|
|
|
|
|
|
|
|
|
Âyetlerden
Aldıklarımız, Duyu ve Duygularımızın Sermayesidir
Her
Varlığın Kalitesi Ayrı Ayrıdır
Kıyâmet
Bir Açıdan Topyekün Bir Katliamdır
Bütün
Varlıklar Kıyâmetten Etkilenecek
İnandığımız
Gibi Yaşamak Kulluğun Tadına Ulaştırır
Kul
Olan, Kıyâmetin Ne Zaman Kopacağıyla İlgilenmez
Rabbımız
Görsel Dersler Veriyor
Kur'ân
Yolculuğuyla Geçmişe ve Geleceğe Gitmek Mümkün
Gerçekte
Kıyâmeti Yalanlayan Kimse Yoktur
Alçaltıcı
ve Yükseltici Kıyâmet
Dik
Kafalı Değil Mütevâzi Olalım
(إذا
وقعت الواقعة
ليس لوقعتها
كاذبة خافضة رافعة)
أعوذ
بالله من
الشيطان
الرجيم بسم
الله الرحمن
الرحيم الحمد
لله رب
العالمين
والصلاة والسلام
على رسولنا
محمد وعلى اله
وصحبه أجمعين
رب اشرح لي
صدري ويسر لي أمري
واحلل عقدة من
لساني يفقهوا
قولي
Pek muhterem mümin kardeşlerim; Allah’ın azîz kulları!
Bu
hafta Tefsîr-i Şerîf’ten okuyacağımız bölümde, Rahmân sûre-i celîlesinin
akabinde yer alan Vâkıa Sûresi’ne geçmiş bulunuyoruz. Bu sûre-i celîlenin
tefsîrinden inşAllah Rabbımızın inâyeti, keremi, lutfu, ihsânı ile okumaya
çalışacağız. Bu vesileyle sûrenin muhteviyâtı içerisinde yer alan sırlar ile
sırlanmak, hakîkatlar ile mütehakkık olmak, bu sûrenin nimetleri ile
nimetlenerek Allah Teâlâ’nın yeni yeni tecellîlerine, yeni yeni ihsanlarına
nâil olmak istiyoruz. Rabbımız cümlemiz hakkında inâyet buyursun!
Evet, her sûreden, her âyetten bir şeyler kapıyoruz,
alıyoruz. Rabbımızın inâyet buyurduğu ölçüler içerisinde bu aldığımız şeyler ve
manevî değerler; manevî yönde kalbimizin, ruhumuzun, duyularımızın,
duygularımızın sermâyeleridir. Evvelâ o algı mekanizmaları, duyularımız, duygularımız apayrı bir
sermâyedir. Onlar işyeri
kabilindendir. Hani adam iş yapacaktır, evvelâ işyeri lâzımdır. İşyeri yer
olarak kâfî değil, edevât lâzımdır, âletler lâzımdır. Hangi işi yapacaksa o
işin âletleri gereklidir. Kuru kuruya adamın mühendis
olması karnını doyurmaz. Hendesesini, mesleğini icrâ edebilecek bir yere ve
hendesî âletlere ihtiyacı vardır. Doktor
olmuştur, kuru kuruya okuması bir şey ifâde etmez. Bir mekan lâzımdır ve
doktorluğunun gereğini icrâ edebilecek âletlere ihtiyacı vardır…
İşte kardeşlerim, bizlere de bu âlemde verilmiş bir
mekan ve işyeri vardır. Bu işyeri dünyamızdır, evimiz-barkımızdır. Diğer bir
ifâdeyle bedenimizdir;
bedenin kendisidir. Âletlerimiz ise Allah’ın vermiş olduğu mal, mülk, evlat,
bağ, bahçe… her ne ise bunlardır. Bunun yanında bedenimizi mekan ve işyeri
olarak düşündüğümüz zaman; el, ayak, göz, kulak, akıl, hayal, fikir, kalp, ruh,
sır, hafî, ahfâ… daha bilemediğimiz nice melekelerimiz var ki bunlar bizim
âletlerimizdir. Allah’ın bize yüklemiş olduğu görevleri bunlarla yerine
getiririz.
Diğer bir ifâdeyle bizler ticâret yapmaya geldik bu dünyaya. Öyle
değil mi? Bu dünya bir
ticârethânedir; âhiretin bir pazarıdır, diğer bir deyişle
tarlasıdır. Ekmeye-dikmeye geldik. Öyle ise âletlere ihtiyacımız vardır. İşte
Allahımız bize bu imkanları vermiş. Bunların hepsi doğuştan, doğal olarak,
fıtraten Allah’ın bize ihsânlarıdır. Alın size sermâye demiştir, bize sermâye
vermiştir. İşte bizler bu sermâyelerle Allah’ın âyetlerine bakıyoruz, onlarla
bir alışveriş yapıyoruz. Fikir alışverişi yapıyoruz, hayata bakıyoruz, öteleri
anlamaya, kavramaya; görevimizi icrâya, fehmetmeye, çözmeye çalışıyoruz. Bunun için her âyetten bir şeyler alıyoruz.
Aldığımızı ne yapıyoruz? Aldık; o bizim sermâyemize ilâve oldu. Ne vardı? 5
vardı, 10 verdi, 15 oldu. Onunla tekrar ticârete başlıyoruz. O 15 ile âyete
bakıyoruz; onun üzerine 10 daha ilâve ediyoruz, etti 25. O 25'i aldıktan sonra
tekrar girişimde bulunuyoruz; 10 daha aldık, etti 35. Bunun gibi işte mümin,
her aldığını sermâye olarak kullanır ve onun üzerine ilave eder. Bu nedenle müminin asla iki günü eşit olmaz. Dün
beş vakit namaz kıldın. Diyelim ki onardan: (5x10=50) ecir aldın. Bugün tekrar
sabah başladı. 50'nin üzerine 60 oldu, 70 oldu… Derken, her gün katlar
Müslüman. Onun için müminin iki günü asla eşit olmaz. Her günün bir işi vardır.
Evet Allah Teâlâ cümlemizi muvaffak buyursun!
Bu nedenle önceki sûreden, sûrenin âyetlerinden aldığımız güç ile, nûr ile, bereket ile bu yeni sûreye bakacağız, bu yeni sûreye giriş yapacağız. Rabbımız muvaffak buyursun! Daha nice nice yüceliklere erdirsin!
Şimdi unutmayınız ki hayatta her varlığın daha
kalitelisi vardır. Mesela bir taş... Madde ve bir nesnedir; ama taşların o kadar çok çeşidi var
ki sonu gelmez. Meselâ yâkut da
bir taştır; ama değerini ölçemezsiniz. Cam da
bir taştır. Elmas da
bir cam parçasıdır ama değeri bambaşkadır.
