal etmesine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Tahsil hayatı sırasında İbn Teymiye’nin eserlerini özenle okuyan ve oldukça beğenen Muhammed b. Abdilvehhab, bu görüşleri teoriden pratiğe aktarmıştır.   

Vehhabilik, XVIII. Yüzyılda ortaya çıkmış, tarihi fonksiyonunu tamamlayıp sona ermiş bir akım değildir. Osmanlı Devleti’ne 1744 yılından sonra Muhammed b. Suud’un siyasi desteğiyle sorunlar çıkartmış, bu siyasi destek Osmanlı’nın dini bütünlüğünü bozmakla kalmamış, yaklaşık 400 yıl Türk hâkimiyetinde kalmış olan Hicaz bölgesinin 1916’da tamamen ayrılması, kopması sonucunu doğurmuştur. Bu geçen uzun süre içinde devletin imkânlarını Arabistan’a akıtan dini duygularla yumuşak bir siyaset takip eden Osmanlı yönetimi çok büyük kayıplar vermiş ve bütün gayretine rağmen kopmayı engelleyememiştir.[7] İş bununla bitmemiş, İslam dünyasında, İslam dinini ideolojik bir bakış açısından hareketle toplumsal ve siyasal sisteme irca ederek algılayan radikal eylemci militan, irticaî oluşumların doğmasına sebep olmuştur.

Muhammed b. Abdilvehhab’ı yaşadığı dönem ve coğrafyada etkin bir güç haline getiren başlıca etken şüphesiz ki onun bazı konularda ortaya attığı görüşleridir. Başta kendi ülkesi olan Necid’de olmak üzere yolculuk yaptığı yerlerde rastladığı yanlış fikirler ve sakıncalı bazı dini uygulamalar onun dini davetinin temel eksenini meydana getirmiştir. O dönemde de var olan ve neredeyse bir ibadet hüviyetine dönüşmüş olan cami, türbe ve mezar ziyaretleri, değişik mekânlardaki ağaç, taş ve mağaralara kutsallık izafe edilerek bu yerlerde dua edilmesi, adak adanması gibi dini ritüellerin yaygın olarak Müslümanlar arasındaki mevcudiyeti İbn Abdilvehhab’ın dini hassasiyetini fazlaca rahatsız etmiş görünmektedir. Bu durumun bir sonucu olarak Muhammed b. Abdilvehhab’ın doktrininde, tevhit ve bid’at konularına daha fazla ağırlık verdiğini gözlemlemekteyiz.

Zinanın yaygınlaşması, namaz kılmayanların fazlalaşması gibi toplumun dini yaşantısında gözlemlediği olumsuz gidişatla birlikte dul ve yetimlerin haklarının yenilmesi, kadının mirastan mahrum edilmesi örneklerinde olduğu gibi İslam hukukunun gereklerinin çoğu kere kabile geleneklerine tercih edilmek suretiyle terk edilmesi ve buna ortam hazırlayan toplumsal ve idari yapı karşısında İbn Abdilvehhab, dini davet ve bu daveti kabul etmeyenlere karşı şiddet temelinde yükselen dini tutum ve düşüncesini inşa etti.[8]

Muhammed b. Abdilvehhab, daha evvel Hanbelî âlimlerince sistematik biçimde ele alınmış olan fikirleri ihya etmiş; İslam dinini sahabe dönemindeki safiyetine kavuşturmak isteyen ve bunu fikri alanda yürütmekten ziyade “cihat”la uygulamaya koymak suretiyle, İbn Teymiye’nin daha önce başaramadığını Suud ailesinin siyasi desteğiyle başarmıştır. İslam âleminde görülen dini-ahlaki gevşeklikler karşısında sürekli faaliyet halinde bulunan genel bir manevi birikim zaten mevcuttu. İslam cemiyetinin içinde bulunduğu gevşeme ve çözülmelerin giderilmesine karşı girişilen İslami hareketler kendilerini protestolar şeklinde göstermiştir. İşte Vehhabiliğin uygun şartlar bulup aniden ortaya çıkıp yaygınlaşması, bu ihyanın bir görünümünden ibarettir.    

Muhammed b. Abdilvehhab’ın bid’at anlayışı, iyi ya da kötü olsun, Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkmış olan bütün uygulamaları içine almaktaydı. Bu anlayış çerçevesinde dine sonradan sokulduğu iddiasıyla birçok uygulamaya savaş açmıştır. Arkasına aldığı siyasi ve askeri destekle kendisi gibi düşünmeyen Müslümanlara karşı cihad ilan etmiştir. Yandaşlarının diğer Müslümanları öldürmesini teşvik ederken mallarını da ganimet olarak alabileceklerini söylemiş ve müslümanı müslümana kırdırmıştır. Ortaya çıkış sebebi ne olursa olsun bu şekilde sonuçları olan bu hareket Müslümanların çoğunluğu tarafından hiçbir zaman tasvip edilmemiştir. Müslümanların dini yaşantılarını canlı tutan bir takım âdetler bid’at adıyla karalanmış, bunları yapanlar da kâfir olarak görülmüştür.

