EZAN-KÂMET, NAMAZ
VE CUMA NAMAZI İLE İLGİLİ BİLGİLER
Ezan ve kamet nedir?.
1
Kaza namazlarında ezan ve kamet gerekir
mi?.
2
Hoparlörle ezan okumak caiz midir?.
2
Ezanın Arapça dışında başka dillerde
okunması mümkün müdür?.
2
Kutuplar gibi vakitlerin teşekkül etmediği
yerlerde namaz nasıl kılınır?.
2
Vaktinde kılınamayan namazlar kaza
edilebilir mi?.
2
Yolculukta kılınamayan namazlar nasıl
kaza edilir?.
3
Hangi vakitlerde kaza ve nafile kılınamaz?.
3
Hangi vakitlerde nafile namaz kılınamaz?.
3
Kaza namazı borcu olan nafile kılabilir
mi?.
3
Bir namaz hem kaza hem sünnet niyeti
ile kılınabilir mi?.
3
Sünnet namazlar kaza edilir mi?.
4
Kısa kollu gömlek veya dar pantolonla
namaz kılmanın hükmü nedir?.
4
Kadınlar çorapsız ve başı açık namaz
kılabilirler mi?.
4
Dar veya içini gösteren elbiselerle
namaz kılınabilir mi?.
4
İş elbisesi ve pijama ile namaz kılınabilir
mı?.
4
Namaz kılarken kıbleye yönelmenin hükmü
nedir?.
4
İşyerinde namaz kılmak için izin
verilmiyorsa memur ne yapmalıdır?.
5
Namazda, dudaklar hiç kıpırdatılmadan
yapılan kıraat ile kıraat şartı gerçekleşmiş olur mu?
5
Sağır ve dilsizler nasıl namaz kılarlar?.
5
İma ile namaz.
5
Namaz kılarken rekatlarda tereddüt
eden kimse ne yapmalıdır?.
5
İmamdan farklı bir mekanda, hoparlör
bağlantısıyla imama uyulabilir mi ?.
5
Seferi olan kişi imamlık yapabilir
mi?.
6
Kadının imamlık yapması?.
6
Büyük günah işleyen kişi imamlık yapabilir
mi?.
6
Mezhep farklılığı namazda iktidaya
engel midir?.
6
Kadınların erkeklerle aynı safta namaz
kılmasının hükmü nedir?.
6
Cemaatle namazdan sonra topluca tespih
çekmek bid’at midir?.
6
CUMA NAMAZI.
7
Cuma namazı kaç rekattır?.
7
Kimler Cuma namazı kılmakla mükelleftir?.
7
Cuma günü ve Cuma vakti çalışılır
mı?.
7
İşyerlerindeki mescitlerde Cuma namazı
kılınabilir mi?.
7
Zuhr-i âhir namazı ve hükmü?.
7
Zühr-i Ahir Namazının Gerektiğini İleri
Sürenlerin Delilleri
7
Zühr-i Ahirin Kılınmaması Gerektiğini
İleri Sürenlerin Delilleri
7
Cuma namazını terk etmenin hükmü nedir?.
8
Ezan, farz namazlarının vaktinin girdiğini
belli sözlerle ve özel bir şekilde ilan etmek, bildirmek demektir.
Namaz Mekke döneminde farz kılınmakla birlikte, ezan hicretten sonra uygulamaya
konulmuştur. Medine’ye hicretten sonra, Mescid-i Nebevî’nin inşası tamamlanıp
düzenli bir şekilde cemaatle namaz kılınmaya başlanınca, Hz. Peygamber vakitlerin
girdiğini duyurmak için ne yapabileceğini arkadaşlarıyla görüşmeye başlamıştır.
Bu esnada Hz. Peygamber’e vahiyle, ayrıca sayıları yirmiye kadar ulaşan sahabiye
rüyalarında bugünkü ezanın şekli öğretilmiştir. Hz. Bilal tarafından sabah
namazında, yüksekçe bir evin damında okunarak uygulamaya konulmuştur.
Ezan, Müslümanlığın şiarı haline gelmiş müekket bir sünnettir. Ezan aracılığıyla
halka hem namaz vaktinin girdiği ilan edilmekte, hem de Allâh’ın büyüklüğü,
Peygamberimizin O’nun kulu ve elçisi olduğu ve namazın kurtuluş yolu olduğu
ilan edilmektedir.