Bunun gibi; siz bir ev alırsınız. Ama ev vardır, evcik vardır, değil mi? İşte dünyada da böyledir. Konforun sonu yoktur, derecesinin sonu yoktur, güzelliğinin sonu yoktur. Aksesuarlar, güzellikler, katkılar, değerler… Değer üzerine değerleri vardır; bitmez! Bu nedenle dünyada sâbit fiyat olmaz. Sâbit fiyat diye bir şey yoktur. Çünkü yeni gelişmeler, değişimler fiyatları da değiştirmektedir. Ve böylece gidiyoruz. Nereye? Cennete varıncaya kadar bu gidiş gidecek.
İşte,
siz bir dereceye sahip oldunuz, Allah size manevî bir ev verdi. Meselâ (لا اله الا
الله محمد
رسول الله) dediniz ve cennet evini âlem
olarak hak ettiniz; Allah sizi buna nâil eyledi, size ihsân eyledi ve girdiniz.
Cennet bir âlemdir, (لا
اله الا الله
محمد رسول
الله) demek bir vizedir.
Vizenizi aldınız, bir ülkeden diğer bir ülkeye girdiniz. Ne yapacaksın
orada? Ne harcayacaksın? Nerede barınacaksın? Ne ile gezip-tozacaksın? Öyleyse
daha başka şeylere ihtiyaç vardır. Daha ilerisi, daha ilerisi, daha ilerisi…
Peki, dünyada mesela elinizdeki bir takım imkanlarla küçücük bir ev aldınız,
başınızı soktunuz. Ama daha ilerisi vardır, daha ilerisi vardır. Köşkleri
vardır, sarayları vardır. Ve bu, para ile orantılıdır, sizin mâlî gücünüzle
orantılıdır. Varsa paran alırsın, girersin, oturursun. İşte cennet-i âlâda da verilecek nimetlerin sonu
yoktur; hiçbiri eşit değildir.
İşte
biz sûre üzerine sûre okuyoruz, âyet üzerine âyet okuyoruz. Neden? Çünkü, sermâye
üzerine sermâyemizi katlayarak ve nimet üzerine nimetlenip dereceler alarak
sonsuz olan Mevlâmıza daha yakın olmanın yollarını arıyoruz. Daha yakın nasıl
olabiliriz? Bunun sonu yok ki! İşte bunun için biz bu âlemde bitmeyen bir kulluk sürecine
giriyoruz. Ölüm gelinceye kadar Rabbımıza tekrar tekrar ibâdet ediyoruz. Nasıl
ki geçen sûrede (Rahmân sûresinde) tekrar tekrar sordu: “Rabbınızın hangi nimetlerini
yalanlıyorsunuz?” Biz de tekrar tekrar cevap verdik: “Yalanlamıyoruz yâ Rabbî! Tasdik ediyoruz! Hepsi
senin nimetindir, ihsânındır. Kabul ediyoruz, reddetmiyoruz. İhsân eyle yâ
Rabbî!” diyoruz. Sakınılması gereken türden ise: “Bizi koru yâ Rabbî!”
diye; alınması gereken, özenilmesi gereken türden ise: “Aman yâ Rabbî! Bizlere ver onları, bizleri
mağdûr etme, mahrûm etme!” diye yalvarıyoruz, yakarıyoruz. Bu
yalvarışlar, bu yakarışlar bitmeyecektir. Asla bunlara son vermeyeceğiz. Ne
bıkacağız, ne usanacağız. Sevgili Peygamberimiz’in buyruğu gereğince; "Mümin, istemekten bezmedikçe,
usanmadıkça Allah da ona icâbet etmekten, vermekten usanmaz, bıkmaz!"[1] Allah
bize usanç vermesin, kulluğunda daima şevk ihsân eylesin, aşk ihsân eylesin! Bu
aşk ile, bu şevk ile O’nun sonsuzluk yurdunda kanat çırpmayı, sonsuz nimetlerinde
garkolup gitmeyi bizlere nasîb ü müyesser eylesin!
Evet,
Vâkıa Sûresi’ne
giriyoruz. Allah Teâlâ ne murâd ediyorsa, bu sûre ile bizlere ne vermek
istiyorsa bizleri ona hidâyet eylesin! O sırları, o hakîkatları bizlere
anlatsın, onları anlamak nasip etsin! Sırlanarak, aynamızı, kalp aynamızı
sırlayarak Zât-ı Akdesi’ne çevirip, aynamızda O’nu görmeyi ve algı
mekanizmalarımızı güçlendirerek O’ndan neyi alacaksak, neyi almamız
gerekiyorsa, neyi vermesi gerekiyorsa, hakkıyla almayı nasib eylesin!
(سورة
الواقعة سبع
وتسعون
آيةمدنية) Vâkıa Sûresi 97 âyet-i
celîledir; Medîne-i Münevvere’de nâzil olmuştur, Medenî âyetler ve sûreler
cümlesindendir.
(بسم
الله الرحمن
الرحيم اذا
وقعت الواقعة)
“Vâkıa, vâki
olduğunda, vukuat vâki olduğunda…”
Vukuat…
“Vukuat var mı?” sözü
askerde çok kullanılan bir tabir, değil mi? “Vukuat var, vukuat var!”
denince hemen toplanırlar, düdükler çalar, bir telâşedir kaplar! Nedir bu
vukuat? Tabii bu önemli
bir olaydır. "Olay"
efendim olay! Vukuat nedir? Olaydır. "Olay var mı?" "Olay!
Olay!" Ünlem işareti... Değil mi? Dikkatleri çekiyor. İşte olay diye bir şey, vukuat diye bir şey
varsa, hemen ona dikkat çekilir.
Yaratılıştan bu yana bir tek vukuat olacaktır,
bir tek vukuat! Bu vukuatın oluşumu o kadar ürperti verici, o kadar dehşetli, o
kadar can alıcı ki, hiçbir can kalmayacak! O kadar dehşetli, o kadar ürperti
verici ve yürekleri hoplatan, taş taş üstünde bırakmayan, yıldızları, ayları,
güneşleri bir çırpıda alaşağı eden bir olaylar zinciri! Bir tek olay değil! Önceden başlayan, bir
mukaddimesi olan bir olay! Evet,
Hz. Âdem’in yaratılışı
ile bu olayın çekirdeği oluşturuldu.
Cennete konulmuş, yasak ağaçtan yenilmiş… İşte olay başladı, kibritle civek
çakıldı ve çatır çatır yanmaya başladı. Yeryüzüne geldi, oğullarında alev
büyüdü; daha da büyüdü, daha da büyüdü… O günden bu güne ateş bacayı sarıp
duruyor. Sönmedi, söndürülmedi.