SONUÇ

Dinler tarihinde çok önemli rol oynayan ve zaman zaman değişmelere uğrayan dini değerlerin yeniden ihyası ile ilgili hadiselere sıkça rastlandığı bir gerçektir. Değişik zaman ve yerlerde ortaya çıkan dini, ahlaki gelenekleşme, gevşeme ve çözülmeler karşısında devamlı görülen ihya hareketleri dinin devamının sağlanması ve iç canlılığını muhafaza etme gayretinin de işareti olmaktadır. İlk çıkışı itibariyle kaybolan veya bozulan değerleri yeniden canlandırma hedefine yönelik olarak bir dini ihya hareketi çerçevesi içersinde değerlendirilebilen Vehhabilik, öze dönüşün en ateşli savunucularından olan İbn Teymiye’nin etkisinde kalmış ve müslüman toplumun eski saflığına ve teşkilatlanmasına geri dönmekle, İslam cemiyetinin içinde bulunduğu gevşeme ve gerilemenin giderilebileceğine inanan Muhammed b. Abdilvehhab’ın liderliğinde ortaya çıkmış ve cemiyetin içinde bulunduğu dini-ahlaki bozukluğa ve yerleşmiş dini akidelere karşı bir protesto hareketi olmuştur.

Şahsi dini tecrübesi sebebiyle umumun dini düşünüş ve uygulamalarının temel nass’lardan saptığını iddia eden İbn Abdilvehhab’ın, bütün geleneksel yorumlamaları reddedip temel kaynaklara dönme teşebbüsü, neticede sadece kendilerinin gerçek inancı temsil ettiklerine inandıkları bir grubun oluşmasına neden olmuş ve ayrılıkçı itirazların bir tipini meydana getirmiştir.     

Gerçek şu ki, Vehhabiler İbn Teymiye’nin görüşlerini uygulamışlar ve bu görüşlere sımsıkı bağlanmışlardır. Ancak Vehhabiler, İbn Teymiye’nin inanç konularında ortaya koyduğu hususlara bir şey eklememişlerdir. Sadece İbn Teymiye’nin katı tutumunu daha da sertleştirerek, İbn Teymiye’nin görüşlerinden, onun değinmediği bazı pratik sonuçlar çıkarmışlardır. Özellikle onun bid’at anlayışını daha da genişleterek ibadetle hiçbir alakası olmayan bazı işlerin de bid’at olduğunu ifade etmişlerdir. Oysa bid’at, kesinlikle dinin aslında bulunmadığı halde, kulların ibadet olduğu ve Allah’a yaklaştırdığı gerekçesiyle yaptıkları işlere denir. Örnek vermek gerekirse, Ravza-i Şerife’nin üzerine örtü koymayı, hiç kimse hiçbir şekilde bir tür ibadet olarak saymamışlardır. Bunu yapanlar Ravza’nın bakanlara daha hoş görünmesini sağlayacak bir süs amacıyla yapmışlardır. Vehhabilerin şirk olarak gördükleri bid’atlardan çoğu, aslında göreneklerden kaynaklanan ve dinin aslı ile ilgileri bulunmayan davranışlardır. Bunların, insanların psikolojik dünyalarının tabii bir tezahürü olarak görülmeleri gerekir.

Vehhabiler hakkında yapılacak bir diğer değerlendirme de şudur: Vehhabi âlimleri kendi görüşlerinin hata kabul etmez şekilde doğru, başkalarının görüşlerinin ise, tasvip edilemez şekilde yanlış olduğunu düşünmektedirler. Hatta Müslümanların türbe yapmak gibi tutumlarını puta tapmakla bir tutmaktadırlar. Vehhabiler bu özellikleriyle daha önce de üzerinde durduğumuz gibi, muhaliflerini kâfir sayan ve onlara savaş açan Haricilerle yarış halinde olmuşlardır. Vehhabiliğin, kendilerinden olmayanlara karşı şiddetli bir mücadele başlatması ve ilk İslam cemiyetinin ideallerine dönmek suretiyle cemiyeti her türlü bid’at ve yenilikten temizleyerek temel dini nass’lara dönme mesajı, kendi dini grupları içerisinde bütünleşmeyi sağlarken genel dini yapıdan giderek ayrıldığı da bir gerçektir.     

