![]() |
![]() |
|
|
|
TAPINIRCASINA GENÇLİK
TUTKUSU!*
İnanıp güzel işler yaparak ihtiyarlık mevsimine giriş yapmak ve nihayet
ömür mevsimleri içerisinde sonbaharı ifade eden bu yaprak dökümü zamanını
yaşamak da ne kadar güzel ve ne kadar özel bir şanstır!
Ulu Mevlânâ: "Güneşin doğuşunu gördüğün gibi, batışını da bir
gör!" diyerek doğumu ve ölümü, harikalık, gizemlilik ve eşsizlik
cihetinden kişinin görmesi ve daha ötesinde yaşaması gereken müthiş bir olay
olarak değerlendirmektedir.
Şu halde baharı ifade eden gençlik dönemi ile, güzü yansıtan
ihtiyarlık devresi, görmeye ve yaşanmaya değer nice harikalıkları, nice
sırları ve nice eşsizlikleri içeren bir hususiyete sahiptir.
Cenâb-ı Mevlâ, saçı-başı ağarmış, bacakları ve beli bükülmüş, görme ve
işitme yetenekleri zayıflamış ihtiyarlara çok farklı, çok anlamlı, son derece
sevgi ve şefkati ifade eden bir tecelli yönelişi ile yönelmekte, onların birçok
kusurlarını ihtiyarlıklarına bağışlamakta; onları, diğer kitlelerin bir tür
can simidi ve bir nevî sigortası olarak görmektedir. Bakınız Nebiyy-i
Muhterem (s.a.v.) Hazretleri'nin şu kutlu beyanlarına; onların bu
yöndeki enteresan durumlarına nasıl da dikkatleri çekerek, bu meyanda ne denli
bir öneme sahip olduklarını açıkça ortaya koymaktadır:
·
"Saç ve
sakaldaki aklık, müminin nurudur. Bir kişi İslâm yolunda saçını ağartırsa,
ağaran her kıl karşılığında bir sevap kazanır ve bir derece yükseltilir."[1]
·
"Hanedanı
içerisinde ihtiyarın pozisyonu, ümmeti içerisindeki
peygamberin durumu gibidir."[2]
·
"Eğer
Allah'ın beli bükülmüş kulları (ihtiyarları), süt emen bebekleri ve otlayan
hayvanlar olmasaydı, tepenize payır payır azap yağar ve sonra da ardı-arkası
kesilmezdi!"[3]
Bütün bu özelliklere ve güzelliklere rağmen şeytan denilen kâbus yaratık,
insanları yaşlılıktan ve onun getireceği sıkıntılardan korkutur. Onları genç
kalmaya; gençliğin çılgınlıklarına, pervasızca eğlenmeye ve sefâhetle
zevklenmeye çağırır.
Gençlik için; genç kalmak ve daima parlak, gösterişli ve ilgi çekici olmak
için her şeyin verilebileceğini, verilmesi ve feda edilmesi gerektiği duygusunu
insanların kafalarına sokar. Onlar da, iman çevresinden ve güzel ameller
diyarından uzakta iseler, bu telkinlerin kesinlikle
etkisi altında kalırlar ve vakit geçirmeden her yolu deneyerek ve meşru
sayarak, gençliklerini kaçırmamak ve her halükârda genç kalmak tutkusuyla,
akla-hayale gelmeyen yollara başvururlar.
Onlar şeytanın da iğvâsıyla, ihtiyarlığı yaşamaya değer bulmazlar. Bu
nedenle de yaşlıları sevmezler. Şayet ana ve babaları, dede ve neneleri
ihtiyarlık mevsimine erişirlerse, onların kesinlikle kendi yanlarında ve
gözleri önünde olmalarını istemezler. Bunun için de onları evlerinden ve
barklarından uzaklaştırarak, huzursuzluğun yegâne kaynağı ve karargâhı
durumundaki huzurevlerine (!) yani yaşlılar yurduna gönderirler! "Huzursuzluğun
kaynağı durumundaki" tabirini kullanmamın nedenini de şöyle izah
edebilirim: Onlar bu mevsimde, tam yardıma, çoluğa-çocuğa, onlardan duyacakları
kuş cıvıltıları misali seslere muhtaç
oldukları bir zamanda, aynen kendileri gibi, yuvalarından ayrılmış, aileden koparılmış ve yalnızlığa terkedilmiş
kimselerle beraber olmak zorumda bırakılmaları, onları tam anlamıyla
huzursuzluğa, karamsarlığa ve çaresizliğe itmektedir.