Büyük fitne,
kıyâmet! Durup dururken bu olay gerçekleşmeyecek. Bu
olayda en büyük sebep insanoğludur. İnsanların vukuatları birleşe birleşe,
kümeleşe kümeleşe; tepeden aşağı doğru inen kartopu gibi büyüdü. Cennet, bir
zirve, bir doruktur; insanlar oradan aşağı yuvarlanmışlar. Tabi yuvarlanma
esnasında katlana katlana, büyüye büyüye yuvarlanma meydana geliyor. Nihayet
insanoğlunun hataları sarıla sarıla, yumak haline dönüşe dönüşe o kadar
büyüyecek, o kadar cihanı saracak ki, bir gün gelecek, bağlı olduğu hatları
koparacak. Onu ayakta tutan halatlar artık zorlanacak, direkler yıkılacak ve
insanoğlu kendi kendine evini barkını alaşağı edecek. (ظهر
الفساد فى
البر و البحر
بما كسبت ايدى
الناس) "İnsanların
bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu!"[2] sırrı
zuhur edecek. Yani Allah Teâlâ durup dururken kıyâmeti koparmayacak. İnsanoğlu
kendi hayat damarlarını kesecek. Kendi şah damarına giden hatları kese kese
nihayet oraya gelecek ve evrenin hayat kanallarını, hayat kaynaklarını,
bilgisizce yaptığı kötü işlerle, hayatına kaynak olan hayatları kurutarak,
kendi hayatına son verecek. Böylece sanki dokunulmaması gereken, dokunulduğunda
kıyâmeti oluşturan bir düğmeye dokunmuş olacak! Hani modern binalarda veya
filmlerde görüyorsunuz, kendi
kendini imhâ etme mekanizması var.
Geriye sayma başlıyor. “Kaçın binadan! Patlayacak, kaçın!” diyorlar.
İşte onun gibi. Evet ama bizim kaçacak yerimiz yok! Geri sayma işlemi Hz. Âdem’in dünyaya
inmesiyle başlamıştır. O günden bu güne geriye sayma devam ediyor.
Saat efendim saat! İşte kıyâmetin bir adı da (الساعة) Sâat'tir. Öyle bir olay ki bir
çalacak, pir çalacak ve her şey alaşağı olup gidecek! Müthiş olay! Kıyâmetin
demek ki bir ismi de olaydır, vukuattır.
Bu vukuat demek ki geçmiş bir takım akıntıların birikintisi neticesinde,
barajın yıkılmasıdır. Şu anda Allah lutfuyla, keremiyle insanoğlunun
pisliklerinden, hatalarından oluşan akıntı çirkefini tutmaktadır. Rahmân ismiyle bir bend misali tutmaktadır. Peki
Rahmân desteğini çektiğinde ne olacak? Rahmân Sûresi’ni okuduk ya… Destek
çekildiğinde, Rahmâniyyet sona erince ne olacaktı, vukuat
meydana gelecekti! İmdat kesilecek, yardım kesilecekti. İşte olay budur! Bakın
sûreler peş peşe nasıl geliyor. Vâkıa
suresi, Rahmân’ın
akabinde gelen bir sûre-i celîledir.
Her
yaptığımız günahtan görünmeyen bir varlık; bizim göremediğimiz
ve tabiri caizse bir
canavar oluşuyor. Canavar diye bir varlık yok, canavarlaşan insanlar
vardır. Uğursuz diye bir varlık yoktur. Uğursuzluk
nasıl olur? Uğursuzca kötü işler, yasak işler yaparsın ve böylece toplumda,
cemiyette, yaratılmış âlemde, toprağın üstünde, ağaçlarda, havada, suda yaptığın
kötülük sereyan eder ve onlara kısırlık getirir. Bu şekilde onlara zarar verir,
onları üzer, onları karartır; onları rotasından çıkmaya zorlarsın. Onların
yapmış olduğu işlevine senden çıkan o kara duman zarar verir. İşte o pislik,
evrende bir oluşum meydana getiriyor.
Herkesin bir
yeri vardır; sen oradasın, ben buradayım, o orada... Herkesin
bir yeri var. Şimdi herkes yerini almış iken bu yerlere dışardan başka
varlıklar getirip yerleştirmeye kalkarsak, nereye oturacak, benim tepeme mi
oturacak? Şimdi her yerin dolu olduğunu düşünün, ne yapacaktır? Beni
zorlayacaktır; itecek-kakacaktır. Nereye itecek beni? Duvara gideceğim! Daha
zorlarsa duvarı yıkacağım. İkiniz yan yanasınız. Sen onu zorlasan, o ötekini
zorlayacak, öteki de diğerini zorlayacak. Böylece bir zorlama meydana gelecek, bir itiş-kakış
meydana gelecek. Bir ezilme olayı, bir bozulma olayı meydana
gelecek.
İşte insanoğlu üreten bir varlıktır; ya şer ya da hayır üretirsin. Şerler bu
âlemde kalır. Yapılan bütün kötülükler, o ürettiğin canavarlar bu dünyada
kalır. İlerisi yoktur, ileriye gitmez. Hatta aşağı doğru çeker ve asılır,
asılır… Yaşadığın âlemi aşağılara doğru çeker. Havaya asılır, havada bir
sıkıntı meydana gelir. Toprağa asılır, toprak yerinde duramaz olur, çöküntüler
meydana gelir. Ama hayırlar bu
dünyada kalmaz. Hayır hafiftir, hayır latiftir; uçar, kanatlanır ve bu âlemi
terk eder gider. Zaten yanımızda tutmaya çalışsak da tükenir, yok olur gider:(ما عندكم
ينفد و ما عند
الله باق) "Sizin
yanınızdakiler tükenir; Allah katındakiler ise bâkidir!"[3] Evet yanımızdakiler tükenir ve bizi de tüketir.
Tükenen tüketir; bu seninle kâim olan bir özelliktir, gitmiyor. Öyle ise insan
hem tükenir, hem tüketir. Bu sonunda, eriyip giden ve bizi de eriten, yok eden
bir zehir haline dönüşür.
İşte kıyâmet dediğimiz olay; suyun bozulması, havanın
bozulması, toprağın bozulması, velhâsıl dağların, taşların, başların, eşlerin,
çoluk-çocukların, güneşlerin, ayların, yıldızların, bulutların, her şeyin
fesâda uğradığı, artık "hayat" kavramının bittiği, (خلق الموت) ölümün yaratıldığı bir olaydır.
İşte "Vâkıa"
ölüm olayıdır.
Ama nasıl bir ölüm olayı? Fertlerin ölümü değildir; topyekün bir katliâmdır.