Kâmet ise, farz namazlardan önce, namazın
başladığını bildiren ve ezan lafızlarına benzeyen sözlerdir. Ezandan farklı
olarak, “hayya ale’l-felâh” cümlesinden sonra, “kad kameti’s-salât” cümlesi
eklenir. İster cemaatle, isterse tek başına kılınsın, erkeklerin her farz
namazdan önce kâmet getirmeleri sünnettir.
Ezan ve kamet vaktin değil, namazın sünneti olduğu için kaza namazı kılarken
de ezan ve kamet getirmek sünnettir. Kamet getirilmeden kılınan namaz geçerli
olmakla birlikte, terk etmek uygun değildir.
Birden fazla kaza namazı kılınacak ise, her bir namaz için ayrı ayrı ezan
ve kamet getirilmesi daha faziletli olmakla birlikte, başta bir
kere ezan okunup, her bir kaza namazı için ayrı kamet getirilmesi de mümküdür.
Ezan, İslâm dininde önemli bir yere sahip olan namaza çağrıyı sembolize etmektedir.
“Duyurmak, bildirmek” anlamlarına gelen “ezan” kelimesi, terim olarak; farz
namazlar için belli vakitlerde okunan “ bilinen özel” sözlerdir.
Ezan aracılığıyla halka hem namaz vaktinin geldiği ve cemaatle namaz kılınacağı
duyurulmuş olmakta, hem de Allâh’ın büyüklüğü, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in
O’nun elçisi ve namazın kurtuluş yolunun kapısı olduğu ilan edilmektedir.
Ezan namaz vakitlerini ilan olduğuna göre, ezanın muayyen kalıplarını muhafaza
ve ifade etmek suretiyle bu ilanın, hoparlör veya hoparlörsüz yapılması arasında
dini açıdan bir fark yoktur. Nitekim tarihi süreç içinde ezan ile amaçlanan
bu gayenin (ilan) sağlanması için İslâm alemi çeşitli arayışlar içine girmişler
ve Hz. Peygamber döneminde söz konusu olmayan minareleri inşa etmişlerdir.
Gaye, ezan ile amaçlanan duyuru ya da ilanın kapsam alanını genişletmektir.
Hoparlör sesin kuvvetini artırıcı bir alettir. Hoparlörden çıkan ses, aksi
seda (yankı) değil; mikrofon başında okuyan veya konuşan kişinin kendi sesidir.
Bu itibarla, daha uzaklardan duyulması için ezanın mikrofondan okunmasında
dinen bir sakınca yoktur. Ayrıca minarelere konan hoparlörlerin, kıble veya
başka bir cihette yer almasının da bir sakıncası yoktur.
Ezan, İslâm’ın değişmez bir simgesidir. Dünyanın neresinde olursa olsun, Müslüman
varlığının ve kimliğinin bir göstergesidir. Bu şekliyle özgün dilinde okunması
konusunda 15 asırlık bir gelenek ve ittifak söz konusudur. Ezanın asıl amacı,
vaktin girdiğini bildirip namaza davet olduğundan değişik dilleri konuşan
Müslümanların hepsine bu davetin ulaştırılması, ancak yine hepsinin ortak
bilincine hitap etmekle olur ki, bunun temininin yolu da ezanı bilinen asli
lafızlarıyla okunmasından geçer.
Vakit, namazın şartı ve sebebi olduğundan, namaz vakitlerinden biri veya ikisi
oluşmayan bölgelerde bu namazların farz olmadığını ileri sürenler çıkabilir.
Ancak alimler vaktin, namazın şartı, sebebi ve alameti olsa da, namazın asıl
sebebi ilâhî hitaptır. Bütün Müslümanlar, bir günde yani 24 saatte 5 vakit
namazla mükelleftir. Dünyada, bazı bölgelerde bazı vakitler tam olarak oluşmasa
da, meselâ kutuplarda 6 ay gece, 6 ay gündüz olduğu söylense de, bir gün yine
24 saattir ve tarih değişimi de buna göre olmaktadır. Bu sebeple, bir bölgede
herhangi bir namazın vakti gerçekleşmiyorsa veya tam olarak belirlenemiyorsa,
takdir yapılarak namazlar kılınır. Hz. Peygamber, Deccal hadisi olarak bilinen
hadislerinde, günlerin uzun olduğu kıyamet gününde namazların takdir edilerek
kılınması gerektiğini belirtmişlerdir (Müslim, Kitabu’l-Fiten ve Eşrâtu’s-Sâat,
20). Bu da göstermektedir ki, vakitlerin oluşmaması namaz kılmamak için bir
gerekçe olarak kabul edilemez.