Vehhabilerin çöle hapsolup yalnız kaldıkları dönemlerde tüm bu fikirlerin fazla zararı görülmüyordu. Ancak, Hicaz bölgesinde iktidar Suud ailesine geçtikten sonra, Vehhabiler de topluma karışmış ve bundan sonra durum tehlikeli olmaya başlamıştır. Çünkü sahip oldukları fikirleriyle Müslümanlar arasında fitne ve fesat çıkarmışlardır. Merhum Kral Abdülaziz Suud bunlara karşı çıkarak görüşlerinin sadece kendilerini bağlamasını sağlamaya çalışmıştır.                   

Vehhabi hareketi Osmanlı Devleti’nin yıkılışını hızlandırmakla kalmamış, Türk düşmanlığından hızını alan bir Arap milliyetçiliğinin doğuşunda, modernist İslamcıların ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Dinde nassların düz anlamlarına fazlaca bağlı kalmak, akla yer vermemek, fikir hürriyeti tanımamak, hoşgörüden uzak bir bağnazlık içinde bulunmak ve bunları dindarlık saymak özelliklerinden dolayı Vehhabilik, gerici akımların da ilham kaynağı olmuştur. Bu hareket Osmanlı Devleti’nin yıkılışını hızlandıran ve Arap Yarımadası’nda dini siyasete alet eden “yalnız bir hareket” olarak kalmamış, Arapça konuşan diğer bölge halklarının da Türklerden uzaklaşmasını hızlandırmıştır. Ortaya çıkışından günümüze kadar her dönemde ve her yerde savunucular bulmuştur. Çünkü İslam’ın peygamber dönemindeki yaşanışına hiçbir katkıda bulunulmadan saf şeklini uygulamayı propaganda ediyorlardı. Buna İslam mezhepleri tarihinde “Selef İnancı” denilmekteydi. Vehhabiler Peygamber dönemi müslümanlarının, müslümanca yaşayış ve uygulamalarına dönmek istediklerini söylemişlerdir. Böyle bir düşünce, birçok müslümanın hoşuna gitmektedir. Bu yüzden Vehhabilik her dönemde çeşitli bölgelerde sempatizanlar ve savunucular bulmuştur.         

Türk tarihinde önemli olaylara neden olan Vehhabilik, sadece dinsel bir akım olarak kalmamış, siyasal bir güç ve devlet olmaya da yönelmiştir. Başlangıçta tamamen dinsel görünümde olan Vehhabilik, yepyeni bir ruh ve heyecanla takdim edilmiş olmakla birlikte kendinden önceki akımlardan fazlasıyla yararlanmış ve etkilenmiştir. 

Vehhabi hareketi tarihi seyri içinde iniş-çıkışlara sahne olmuş ve 1902’de Riyad’ı ele geçiren İbn Suud tarafından başlatılan Vehhabi misyoner faaliyetleri neticesinde Vehhabi doktrini tekrar sistemli biçimde “ihvan hareketi” şeklinde yeniden canlandırılmıştır. Dini hareketlerin yeni bazı sosyal gruplar ortaya çıkardığı varsayımı ile, Vehhabilik doktrininden başka bir şey tanımayan “ihvan”, kendilerini diğerlerinden ayrı “gerçek inananlar” olarak görmek suretiyle yeni bir dini grup oluşturmuştur. Bedevilerin sürülerini satıp “Hicre” denilen tarımsal merkezlere yerleştirilmeleri ve ihvan olmadan önceki dönemlerin, tıpkı ilk Vehhabilikte olduğu gibi cahiliye olarak değerlendirilmesi ve bu cahiliye dönemlerinden, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Mekke’den Medine’ye hicretine benzetilerek “hicre”lere göç edilmesinin telkin edilmesi dini ideolojiyi vasıta olarak kullanmakla harekete belli bir dinamizm sağlamaya yöneliktir. Böylece “hicre”de İbn Abdilvehhab’ın faaliyetlerinin temelini teşkil eden dini eğitim ve cihat birleştirilerek daha sonraki dini ihya hareketlerinin ilham kaynağı olmuştur.



[1] Bakara /117

[2] İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, I, s.229–231

[3] Müslim, Cum'a 43 

[4] İbn Mâce, Mukaddime, 7

[5] Mâide /3

[6] Çelik, Ali, Sünnet ve Bid’at, İstanbul 1997, s.132-135.

[7] Kıcıman, Naci Kâşif, Medine Müdafaası-Hicaz Bizden Nasıl Ayrıldı, İstanbul 1971. 

[8] Büyükkara, Mehmet Ali, Suudi Arabistan ve Vehhabilik, s.24-25