Onlar bu halleriyle günbegün, anbean ruhî çöküntülere giriftar olmakta ve
bunlara bağlı olarak da bedenlerinde, aşırı üzüntünün ve yalnızlık hissinin
getirdiği stres, şeker, kalp çarpıntıları, damar tıkanıklıkları, böbrek
yetmezliği ve bunlara benzer daha nice nice rahatsızlıklar ortaya çıkmaktadır.
Bir gün geliyor, bir de bakıyorsunuz ve
esefle görüyorsunuz ki, adı geçen huzurevi(!) bir hastaneye veya daha kötüsü
bir tımarhaneye dönüşmüş!..
Günümüz gençliği çoğunluk itibariyle adı geçen maddede belirtildiği üzere
şeytanın tam anlamı ile "gençlik empozesi" tuzağına düşmüştür.
Tapınırcasına gençlik modelleri, tipleri, zevkleri, müzikleri, giyim-kuşamları,
tutkuları ele alınmakta ve asla herhangi bir ilim, teknik, tıp ve psikoloji
süzgecinden geçirilmeden, bir ibâdet ve bir zaruret edasıyla yaşanma ve
yaşatılma yönüne gidilmektedir.
Yüzlerini ve yüzleri üzerinde yer; alan gözlerini,
kaşlarını, kirpiklerini, yanaklarını, burunlarını,
dudaklarını, dişlerini, saçlarını, hatta ve hatta seslerini beğenmiyorlar(!);
bunlar üzerinde ortaya koydukları türlü müdahalelerle onları değiştirme yönüne
ve yoluna gidiyorlar.
Renklerini, ellerini ve parmaklarını, bacaklarını ve ayaklarını, memelerini
ve karınlarını daha ötesi erkeklik ve kadınlıklarını
beğenmeyip, başka başka şekillere ve kimliklere çevirmeye ve döndürmeye
çalışıyorlar.
Beyan edilen sapıklık türü ve manzaraları, şeytanın insanları ayartmada
kullandığı teknikler cümlesinden olarak anlatmakta olduğumuz 6. ana madde
içerisinde de "yaratılışı değiştirme' konusu ile belirtilmeye ve
açıklanmaya çalışılmıştı. Bu nedenle daha da uzatmayı gerekli görmüyorum. Çünkü
ilgili konu, günümüzün çarpık ve oldukça sapık yaşantı türleri arasına girmiş durumdadır. Herkesin çevresinde,, her
haberde ve yorumda, her basında ve medyada adı geçen yönde yeni yeni
gelişimlere ve son derece tipik oluşumlara rastlanmaktadır. Allah Teâlâ
Hazretleri'nden dileğim, biz zayıf ve fukara kullarını bu son derece çirkin
fitne ve fesat dalgalarından korumasıdır; lütfen kabul buyursun, âmin!
* Bu yazı Musa Özdağ'ın Mehmet Feyzî Efendi'den Feyizler
8-Tuzaklar ve Uyarılar kitabından alınmıştır. Bkz. s. 152-155, Kutlu
Bilgi Yayınları, Kastamonu 2007.
[1] Hâfız Suyûtî, el-Câmiu's-sağîr.
(Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da Abdullah İbn Amr (r.a.)'dan nakletmiştir.)
[2] Suyûtî, age..
(İbnu'l-Neccâr, Hz. Râfi (r.a.)'den rivâyet etmiştir.)
[3] Suyûtî, age..
(Taberânî ve Beyhakî, Müsâfî ed-Deylemî (r.a.)'den rivâyet etmiştir.)