Kur’an’da
vaktinde kılınamayan namazların kaza edilmesi ile ilgili olarak açık bir ifade
bulunmamakla birlikte, Hz. Peygamber bizzat kendisi vaktinde kılamadığı
namazları kaza etmiş ve ashabına da bunu tavsiye etmiştir: Peygamberimiz Hendek
savaşı sırasında harbin şiddetlenmesi nedeniyle ikindi namazını kılamamışlar;
bunun üzerine “Bizi ikindi namazından
alıkoydular. Allâh onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun”
demiş ve ikindi namazını akşam ile yatsı arasında kaza etmiştir (Müslim,
Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 627). Ayrıca Hayber Fethinden dönerken, bir
yerde konakladıklarında gece uyuya kalmışlar ve vaktinde kılamadıkları sabah
namazını güneş doğduktan sonra kaza etmişlerdir (Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat,
N. 680). Yine Peygamberimiz “Kim namazı unutursa veya uyuyup kalırsa hatırlayınca onu kılsın” buyurmuş ve “ekımi’s-salâte li zikrî” (Taha, 20/14) âyetini delil getirmiştir (Buhârî,
Mevâkîtü’s-Salati, No: 562; Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 680-684).
Unutma ve uyuma gibi bir mazeret olmaksızın terk edilen namazların kazası
ile ilgili hadisin bulunmaması, bu namazların kazasının olmadığını göstermez.
Zira, Hz. Peygamberin veya bir müminin prensipte bilerek farz namazları terk
etmesi düşünülemez. Ancak Hz. Peygamberin bir mazerete binaen vaktinde kılınamayan
namazları kaza etmesi ve bu yönde tavsiyede bulunması mazeretsiz olarak terk
edilen namazların kaza edilebileceğinin de göstergesidir.
Namaz, kişinin zimmetine nasıl ve ne şekilde terettüp ederse, onu o şekliyle
eda veya kaza edecektir. Yolculukta iken namazı kazaya kalan kişi, evine döndükten
sonra da olsa, dört rekatlı olan farzları iki rekat olarak kaza eder. Mukim
iken namazı kazaya kalan kişi de, yolculukta bu namazı tam olarak kaza eder.
Hiçbir namazın kılınamayacağı vakitler şunlardır:
a) Güneşin doğmaya başlamasından itibaren yaklaşık 45-50 dakika geçinceye
kadar olan zaman içinde,
b) Öğle vakti girmesine yaklaşık 10 dakika kalmasından itibaren öğle vakti
girinceye kadar olan süre içinde,
c) Güneşin batmasına 45-50 dakika kalmasından itibaren akşam namazı vakti
girinceye kadar olan zaman içinde.
Ancak, güneşin batmasından önceki kerahat vaktinde, o günün ikindi namazının
farzı kılınabilir. Ancak mazeretsiz olarak ikindi namazını bu vakte kadar
geciktirmek mekruhtur.
Nafile namazın kılınamayacağı vakitler şunlardır:
a) İmsak vakti girdikten sonra, güneş doğuncaya kadar olan sürede (sabah namazının
sünneti hariç),
b) İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar olan sürede,
c) Cem edilen namazlar arasında,
d) Farz namazının vaktinin daralması durumunda,
e) Farza durulmak üzere kamet getirilirken,
f) Cuma günü hatibin minbere çıkmasından sonra.
Kazaya kalmış namazların kazası ile meşgul olmak, nafile namaz kılmaktan önemli
ve önceliklidir. Ancak vakit namazları ile birlikte kılınan düzenli nafileler
(revatip sünnetler) ve teravih namazı imkânlar ölçüsünde kılınmalıdır.