Bütün varlıkların ölümüdür. Güneş de ölecek, ay da, yıldız da, dağlar da,
taşlar da, denizler de… Ve bunların içinde olan tüm varlıkların ölümü! Yani
kıyâmet bu safhadaki, şu andaki hayat şartlarının bitmesi olayıdır. Bitti,
sıfırlandı artık! Ötesi yoktur. İşte "olay" dediğimiz hâdise budur!
Şimdi biz bu sûrede bu olayın vukûu anında uhrevî hayata intikal eden yönü
göreceğiz. Hemen bu hâdisenin, bu müthiş olayın ikinci safhasında yer alan
yönleri âyet anlatacak ve ona göre inşallah anlatmamızı sürdüreceğiz.
(قامت
القيامة) “Vâkıa vâki olduğu zaman”,
"kıyâmet koptuğu zaman" demektir.
(وقيل
وصفت بالوقوع
لانها تقع لا
محالة) Kıyâmet, "vukuat" ile tavsîf olundu; niye? Çünkü şek
ve şüphe götürmez bir gerçekle o vâki olacaktır, vukû bulacaktır. Bu nedenle
vukûu kesin olduğu için, kesinliğinden dolayı ona vâkıa
dendi. Yani olacak mutlaka. Olacağının kesinliğinden dolayı ona olay
dendi.
Diğer bir ifadeyle; insanoğlu "olay" ne
demekmiş, "ölüm" ne demekmiş, o zaman görecek! Zaten o olayın olduğu
zaman da yeryüzünü nesnaslar
doldurmuş olacak. Yani sûretâ
insan olup canavarlaşmış, öldürmekten zevk alan
yaratıklar! Evet, kıyâmet öncesi olaylarda insanlar arasını tasvir edecek
olursak kıyâmetin
en önemli vasıflarından birisi, el-hercü ve’l-merc’dir;
yani kıtâlden
ibarettir. Öldürmek moda olacaktır! “Bugün şu kadar öldürdüm!” Bununla
övünecek adam! Hani ava giden adam: “Şu kadar avladım!” diyor ya,
avcılar övünür ya… “Şu kadar bıldırcın vurdum, şu kadar domuz vurdum!...”
O zaman da insanlar, insan avcıları: “Bugün şu kadar kelle aldım!” diyecek!
Bakınız, Allah
da onlara öldürmek nasıl olacakmış gösterecek!
Ezmek nasıl oluyormuş, onlara gösterecek!
Öncekiler? Öncekiler zaten bitmiş, öte tarafa geçen
geçmiş. Ama şunu unutmayalım ki, kıyâmetin vukûu bütün varlıkları
etkileyecektir; ölmüş olsalar bile!
Onlar da hissedecekler, onlar da duyacaklar! Çünkü onlar, her ne kadar bu
âlemdeki belli düzeydeki hayat statüsünü kaybetseler de yine Allah’ın varlıklar
üzerindeki tecellîlerinden etkilenirler. Belli kanallardan, belli hatlardan
yine O’na bağlıdırlar. Bu nedenle Arş bile titreyecektir! Yani bu dehşetli bir
olaydır! Ölüleri de ilgilendirir; berzaha geçmiş olanlar da hissedecekler
kıyâmeti. Onu demek istiyorum.
İşte o canavarlaşmış mahlukların tepesine gökler
yıkılacak; dağlar koparılıp toz duman halinde birbirine toslatılırken onların
kafaları ezilecek! Yer, onlarla top gibi oynayacak! Bir taraf kolundan, bir
taraf bacağından asılacak! Varlıkların içerisinde böyle ezilecek; şamar oğlanı
gibi bir oraya bir oraya, bir oraya bir oraya atılacak! Allah yeryüzünü o hale
getirmenin bedelini bu şekilde daha henüz berzaha geçmezden evvel onlara
adamakıllı bir ceza vererek gösterecek! Evet, onun için Allah bize o günleri
göstermesin! O günleri Allah bize göstermesin demek, yaşatmasın demektir. Yoksa
görmekte bir beis yoktur. Yani onları Allah zaten şu anda bize Kur’ân’da
gösteriyor. Uhrevî hayatta da bu manzaraları zaten göreceğiz. Cennetin nimetlerinden birisi de bu
oluşumları, bu olayları izlemektir.
Demek ki, Allah göstermesin demek, Allah yaşatmasın demektir. Bizde öyle duâ
vardır.
(فكانه
قيل) Sanki bu âyette şu şekilde bir buyruk yer almaktadır, şöyle
denmek istenmiştir:
(إذا
وقعت الواقعة
التى لا بد من
وقوعها) "Vukûunda asla şek ve şüphe olmayan kıyâmet
koptuğu zaman!"
(ووقوع
الأمر نزوله) Bir işin vukûu demek, onun
inmesi, başa gelmesi demektir. Evet, (نزل) "Başa geldi"
anlamındadır. (نازلة) "Nâzile" kelimesi de
"azap" anlamında kullanılmıştır. (نزلت
نازلة) demek: (أصابت
مصيبة) "Musibet isabet etti" demektir. Niye? Çünkü bu âlemde
olan her şeyin aslı Arş'ta merbuttur, Levh’de yazılıdır. Zamanı gelince yere: (يتنزل
الأمر بينهن) “(Allah’ın
fermanı) kademe kademe, aşama aşama, tedrîcen gökler ve yerler arasında iner”[4] buyruğunca iner. Ve bu âlemdeki zaman ile daha
üstteki zaman farklıdır. Dolayısıyla bu âlemdeki zamana göre peyderpey nâzil
olur. Bir anda yıldırım gibi gelmez. Ya nasıl? O, yola çıkmıştır; çoktan yola
çıkmıştır. Yalnız o yolun mesafesi, zaman ve zemin, Allah’ın ilmince tam
orantılıdır. O orantı tam anlamıyla ne ileri gider, ne geri kalır; aynen
gerçekleşir.
