a)- Kur’an’a bakarak
okumak. b)- Berrak suya bakmak c)-
Yeşile bakmak d)- İsmid kullanmak (göze sürme olarak çekmek).
Namaz hareket; oruç sükûndur. Hareket isteyen namaz kılmalı.
Yediğimiz içtiğimiz şeylerin ruhu, ruhumuza gıda oluyor; vitamini, bedenimize gıda oluyor. Melekûtu da ruhumuzu takviye ediyor.
İlme,
ulemâya hürmet edilmeye edilmeye bu hale geldik. İlimden, ulemâdan uzak
kalanlara Allah Teâlâ şu belaları musallat eder: a)- Başlarına bir
zâlimi musallat eder b)- Adı bilinmedik hastalıklar verir c)-
İşlerinde kesat ( bereketsizlik ) olur d)- En kötüsü ve en dehşetlisi
de, şek üzere ölürler.
Yemek-içmek sebeb-i âdîdir. Tokluğu halk eden Cenâb-ı Hak’tır.
Mukâvemet azaldığı için ihtiyarladıkça can kıymetleniyor.
Gençlikte maddî-mânevî, insanın yükü hafif. İhtiyarlıkta ise maddî ve mânevî yük fazlalaşıyor.
İhlâsla âmâl-i sâlihaya muvaffakiyet, mârifetullah kesbi, kemâl-i îmân iktisâbı, bir de tevâzû, ihlâs, hilim, tevekkül, teslim, kaza ve kadere rızâ gibi ahlâkı hasene kazancı şartıyla, ne gençlikten, ne de ihtiyarlıktan şikâyet edelim.
Mikroplar umûmî yerlerde kümelenir. Câmilere mikrop girse de, zikrullah nûru ile istihâle olur.
İnsanın bütün mafsallarında, bütün organlarında
ve duyularında vazîfeli melekler bulunur. Tâyin edilen zaman gelince melek
çekiliverir. O zaman organ hastalanır veya ölüm vâki’ olur. Doktorlar da,
ilaçlar da tesir edemez. O vakit doktorlar: “Bizim yapacağımız bu kadar;
tıbbî imkânlar bitti” deyiverirler.
İhtiyarlayınca yük çoğalıyor, tahammül azalıyor. Gençlikte ise yük az, fakat tahammül fazla oluyor. Onun için ihtiyarladıkça insan, üzerindeki hamûleyi (yükü) hafifletmeye çalışmalı. Eğer hafifletmez ise, yolculuğu çok zor olur. Şimdi dünyada bu yükler mânevî; ama âhirette tecessüm edecek. Hepsi birer kisve giyecekler. İşte o zaman ağırlıkları ortaya çıkacaktır.
İnsandaki hareketi sağlayan ve kan dolaşımının düzenle işlemesini temin
eden namazdır. Namazdaki hareketler secde ile tamam olur.
Her sene yüzbinlerce müslüman Haceru’l-Esved’i istîlamla, ona
elini ve yüzünü sürmekle çeşitli mikropları o taşa bulaştırıyorlar! İstîlam ile
de mikroplar istîlam edenin bünyesine geçiyor. Dolayısı ile aşı olmuş
oluyorlar! Çeşitli hastalıklar bu sayede zâil oluyor!
Peygamber (s.a.) Efendimiz: “Medîne-i Münevvere’nin tozu şifâdır”
buyurdular. Hem, câmilerin tozu dahi şifâdır; sakınmamak lâzım.
Birşey hakkında Allah ve Rasûlü: “Şifâdır” derse, o muhakkak
şifâdır; tereddüde hiç mahal yoktur. Tecrübeye de gerek yoktur. Fakat
insanların tavsiye etmiş oldukları ilaçlar hakkında: “Bir kere de bunu
deneyelim” gibi sözler söylenebilir.
Bir şeyi yerken şifâ niyetiyle yemeli, şifâ olur. İstemeye istemeye, zoraki
yenirse zarar olur. Şâyet canı yemek istemiyorsa, birşey söylemeden
çekiliverir.
Bir ilacı en az üç defa tecrübe etmelidir. Üç defa kullanmadıkça bir hüküm
vermemelidir.
İnsan için perhizde de şifâ vardır. Büyük zâtların yedikleri, lokmacıklar
olarak tesmiye olunuyor. Vücuttaki harareti muhâfaza edecek kadar yemek kâfî
gelebilir. Hem, çok yemekle, çeşitli yemekle insan şifâ bulmaz, şişmanlamaz.
Çoklarını görürsünüz, her çeşit vitaminli tasavvur olunan gıdalardan
kanlanacağım-canlanacağım, yahut da şişmanlayacağım diye mütemâdiyen yer, hem
pek çok yer. Fakat yine de görürsünüz ki hiçbir değişiklik yok! Hem kansız, hem
zayıf! Diğer taraftan ayrana ekmek doğrayıp yiyen yük taşıyıcı bir hamal, hem
canlı hem kanlıdır!
Sahâbe-i kirâm, güneşle gölgenin birleştiği yerde durmayı hoş
karşılamazlardı. Ya güneşte, ya da gölgede durulardı. Kapı eşiğinde oturmak da
men edilmiştir, mekrûhtur.
Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm Efendimiz, kevneynin ruhudur, hakikatıdır. Salavât-ı şerîfenin, göze de, kalbe de, bedene de fâidesi vardır.
Tâûn, vebâ gibi ateşli hastalıklar; belâ ve musîbet ateşleri, müminin cehennemden nasîbidir.
Kanser bir ibtilâ, bir beliyyedir ki, haram lokmalardan, muzır maddelerden ve kalpte yakîn nûrunun yokluğundan neşet eder.
Câminin havası, nûr-i zikr ve nûr-i tâat ile istihâle olur; mikroplar kümelenemez.
Muzır mikroplar Hacerü’l-Esved’de istihâle olur; aşı hükmündedir.
Misvak, siper-i sâikadır. Üzerinde misvak bulunana yıldırım isâbet etmez, felç gelmez.
Rasûlullah (s.a.) Efendimizin emrettiği şeylere karşı duygu ve iştiyakla itaat edeceğiz; tecrübe etmeye kalkışmayacağız!
ü
Bol misvak, çörek otu,
ölümden gayrı her şeye şifâdır. Bâdemde, şeker hâriç bütün vitaminler
mevcuttur; şekerle yiyince o da tamam olur.
ü
Mantarın suyu göze
şifâdır; damlatılır.
ü
Balda bütün vitaminler tamamdır.
ü
Avrupa’da, oğulotu
üsâresi yapılır; kalple ilgili bütün ilaçların içinde vardır.
ü
İnsana, kendi muhitinin
sebzesi ve meyvesi daha fazla yarıyor.
ü
Hastanın canının
istediği şeyde şifâ vardır.
ü
Kur’ân’dan istişfâ etmeyene şifâ yoktur.
ü
Fâtihâ-i şerîfenin bir
ismi de sûretü’ş-şifâ’dır.
ü
Yâsin-i şerîf ne
niyetle okunursa, ona şifâdır.
ü
Zemzem-i şerîf ne
niyetle içilirse, onun için şifâdır.
ü
Kur’ân’la istişfâda
şifâ-i mahz vardır.
Tedâvi, tevekküle mâni değildir. Esbâbı terzîl etmek, hiçe saymak doğru değildir. Yalnız, hakîkî müessir görmemeli; şifâyı Hakk’dan bilmeliyiz.
Hasta ziyaretinde âdâb: Hastanın baş tarafında oturulur. Alnına el konulur. Hal-hatır sorulur. Kuvve-i mâneviyye verilerek tesellî edilir. Yüzüne sık sık bakılmaz. Kalben himmet edilir.
Enbiyâ ve evliyânın cesetleri, besâtet ve nûrâniyet kesbetmiştir. Bunun için çürümek iktizâ etmez.
Hayât-ı tayyibeye mazhar olanlar, kabirde çürümezler. Kanserin tedâvisi de hayât-ı tayyibedir. Çünkü kanser, huceyrât-ı habîsenin çoğalmasıyla oluşur. Hayât-ı tayyibeye mazhar olan bir kimsenin kanında nûr dolaşır. Bu nûr, habîs şeyleri yakar, yok eder.
Bir şey âfet halini alırsa, mazlûm, mâsum, zâlim diye ayrılmaz. Kanser de âfet halini aldı. Mehlek bir; mecrâ ayrıdır.
Şifayı, Şâfi-i Hakîkî’den bilmek ve beklemek lâzımdır.
Kalpte huzurun temini için yedi âzânın muhâfazası lâzımdır. Bunlar: Göz, kulak, dil, el, ayak, batın (mide), âlet-i tenâsül (nesil organı)dır.
İnsan ihtiyarlayınca, istirahata ihtiyaç
hissediyor. Gençlikte yorulma nedir, bilmezdik!
Şartlar değişince, fetvâ da değişir. Doktor dindar olacak, mâhir olacak. Müftî de âlim olacak.
Zerre olsun, küre olsun her şeyin melekûtu vardır. Cenâb-ı Hak o melekûta bir tesir vermiştir. Hastalar, ilaçlardaki o melekût yoluyla tedâvi edilir.
Tedâvi, tevekküle mâni değildir. Cenâb-ı Hak, ilaçlarda hasiyet halketti.
“الم
نشرح لك Elem neşrah leke sûresini oku. Gıdanı al. Normal uykunu
uyu. Yalnız kalıp, derin derin düşünme. Hoşlandığın arkadaşlarınla sohbet et.
Kendine bir meşgale bul. Çalış; vücûden yorul. Vücûdun yorulunca, zihnin
dinlenir.”[1]
Kışa girerken hastalanınca dikkat etmeli. Bahar hastalığı, kışa girerkenki
kadar endişeli değildir.
Allah insana kuvve-i câzibe, kuvve-i dâfia vermeseydi, insan ne yiyebilir; ne de def-i hâcet yapabilirdi. İkisi de insana lütuftur.
[1] Bu tıbbî ve psikolojik tavsiyeler, kendisine garip şeylerin göründüğünü ve deli olmaktan endişe ettiğini söyleyen bir ziyaretçiye yapılmıştır.