Hz. Peygamber bir hadislerinde, "Kulun kıyamet günü ilk hesaba çekileceği
konu, farz namazlardır. Eğer bu tamamsa işi kolaylaşmıştır. Aksi halde, "bakın
bakalım, nafileden, bir şeyi var mı?" denir. Nafile ile farz eksikleri
tamamlanır.." buyurmuştur (Tirmzî, “Salât”,188; İbn Mâce, “İkame”,
202).
Niyet namazın şartlarından biridir. Kişinin hangi namazı kıldığını bilmesi
gerekir; hangi vaktin namazını kıldığını, farz, vacip veya nafile olduğunu,
müstakil mi yoksa imama uyarak mı kıldığını niyetinde belirlemesi gerekir.
Bu itibarla iki niyetle bir namaz kılınamaz.
Kerahet vakti olmaması ve bir sonraki namazın vakti girmedikçe, beş vakit
namazla birlikte kılınan sünnet namazlar kaza edilebilir. Müteakip vakit girdikten
sonra sünnet namazlar kaza edilmez, yalnız farz namazlar kaza edilir.
Kollar, erkeklerin namazda ve namaz dışında örtmeleri gereken uzuvlardan değildir.
Dolayısıyla erkeklerin kısa kollu gömlekle namaz kılmalarında sakınca yoktur.
Hareketleri engelleyecek şekilde dar pantolonla namaz kılmak ise, uygun değildir.
Buluğa ermiş müslüman bir hanımın namaz kılarken saçlarını ve diğer avret
mahallini örtmesi gerektiği Hz. Aişe’den rivayet edilen bir hadis ile sabittir.
Peygamberimiz (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah buluğ çağına ulaşmış kadının
başörtüsüz namazını kabul etmez.” (Hakim en-Neysabûrû, Müstedrek; I, 251.
Ebu Dâvûd, Salat, 85. No: 641. I, 422. Tirmizî, Salat, 277. No: 377. II, 215.
İbn Mâce, Tahâre, 132. NO: 655. I, 214. Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 150,
218, 259. İbn Huzeyme, hadisin sahih, Tirmizî, Hasen, Hakem ise Müslim’in
şartlarına göre sahih olduğunu söylemiştir.) Ayrıca Peygamberimizin eşlerinin
evlerinde baş örtüsü ile namaz kıldıklarını (Malik, Salat, 10. No: 35-36)
ve Peygamberimizin başı açık namaz kılan genç kızlara müdahale ettiğini ve
buluğa eren kadınların başlarını örterek namazlarını kılmaları gerektiğini
bildiren hadisler mevcuttur. (Ahmed, VI, 96, 236, 238; Tirmizî, Salat, 84.
No: 640. I, 420; Ebu Davud, Salat, 85. No: 642. I, 422) Peygamber zamanından
günümüze kadar ki uygulama da böyledir. Bu konuda İslam toplumunun orta görüşü
hasıl olmuştur.
Buna mukabil, kadınların el, yüz ve ayakları avret mahalli olmadığından, çorapsız
namaz kılabilirler.
Kadınların el, yüz ve ayakları dışında kalan bütün bedeni, erkeklerin ise
göbek ile diz kapağı arası avret mahallidir. Buraların, namazda ve namaz dışında
yabancılara karşı örtülmesi ve giyilen elbisenin vücut hatlarını belli edecek
şekilde dar, tenini gösterecek şekilde ince olmaması gerekir.
Namazın şartlarından birisi de necasetten (pislikten) taharettir. Namaz kılacak
kişinin elbisesinde, bedeninde ve namaz kılacağı yerde, kan, idrar, şarap,
dışkı gibi namaza mani necasetler bulunmamalıdır. Tesettüre uymak ve temiz
olmak şartı ile iş elbisesi ve pijama ile namaz kılınabilir.
Bu itibarla, işin cinsine göre iş elbisesinde bulunan badana, boya, madenî
yağlar, pas ve benzeri kirler namazın sıhhatine manî değildir. Ancak kişi,
camiye veya mescide gidecekse temiz elbise giymesi Kur'an-ı Kerim'in emridir.
Örf, adet ve medeniyet gereği olarak camiye veya cemaate giden kimsenin en
güzel elbiselerini giymesi cemaate saygının bir gereğidir. Gerek evde, gerek
diğer yerlerde tek başına da olsa namazların temiz ve güzel bir kıyafetle
kılınması, şüphesiz daha iyidir.
Namaz kılarken Kıbleye yönelmek namazın farzlarındandır.