Evet Allah bir insanın başına bir musîbetin gelmesini
murâd etmiş ise, onu geri çevirecek hiçbir güç yoktur; kendinden başka! Ona bir
hayır murâd etmiş ise, iyilik vermeyi kastetmiş ise mutlaka verecektir; O’na
engel olacak hiçbir güç yoktur. Böyle inanıyoruz. Ne güzel değil mi? Ama çabaya
gelince "cabaya" giriveriyoruz! "Ah etim, vah etim!"
diyoruz! Değil mi? İşler değişiveriyor! Tatbikatta arayışlar, vuruşlar,
varoşlar, varışlar… Aman ya Rabbî! Ne sokaklara giriyoruz, ne düzenlere
giriyoruz! Öyle ise inandığımız
gibi ne zaman yaşayabilirsek;
hatta yaşamak da değil, yaşantımızı inandığımız ölçüde nasıl
paralelleştirebilirsek… Ki böyle demek daha uygundur; çünkü bazı yaşantılar
zorlama ile meydana gelir. İşte zorlama da olmayacak. Ne zaman tereyağından kıl
çeker gibi ve baklava, çörek, börek yer gibi o inandığımız şeyleri tatbikata
koyabiliyorsak, işte o zaman mesele hallolmuştur! O zaman hayat tatlıdır. O
zaman insan kulluk ne demekmiş, ne kadar güzel bir şeymiş anlar; kul olmanın
tadını, zevkini alır ve Rabbine karşı, "Ma‘bûdun bi’l-hak" (gerçek
ibâdet edilmeye lâyık) olan Allah’a karşı boyun eğerken cân u gönülden eğer. Buna
lâyık olduğunu gerçekten bilir ve bir ızdırap duymaksızın kulluğunu icrâ eder.
Rabbımız bize bu bilgiyi ihsan etsin. Bu bilginin adına marifet denir. İşte mârifetullah sahibi bir âbid
olmayı Rabbımız cümlemize nasip eylesin!
Evet: (يقال وقع ما كنت اتوقعه) der imiş Arap. Araplarda böyle söylenir. (وقع ما كنت اتوقعه) demek: (أى نزل ماكنت اترقب نزوله) "İnmesini beklediğim, gelmesini beklediğim geldi" anlamına geliyormuş.
Dolayısıyla
kıyâmetin ilmi Allah katındadır. Bir emir verilmiş, geri çevrilemez. Emr-i
ilâhî geri çevrilemez. Allah
murâd etti, emr u ferman buyurdu, bunu da Levh’e yazdı. Artık kalem de kurudu,
mürekkep kalmadı bitti! Yazım işlemi bitti, karar bitti artık. Mutlaka olacak!
Ne zaman? Allah bilir! Ancak bunların belirtilerini biliyorsunuz ki Peygamberimiz haber verdi.
Kur’ân’da değişik üsluplar ile anlatıldı. Kitaplarımızda da kıyâmet
alâmetleri diye bunlar
yazıldı, çizildi. Hocalarımız, âlimlerimiz bunları sizlere aktarmaktadır.
Bunları öğrenerek ha geldi ha gelecek bekleyeceğiz! Ancak, gelsin diye onu
gözetlemeye gerek yok. "Kıyâmet! Kıyâmet! Kıyâmet!" diye kafayı
bozmaya da gerek yok! Kafayı bozduysa zaten onun kıyâmeti kopmuştur. Değil mi?
Kıyâmet gelse ne olur, gelmese ne olur, sen kul olduktan sonra?! Sana ne edecek kıyâmet? Öyle ise bize
lazım olan kulluktur! Biz vazifemizi bilelim! Dâbbetü'l-arz çıktı mı, çıkmadı mı? Sana ne! Sen vazifeni yapıyor musun? Sen ona
bak! Mehdi çıktı mı, çıkmadı mı? Sen kulluktan haber ver!
Öğrendin mi vazifeni? Kitabın var, imkânın var; Allah sana imkânlar vermiş. Sen
ne işimi görüyorsun? “E, ben bekliyorum! O gelince bak göreceksin ben aslan
gibi olacağım!” Şimdi ne? Şimdi de tavşan gibi! Olur mu ya? Her zaman aslan
gibi olacaksın! Her zaman kul olacaksın Allah’a! Bizim kulluğumuz falana ve
filana kayıtlı değil ki! Biz
Allah’ın kayıtlı kullarıyız;
biz Allah’a mukayyediz, O’nun akîdelerine mukayyediz. Kalbimizin bağı O'dur!
Akîde "bağ" demektir. Biz O’na bağlanmışız. Öyle ise biz vazifeyi
yapalım. Allah o şahısların yanında yer almayı, o kutlu görevlerde bulunmayı
murâd ederse, sen kendini zaten orada bulursun. Senin elinde değil ki! Senin
istemene bağlı değil ki! Sana danışan olmayacak! Öyle ise biz yolumuzda olalım,
kulluğumuza bakalım. Böyle üzerimize düşmeyen düşlere dalmayalım. Bizi
ilgilendirmeyen seslere kulak vermeyelim. Allah kulak vermiş, ama
kendisini ilgilendiren şeyleri dinlesin diye! Göz vermiş, yine ilgilendiren şeyleri görsünler
diye. Her şeyi görmek gerekmez, her şeyi duymak gerekmez, her şeyi tutmak
gerekmez! Yollar vardır; her yol seni ilgilendirmez! Sen kendi yolunda git.
"Daha başka yollar var, nasıl bir şey acaba?" diye sen ne
karışıyorsun? Bir an evvel yoluna git. Menzil-i maksuda erişmeye çalış. Uğraşıp durma; vakit geçiyor!
Vakit nakittir.
(و
انتصاب إذا
باضمار اذكر)
"İzâ"nın cümle içerisinde mansub olması, mâkablinde (اذكر)
kelimesi takdir edilerek gerçekleşir; (اذكر
الوقت الذى
وقعت) şeklinde devam eder. Bu şekilde
bu kısım: "Kıyâmetin koptuğu zamanı hatırla, hâtıra getir, ki şimdi
sana ondan bahsedeceğim!" anlamına gelir.
Rabbımız
bir ders veriyor ve bu derste bizim hayal gücümüzü kullanmamızı istiyor.
Hayalen şimdi bir gerçeği, bir tabloyu karşımıza getirecek. Biliyorsunuz en
güzel dersler görsel olanlardır. Coğrafya öğretmeni gelir, hemen haritayı karşıya kor. Yeryüzüyle ilgili ise onu,
siyasî ise onu, tarihî ise onu; ona göre bir harita kor. Kimya veya Fizik dersi hocası ise bizi nereye götürür? Laboratuara
götürür. Onunla ilgili eşyaları, nesneleri ortaya kor ve anlatmaya başlar.
İşte
şimdi bize Allah, kıyâmet hâdisesi ile başlayan bir ders verecek. Allah o
dersten pay almayı nasip etsin. Biz ruhen yaşayacağız bunu. Bizim böyle bir
imkanımız var mı? Var. Bizler geleceğe ve geçmişe gidebiliriz; zaman tüneline ihtiyacımız yok bizim. Tünel
bizim içimizdedir; istediğimiz zaman gideriz. Yalnız nereye gideceğini iyi
bilmelisin. "Rasgele zeydün" (gelişigüzel) olmaz. Hani filmler oluyor
ya… Bazen rasgele atıyor onu oraya-buraya… Ha, öyle değil! Bu, bilimin
ışığında, Rabbıyın denetiminde olacak. Bir sahibin seni gözetlemesi lazım.