Müslümanların kıblesi ise, Kâbe’dir. Kâbe’yi görenlerin bizzat kendisine,
görmeyenlerin ise o cihete yönelerek namazlarını kılmaları gerekir. Bu husus
Kur’an-Kerim’de şöyle belirtilmektedir: “(Ey Muhammed! Bundan böyle)
yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir.(Ey Müslümanlar!) Siz de nerede
olursanız olun (namazda) hep o yöne dönün.” (Bakara, 2/144).
Uzaklardan Kabe'ye yöneliş, ancak takribi olarak gerçekleşebilir. Bu
yönelişte esas olan, namaz kılanın cephesini Kabe istikametinden tamamen çevirmemesidir.
Yalnız yüzün kıbleden çevrilmesi ise mekruh olmakla birlikte namazı bozmaz.
Bununla birlikte namaz kılanın, gücü yettiği kadar Kıble'ye doğru bir şekilde
yönelmeye çalışması dini bir görevdir.
Müslüman bir memurun ve işçinin, çalıştığı yerde namaz kılması için iş disiplini
ve düzeni açısından işverenin veya amirlerin iznini alması uygun olur. Yine
aynı şekilde işverenin veya işyerinde sorumluluk alan kimsenin, namaz kılmak
isteyen memurlarına ve işçilerine, günlük dini görevi olan namazlarını kılabilme
imkanını sağlaması gerekir. Şayet sağlamıyorlarsa kendi imkanları ölçüsünde
kılabiliyorlarsa en azından farzlarını kılarlar. Bu da mümkün olmazsa namazlarını
cem veya kaza ederler.
Ancak işçinin ve memurun namazı bahane ederek mesaisini suiistimal etmemesi
gerekir.
Fatiha ve diğer sureleri, namazda dili kıpırdatmaksızın ve ses
çıkartmaksızın zihinden tekrarlama okuma (kıraat) sayılmaz, yani böyle yapmakla
namazın rüknü olan kıraat yerine getirilmiş olmaz. Kişinin kendi duyabileceği
bir sesle, fısıldar gibi, harfleri yerlerinden çıkartarak ve eğer yanında
başkaları varsa onları namazda rahatsız etmeyecek bir şekilde okuması gerekir.
Dilsiz ve sağırlar, ibadetlerle mükellef olma açısından diğer Müslümanlar
gibidir. Dolayısıyla namaz kılmakla, oruç tutmakla ve diğer ibadetlerle yükümlüdürler.
Namazın farzlarından olan iftitah tekbiri ve kıraattin normalde telaffuz edilmesi
gerekir. Ancak sağır ve dilsizlerin, tekbir ve kıraati kalplerinden geçirmeleri
yeterlidir.
İslâm dini kolaylık üzerine bina edilmiştir. Ayrıca sorumluluklar ve kulluk
da kulun gücüne göredir. Bu nedenle hastalık, hafifletme ve kolaylaştırma
sebebi sayılmıştır. Buna göre, ayakta namaz kılmaya gücü yetmeyen veya ayakta
durmakta zorlanan kimse oturarak namazını kılabilir. Rükû veya secde etmeye
gücü yetemeyen kimse ima ile namazı kılar.
İmâ, namazda rükû ve secde yerine başla işaret etmektir. Bu şekilde namaz
kılan kişi rükû için başı biraz eğer, secde için ise rükûdan biraz daha fazla
eğer. Secdede başını yere koyamayan kimsenin, bir şeyi başına kaldırarak ona
secde etmesi caiz değildir. Böyle kişi imâ ile namaz kılar. Oturarak namaz
kılamayan, sırt üstü yattığı yerde imâ eder. Bir kişi ayakta durmaya gücü
yettiği halde, rüku ve secdeye gücü yetmiyorsa, ayakta veya oturarak imâ edebilir;
ancak oturarak imâ etmesi daha uygundur. Kaş veya göz ile ima ederek namaz
kılınmaz. Başı ile ima etmeye gücü yetmeyen kimsenin namaz kılması gerekmez.
Yapılan ibadet ve amellerin her türlü şüpheden uzak olması gerekir. Şüphe
ve tereddütler amelin değerini düşürür ve kararsızlıklar meydana gelir. Bu
yüzden dört rekatlı bir namazı üç rek'at mı, yoksa dört rek'at mı kıldığında
ilk defa şüphe eden kimsenin bu namazı yeniden kılması gerekir. Çünkü Hz.
Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizden biri namazında kaç rek'at kıldığı
hususunda şüpheye düşerse namazı yeniden kılsın" (Zeylâî, Nasbu'r-Râye,
II, 173).
Namazda şüphelenip kaç rek'at kıldığı hususunda kesin bir kanaate varamayan
kimse en az rek'atı esas alarak namazına devam eder. Çünkü en azı hakkındaki
bilgi kesindir. Hz. Peygamber, "Sizden biri namazında şüphe ederse,
üç mü dört mü kıldığını bilemezse, şüpheyi bıraksın ve en az rek'âtı esas
alarak namazına devam etsin" buyurmuştur (Nesâî, “Sehv”, 24; İbn
Mâce, “İkâme”, 132.). Buna göre dört rekatlı bir namaza başlayan kimse, kıldığı
rekatın birinci rekat mı ikinci rekat mı olduğunda kuşkuya düşüp, bir tarafı
tercih edemezse, kendisini bir rekat kılmış sayar ve birinci sayılan rekatın
ikinci; üçüncü sayılan rekatın da dördüncü rekat olma ihtimali bulunduğu için,
her bir rekatın sonunda ihtiyaten teşehhüt miktarı oturur, böylece dört oturuş
yapmış olur ve sonunda sehiv secdesi yaparak namazını tamamlar.
İmam ile imama uyanların namaz kıldıkları yerin bir olması gerekir. İmamın
sesini işiterek veya kendisini görerek namazdaki hareketlerini anlarlarsa,
imama uymak sahih olur. İmamı görmeyen ve sesini de duymayan kişi, cemaatten
bazılarını görmesi veya cemaatten tekbir getiren kişinin tekbirini duyması
halinde imama uyabilir. İmam ile imama uyanların namaz kıldıkları yerin hakikaten
veya hükmen bir olması gerekir. Bu itibarla, ses bağlantısı olmak kaydıyla,
cami olarak kullanılan binanın farklı kat ve bölümlerinde, imama uyarak namaz
kılınabilir.
Seferi olan bir kişi, hem seferî, hem de mukim olan cemaate imamlık yapabilir.
Seferi olan kişi, dört rekatlık farz namazlarda imamlık yaptığında, karışıklığa
sebep olmamak için, seferî olduğunu, namazı iki rekat olarak kılacağını, mukim
olan cemaatin namazlarını 4’e tamamlaması gerektiğini hatırlatması uygun olur.
Kadınların namazda imamlık yapması, bir kadının diğer kadınlara imamlığı ve
kadın-erkek karışık cemaate veya sadece erkeklere imamlığı olarak iki kısma
ayrılır.
Kadının diğer kadınlara imamlığı konusunda, Hz. Peygamber (s.a.)'in hanımlarından
Ümmü Seleme ve Hz. Aişe'nin kadınlara imam olarak namaz kıldırdıklarına, bu
durumda öne geçmeyip ilk safın ortasında durduklarına ait ilk devir hadis
kaynaklarında bilgiler vardır. Kadınların günlük beş vakit namazda olduğu
gibi, teravih namazında da diğer kadınlara imamlık yapmaları İs1am fakihleri
tarafından caiz görülmüştür .
Bir kadının, erkeklere veya kadın-erkek karışık cemaate imamlık yapması ise,
Ahmed b. Hanbel'in Müsned'i, Ebû Dâvûd'un Sünen'i, İbn Hüzeyme'nin Sahih'i,
Beyhakî'nin Sünen-i Kebîr'i ve Hakim'in Müstedrek'i gibi pek çok kaynakta
yer alan bir rivayete göre, Hz. Peygamber, istisnâî olarak Ümmü Varaka isimli
bir hanıma, biri erkek diğeri kadın iki köleden oluşan kendi ev halkına imamlık
yapması için izin vermiştir. Bu rivayete dayanarak, Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr,
Müzenî, Taberî, İbn Teymiyye gibi alimler, kadının zaruret halinde erkeklere
de imamlık yapabileceğini söylemişlerdir. Ebû Hanife, Şafiî gibi müçtehitler
ile, fakihlerin çoğunluğu ise, kadının erkeklere imamlığını caiz görmemişlerdir.