İşte o Kur’ân yolculuğudur. Kur’ân bize bu imkanı şu anda veriyor ve
bizi bir zaman tüneline sokarak geçmişe ve geleceğimize doğru götürüyor. Bunlar
asla şek götürmeyen, şüphesi olmayan olaylardır. Kesinlikle biz bunu
yaşayacağız. Ancak şu anda ruhen yaşama yönüne gideceğiz. Evet mümin ne yüce
şahsiyettir! Gerçek bir mümin 124 bin âlemden, diğer bir ifadeyle 70 bin
âlemden daha üstündür. Kalitelidir mümin; mümin-i kâmil. İşte Kur’ân’ın
hedefi mümin-i kâmil yetiştirmektir. İnsân-ı kâmil, bütün nakîsalardan münezzeh (tenzih edilmiş) olan
Allah’ın huzurunda, O’nun tenzîhiyyetini dile getirebilen, bunu hamd ü senâ ile
ortaya koyabilen bir şahıstır. Ve işte biz şu anda Allah’ın izniyle bunu
yaşayacağız! Yeter ki kendimizi O’na verelim; âfâktan ilgimizi keselim!
(ليس
لوقعتها
كاذبة) “Hiçbir
yalancı onu yalanlayamaz!”
Evet, hiçbir nefis, hiçbir yalancı onu yalanlayamaz!
(نفس
كاذبة) Hiçbir yalancı nefis; hiçbir yalanlayan onu yalan sayamaz. Ne
zaman? (إذا
وقعت) Vâki olduğu zaman. Halbuki şimdi yalan sayıyor! Aslında yalan
söylüyor; gerçekten yalan saymıyor! Onun iç âlemindeki dehlizlerde bir virüs
gibi çok küçücük bir canlı olsak; Allah bize imkan verse de onun kalp âlemine
bir giriş yapabilsek, bakacağız ki orada âyâtullah yazılıdır; (الهكم
اله واحد) "Sizin
ilâhınız tek bir ilahtır!"[5] yazılıdır. Öyle mi? Öyle tabii! Eğer imkanımız olsa
da şöyle bir içinde gezinti yapabilsek! Peki o zaman ağzından niye onlar
çıkmıyor? İşte gâvur, kâfir (örten) yâhû! "Örtüyor"
işte! İçinde olanı dışına vermiyor, örtüyor! Yalan söylüyor, yalan!
Anlatabiliyor muyuz? Öyle ise gerçekten kıyâmete inanmayan diye birisi
yoktur! Ama bunu, sana bana öyle gösterir; ve bu nedenle
öyleleri müminler manzumesi içerisinde yer almaz. Yanaşmaz, uzak durur.
Enâniyeti vardır, kibri vardır, hasedi vardır, ucubu vardır, pisliği vardır.
Şeytan tarafına geçer; (كانهم
بنيان مرصوص) "…kenetlenmiş
bir yapı gibi…"[6] olmaz, yan çizer. Anlatabiliyor muyuz? Demek ki
aslında özüyle o yine mümindir. Gâvur olmak mümkün değildir! Hepsine mührü
basmış Allah! Nasıl? Mecal mi var!
Ancak kişi kendini nasıl tanımlarsa bu âlemde öyle kabul edilir. Kendini ne zannederse o odur. O adam ne zannediyor? Kendini kâfir zannediyor; kâfir olarak bize tanımlıyor, ben buyum diyor. Peki efendim, tamam, biz saygı duyarız. Sen o musun? Osun. Peki! Onu biz o haneye işleriz ve ona göre muâmele yaparız. Öyle mi? (نحن نحكم بالظاهر) "Biz zâhire (görünüşe) göre hükmederiz!"[7] sözünün anlamı da budur işte. Biz zâhire göre hükmederiz! (و الله اعلم بالسرائر) "Allah ise sırları en iyi bilendir!" Onlar bilmiyor muydu? Nitekim anlatılır: Ebû Cehl’e soruldu: "-Yâhu bu Muhammed’e gerçekten inanmıyor musun sen? Yani bu Kur’ân onun sözü mü?" "-Yok canım! Biliyorum ben, onun sözü filan değil. Ama mahsus yapıyorum!"
Gördünüz mü? İşte mesele budur! O da biliyordu onun
Muhammed aleyhi's-selâm’a
ait olmadığını. Kırk yaşına kadar adam böyle bir söz söylememiş; kırk yaşından
sonra iş değişmiş! Nasıl olur ya? Gözünün önünde her zaman! Evet akıl ve mantık
onun beşer ötesi bir değere sahip olduğunun açık belgesiyken onlar bu açık
belgeleri maalesef görmezden geldiler. Ama onlar bunu yaparken bir zaman
geliyor Allah, siz misiniz gördüğünüz halde görmezden gelen diyor! Bakınız,
Muhammed aleyhi's-selâm’ı
tanıma konusunda: "Onun peygamber olduğunu, kendi çocuklarını nasıl
tanıyorlarsa öylece biliyorlar!"[8] diyor âyet. Gördünüz mü? Demek ki kasıtlı yapıyorlar!
Fakat onlar bu kasıtlı yapma neticesinde duyduğu halde duymadım diyor, gördüğü
halde görmedim diyor. Allah da, öyle ise ben size göstereyim diyor! Siz bana
hile yapıyorsunuz, Peygamberime hile yapıyorsunuz. (و
مكروا و مكر
الله) Allah da onlara aynı planla cevap verir: (ختم
الله على
قلوبهم) kalplerine bir mühür basar Allah, ses sedâ kesilir! İç âlemdeki
bu genişlik kaybolur. O gördükleri şeyler görünmez olur, o duydukları şeyleri
gerçekten duyamaz olurlar. Tuzağa yakalanırlar. Daraltırlar, daraltırlar,
daraltırlar ve daracık bir âleme girerler. Ondan sonra da patlayıp giderler,
geberip giderler! Yaşadıkça artık âlem onlara dar olur. Bu, küfrün psikolojisidir.
Acı bir olaydır, dehşetli bir olaydır! Her doğan anasından mümin olarak doğduğu
halde, Allah ona ihsan ettiği halde o bunları hiçe sayar. Sen misin yalan
söyleyen diyerek Allah da, sonunda onun hayatını perişan eder!
Allah’la oyun oynanmaz! Evet Allah’la oyuna kalkan,
kendi oyununa kendisi düşer ve o oyun onu sarar, onu zîr-u zeber eder gider!