İmamlık yapacak kişinin, ibadet ehliyetine sahip olması gerekir. Cemaatle
kılınan namazlarda, imamın namazı sahih olduğunda, cemaatin namazı da sahih
olur.
Büyük günah işleyen kişinin arkasında kılınan namaz sahihtir (Ebû Davud,
“ Salât” 63, Şevkani, Neylü’l-Evtar, III, 184-185.). Ancak imam olan kişinin,
dindar, günah işlemekten sakınan, cemaat tarafından sevilen, güzel ahlaklı
biri olması uygundur.
Mezheb farklılığı namazda iktidaya (imama uymaya) engel değildir; bir kimse
başka mezhepten birine uyabilir. Onun kendi mezhebindeki şartlara aykırı bir
davranış içinde bulunup bulunmadığını araştırması gerekmez. İmamın namazı
kendi mezhebine göre sahih olduğunda, cemaatin namazı da sahih olur.
İster cuma, ister bayram, ister cenaze, hangi namaz olursa olsun, kadınlar
erkeklerle birlikte namaz kıldıkları takdirde, erkeklerden ayrı, uygun bir
yerde namaza durmaları gerekir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) namaz saflarını
önce erkekler, sonra erkek çocuklar en arkada da kadınlar olmak üzere düzenlemiş;
"Namazda erkek saflarının en faziletlisi en önde olanı, fazileti en az
olanı ise en arkada bulunanıdır. Kadın safların en faziletlisi ise en arkada
kalanı, en az faziletlisi ise en önde olanıdır." (Müslim, “Salat” , 132;
Ebu Dâvud, “Salat”, 97. Tirmizi, “Mevakıt”, 52; Nesai, “İmame”, 32; İbn Mace,
“İkame”, 52) buyurmuştur.
Bu şekildeki uygulama, kadınların ikinci sınıf konuma indirgenmesi anlamına
olmayıp, herkesin anlayabileceği tabii, fıtri bir takım sebepler yüzünden,
hem kadınların hem de erkek cemaatin daha huşu ve sükûn içerisinde namaz kılmaları
içindir.
Namazlardan sonra bilinen şekliyle tesbihat ve zikirleri çekmek, sahih
hadislerle tavsiye edilmiştir. Bu tesbihat topluca çekilebileceği gibi, münferit
olarak camide veya cami dışında çekilebilir. Bu nedenle, cemaatle namazdan
sonra topluca tespih çekilmesi bid’at sayılmaz.
Cuma namazının farzı iki rekattır. Kişinin esas sorumlu olduğu bu iki rekat
farzdır. Bunun yanında farzdan önce dört rekat, farzdan sonra dört rekat olmak
üzere sekiz rekat da sünneti vardır.
Cuma namazı, kadın, hasta, yolcu, hürriyeti kısıtlı ve cemaate katılamayacak
derecede mazereti olanlara farz değildir. Bununla birlikte kılmaları halinde
namazları geçerli olup, ayrıca öğle namazı kılmaları gerekmez.
Dinimize göre hasta ve yolcu olanlarla, stratejik önemi haiz yerlerde hizmet
verenler hariç, akıllı ve ergenlik çağına gelmiş her Müslüman erkeğe Cuma
namazı kılmak farzdır.
Kur'an-ı Kerim Cum'a Suresi’nin konu ile ilgili 9 uncu âyetinde "Ey
iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman hemen Allah'ın zikrine
koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır"
buyurulmaktadır. Buna göre Cuma namazı kılmakla yükümlü olan kişilerin Cuma
vaktinde alışveriş yapmaları ve çalışmaları caiz değildir. Ancak, Cuma namazı
kılmakla yükümlü olmayan kişilerin alış-veriş yapmasında ve çalışmasında
dinen bir sakınca yoktur
Cuma saatinde, Cuma namazı ile yükümlü olanların alışveriş yapması caiz olmamakla
birlikte bu tür akitlerden elde edilen kazanç helaldir.
Cuma namazı kılmakla dînen yükümlü olan satıcının iş yerinde Cuma namazı kılmakla
yükümlü olmayan birisini istihdam etmek suretiyle iş akışının devamını sağlamasında
dinî açıdan bir sakınca yoktur.