Kendi ürettiği ile kendini gebertir. Onun için Allah: "Ben size bir şey
yapmadım; siz yaptınız!" diyor, Doğrudur: (وما
ظلمهم الله
ولكن كانوا
انفسهم
يظلمون) "Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar
kendilerine zulmediyorlardı!"[9]
O halde, burada hiçbir yalancı onu yalan sayamaz!
Neden? Çünkü buna mecali yoktur, buna imkanı yoktur. Ama:(يقولون
بألسنتهم ما
ليس فى
قلوبهم) "Kalplerinde
olmayan şeyi dilleriyle söylerler!"[10] Yani dilden ibaret onların söyledikleri. Öyle
söylüyor Kur'ân. Onun için genelde gerçek gâvurlar münafıklardır.
Bakınız biz bir münafık tanımı yapıyoruz. Ne diyoruz? "Dışıyla inanmış
gibi göründüğü halde içinden gâvur olan" diyoruz. Öyle mi? Peki kâfir kim?
İçiyle de dışıyla da inanmayan. Ha, aslı öyle değil onun! Aslı nasıl?
"Dışından gâvur imiş gibi görünüp içinde şek olan!" (فى
قلوبهم مرض: شك) "Onların
kalplerinde hastalık yani şek vardır!"
Izdırap var! Yâhu: "Yok!" diyemiyor adam! "Ya
varsa?" diyor! Ama bunu bir türlü izhar edemiyor, dışa vuramıyor.
Gördünüz mü? İşte bu da gâvurdur. Biz buna kâfir
diyoruz.
Ama bir zaman geliyor, o ızdırap, o şek gittikçe
dozunu artırıyor ve ondan sonra da Allah onu mühürlüyor!
Gözlerinde, kulaklarında, kalplerinde mühür meydana geliyor. Bu da birden olmaz.
Bu, zaman içerisinde kendi yaptığı dalavereler, yanlış hareketler, Allah'ın
Peygamberine karşı, O'nun halifelerine karşı, o yönde ve o yolda olanlara karşı
dalavere çevirmesi neticesinde döndüre döndüre bir de bakmış ki, elini-kolunu,
her şeyini kendisi, kendi kendini bağlamış adam! Ötekini bağlamak istiyordu, kendini bağlamış!
Kendine eder. (عليهم
دائرة السوء) "Kötülük
onların aleyhinedir, onlara döner."
Evet, bu manada böyledir.
Bir ikinci manası da;
(أى
لا تكون حين
تقع القيامة
نفس تكذب على
الله) Kıyâmet vâki olduğunda Allah’ı yalanlayan bir nefis
olamayacak. Allah’a karşı bu hakikatları yalanlayanlar, Allah’ı yalanlayanlar,
Allah’a karşı yalan isnad edenler, yalan söyleyenler, kıyâmeti
yalanlayamayacaktır!
(و
تكذب فى تكذيب
الغيب) Ve gayb konusunda
tekzibi olanlar da yalan sayamayacaktır.
(لأن
كل نفس حينئذ
مؤمنة صادقة
مصدقة) Çünkü o vakit her can,
her kişi gerçek bir mümin olacak. Yani tekzip edemeyen, yalanlamayan, tasdik
edici, sâdık bir mümin olacak.
(و
أكثر النفوس
اليوم كواذب
مكذبات) Bugün ise insanların çoğu, yalan sayanlardan
mürekkeptir, müteşekkildir. Toplumun ekserisinde, insanlığın çoğunda kıyâmeti,
gayba ait olan ölüm sonrasını yalan sayanlar mevcuttur. Bugün çoktur; ama o gün
artık bunlara son verilecek! Nasıl yalanlayacak ki? Her şey oluşmuş, tepesinde
cayır cayır kıyâmet kopuyor, görünmeyenler görünmüş, gökler yarılmış, melekler,
saf saf, payır payır iniyor! Bunu yalanlamaya imkan var mı? Evet bu âyetin bir
açıklaması da böyledir. Yani müfessirimizin açıklaması bu türden olmuştur.
(و
اللام مثلها
فى قوله تعالى
ياليتنى قدمت
لحياتي) Burada "livak'atihâ"
kelimesindeki lâm, Allah Teâlâ’nın: (ياليتنى
قدمت لحياتي)
“Keşke hayatta iken amel
takdiminde bulunsa idim; cennet için ameller yapıp gönderse idim!” buyruğundaki lâm gibidir: Buradaki lâm
tevgît (vakit ifade etmek) içindir, tevgîtiyyedir. Evet, (ليس
لوقعتها) "Vukûu vaktinde" (ليس
حينئذ) veya (لهذا
الوقت) anlamında tevgîtiyyedir
diyorlar müfessirler.
(خافضة
رافعة) Kıyâmetin
gelmesi ile, büyük olayın oluşumu ile, olaylar ona bağlı olarak zincirleme
reaksiyon tarzında oluşacaktır.
(خافضة) "O
kıyâmet hâfida’dır." Ne
demek? Aşağılayıcı, indirici, ezici, bükücü, dik olanların dikliğini giderici,
sivrilerin sivriliğini giderici, alçaltıcı…
(رافعة) Yükselticidir. Evet, kıyâmet alçaltıcı ve yükselticidir.
Peki nedir bunlar? Söyle söyleyebildiğin kadar! O
kadar geniş ki! O ana kadar dünyada alçaltılmış olanlar var, azizler var,
değerliler var, iman erbabı var… Sâlihler, sıddıklar... Bunlara ehemmiyet
verilmemiş; bunlara karşı bütün önlemler alınmış, hiçe sayılmış, alay edilmiş,
ayıplanmış ve her türlü kötülük, her türlü ifadeler, lafızlar, sıfatlar onlara
layık görülmüş! Ancak o gün işte onlar (رافعة) olacaklar, yükselecekler.
Ötekileri ise; hani o dünyadaki sivrileri, kendilerini bir şey zannedenleri,
dik başlıları, secde etmeyenleri, ne oldum delisi olanları alçaltacak.
Evet, dağlar alçalacak, Güneş indirilecek! Aşağıda
olanlar oralara, oradakiler buralara. Tersine dönüşüm!
Evet, orada olan burada, burada olan orada. Âhiret nedir? Âhiret yer değişiminden
ibarettir. Bir değişimdir. Nedir? Zıtların yer değişimi
olayıdır.
(هيخافضةرافعة) demektir. Bu cümle, mahzuf
mübtedânın haberidir.
(ترفع
أقواما و تضع
آخرين) O kıyâmet, bir kısım milletleri o vukuatta yükseltir,
şereflendirir; diğer bir takım milletleri de alçaltır.
Müfessirimiz bu kadar kısa geçmiş; ancak tabii
bunların çok anlamları, tefsirleri vardır. Sıfatlarından hareketle bunları
tefsir edebiliriz. İçimizde bir takım duygular vardır. En basit anlatımı ile
biz onları sürekli ne yapıyoruz, alçaltıyoruz. Mümin nefsini sürekli köreltmekle, onun
başını ezmekle memurdur. Ama
bir gün gelecek: "Ey nefis! Artık kaldır başını, bitti, iki büklüm
durma, (قم) artık kalk!"
denecek. (يا
أيتها النفس
المطمئنة) "Ey
itminana ermiş nefis!" sırrına
erişilecek. Demek ki bu âlemde nefis nasıl olmalı? Mahfûza olmalı, eğik olmalı,
dik olmamalıdır. Dik olan nefis diklenir! Ama kıyâmet sonunda artık o iş bitti.
Kalkmalı artık, ayağa kalkmalı. Peki bu dünyada dikleşmiş nefisler? Onlar da
alçaltılacak kıyâmet gününde! Yani tersine olacak. “Siz diktiniz,
dikleniyordunuz. Dünyada iken eğleniyordunuz, gülüyordunuz!”
Bunlar hep Kur’ân’ın içerisinde zaten anlatılan
olaylardır. Bastırdığımız olaylar! Hasettir, kindir, ucubdur, riyâdır… Sürekli
baskı altında tutuyoruz bütün bunları. Bir gün gelecek artık bizden bu
alınacak. Bu mücâhedenin neticesinde bu işlere son verilecek ve böylece biz de
artık başımızı Allah’ın izniyle, keremiyle doğrultacağız. Burada başımız eğri
olacak; gönlümüz de öyle. Huzurda daima eğik olacağız, mütevazi olacağız. Ama
bir gün gelecek: “Başınızı kaldırın!” denecek. Burada yeryüzüne bakmak
iyidir. Genel anlamda yürürken
toprağa bakacaksınız. Fazla yukarılarda gözünüz olmayacak; tefekkür
hariç! Gökyüzünü tefekkür etmek için başını: (فارجع
البصر) "Gözünü çevir de bir bak!"[11] emrine uyarsın, çevirirsin. O ayrı bir konudur. Ama: (و
عباد الرحمن
الذين يمشون
على الارض
هونا) "Rahmân'ın kulları yeryüzünde tevazu ile
yürürler!"[12] sırrıyla yer üzerinde tevazuyla yürüyeceğiz; yere,
toprağa bakacağız. Genelde böyledir. Ayağımız yerde olacak, gözümüz yerde
olacak. Çünkü bizim hayatımızın genel yapısı arazîdir, arazî olmaktır, yerde
olmaktır. Biz semada yaşamıyoruz, yerde yaşıyoruz. Ama bir zaman gelecek
semavîlerden olacağız inşallah. Ötelere doğru açılıp gideceğiz. Evet bunun için
oralarda artık başınız dik gezeceksiniz. Sürekli yukarıda olan başlar cennette
ne mutlu başlardır.
Birisine rüyasında gösterilmiş; cennet içinde
gezmişler... Allah Allah! Bir kişi, başını çevirmiş, böyle bakıp duruyormuş!
Herkes işrette, oynuyor, eğleniyor. Demiş: "Bu kim?" "Bu
Rufâî’dir, Seyyid Ahmed Rufâî" veya "Marûf-ı Kerhî" demişler,
tam hatırlayamadım. Büyüklerden birisi; ikisinden birisi ama… "E ne
yapıyor bu?" demiş. Tabi o bilmiyor. "O Rabbına nazar ediyor! O bütün
amellerini O’nun için yaptı. Hiç, ne cennet düşündü, ne cehennem düşündü. Onlar
için yaşamadı. Allah da onu kendisine bakmakla rızıklandırıyor. O, Rabbısını
seyrediyor şu anda.!" Görüyorsunuz başlar dik. Hani Mehmedim diye söylüyor
ya şair değil mi? "Başınız dik olsun Mehmedim!" falan diye… Bu dünya
diklik âlemi değil. Biz daima burada olgun olmaya çalışacağız. Dolgun olup ağır
olacağız. Çevremize karşı mütevazi olacağız. Olgun-dolgun ve ağır hareket eden insanlar,
daima düşünme fırsatını, doğruyu yakalama fırsatını elde ederler. Dik olanlar,
diklik edenler, kibirli olanlar bir çok şeyleri kaybederler. Kibir en kalın perdelerdendir.
Neticede insanı gâvurluğa götürür. Şeytanın gâvurluğunun sebebi nedir? Hakkı bilmemesi
midir? Hayır! Deminden anlattık; o çok iyi biliyor, dört kitabı da biliyor. Ama
onun gâvurluğunun sebebi kibridir! Evet, âyetlerde okuduğumuz zaman bunu
görüyoruz: (والذى
تولى كبره) [13] İşte bakınız âyette: "Kibrini kendine vekil
seçip onu ön plana alarak hareket eden kimse" diye sapıktan söz ediyor
Allah. Onun için mütevazi olalım, hoşgörülü olalım. Ve dünyanın bir takım
nimetlerini elde edemediğimiz zaman boş verili olalım. Boş ver! Hakkı hoş gör,
batılı boş ver. Yani onlara nitelik verme, önemseme…
(ربنا
لا تؤاخذنا ان
نسينا او
اخطانا سبحان
ربنا رب العزة
عما يصفون
وسلام
علىالمرسلين
والحمد لله رب
العالمين
الفاتحة)
* Bkz. Nesefî, Tefsîru’n-Nesefî, IV, 214 (I-IV, Pamuk Yayınları, İstanbul, t.y.); 07.02.1999 tarihli kaset.
[1] Buhârî, İman 31, no: 43; Müslim, Salâtu'l-müsâfirîn 215, 220, 221.
[2] Rûm, 30/41.
[3] Nahl, 16/96.
[4] Talâk, 65/12.
[5] Bakara, 2/163.
[6] Saff, 61/4.
[7] Bkz. Âmidî, İhkâm, I, 343, II, 86, 92, 130 (Ebû'l-Hasen Ali b. Muhammed, v. 631, I-IV, Beyrut, 1404); İbn Kesîr, Tuhfetu't-tâlib, s. 174 (Ebû'l-Fidâ İsmail b. Ömer b. Kesir, v. 774, Mekke, 1406); İbnu'l-Mulakkin, Hulâsatu'l-Bedri'l-münîr, II, 432 (Ömer b. Ali b. Mulakkin el-Ensârî, v. 804, I-II, Riyad, 1410).
[8] Bakara, 2/146; En'âm, 6/20.
[9] Nahl, 16/33.
[10] Feth, 48/11.
[11] Mülk, 67/3.
[12] Furkân, 25/63.
[13] Nur, 24/11.