Yetkili mercilerden izin alınmak kaydıyla, iş yerlerindeki mescitlerde Cuma
namazı kılınabilir.
Zuhr-i âhir namazı, son öğle namazı anlamına gelir. Bu namaz, bir kısım İslâm
bilginleri tarafından, Cuma namazının sahih olmaması ihtimaline binaen, ihtiyaten
kılınması öngörülen o günkü öğle namazıdır.
Sıhhat şartlarındaki ihtilaf sebebiyle Cuma namazının geçerli olmaması ihtimalinden
hareketle zuhr-i ahir namazının kılınmasının gerektiğini ileri sürenler olduğu
gibi, buna karşı çıkanlar da olmuştur.
Zühr-i ahir namazının gerektiğini ileri sürenlerin hareket noktası, bir yerleşim
biriminde birden fazla camide Cuma namazının sahih olmaması ihtimalidir. Bunlara
göre, bir ihtiyaç bulunmadıkça, bir yerleşim yerinde sadece bir yerde Cuma
namazı kılınır. İhtiyaç yokken, birden fazla yerde kılınması halinde, namaza
ilk başlayanların Cuma namazları sahih olur, diğerlerininki olmaz. Bu durumda
diğerlerinin öğle namazını kılmaları gerekir. Hangisinin önce kılındığının
tespit edilememesi durumunda ise, ihtiyaten hepsinin öğle namazını kılmaları
bir çözüm olarak öngörülmüştür. Bunu da, Cuma namazının toplanmak ve hutbe
için meşru kılındığı gerekçesine ve Hz. Peygamber ve hulefa-i raşidîn döneminde
tek bir yerde Cuma kılındığına dayandırmaktadırlar (Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc,
I/544; Nevevî, el-Mecmû’, IV/451-452; Sahnûn, el-Müdevvene, I/277-278; İbn Kudâme, Muğnî, III/212; Hurâşî, Şerhu
Muhtasari Halîl,
II/74-75).
Zuhr-i Ahirin kılınmasına karşı çıkanlar, şüpheyle yapılan ibadetin geçerli
olmayacağı düşüncesinden hareketle, bu namazın kılınmaması gerektiğini söylemişlerdir.
Bunlara göre, “belki Cuma namazı sahih olmamıştır” şüphesiyle zuhr-i ahir
kılmak, Cuma namazını ifsat eder. Ayrıca zuhr-i ahir kılınması gerektiği ileri
sürmek, halkın gözünde, Cuma namazının farz olmayıp, öğlenin farz olduğunu
ya da bir vakitte ikisinin de farz olduğu zannını uyandırır. İbn Nüceym, Alaü’d-din
Haskefî, İbn Abidîn, Cemaleddin el-Kasimî, Mehmet Zihni Efendi gibi bilginler
bu görüştedirler (İbn Nüceym, Bahru’r-Rayik, II/154-155; İbn Abidîn, Reddü’l-Muhtâr,
I/536, 541; Cemalettin el-Kasımî, Islahu’l-Mesâcid,
s.50; Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm,
439-440).
Bir kısım alimler ise, daha da ileri giderek, Hz. Peygamber, sahabe ve tabiîn
döneminde böyle bir namaz bulunmadığından hareketle, zühr-i ahir kılmayı bidat
kabul etmişlerdir (Azim Abâdî, Avnü’l-Ma’bûd,
III/397,406; Reşid
Rıza, Fetâvâ, I/199-200,301-305; III/941; IV/1551,
1591; VI/2521).
Zühr-i ahirle ilgili olarak tarafların ileri sürdükleri görüşlerin delilleri
göz önünde bulundurulduğunda, bu namazı kılmanın gerekli olmadığı anlaşılmaktadır.
Şöyle ki, Hz. Peygamber’in zamanında Cuma namazının sadece bir yerde kılınmış
olması, bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazı kılınamayacağı
anlamına gelmez. Zira o dönemde böyle bir ihtiyaç söz konusu değildi. Ayrıca
yeni inen ayetleri Hz. Peygamber’in ağzından işitme iştiyakı içinde bulunan
sahabenin, başka bir yerde Cuma namazı kılmalarını düşünmek mümkün değildir.
Bir yerde Cuma namazı kılınmaması sebebiyle Cumanın sahih olmayacağını söyleyen
müçtehitlerin tamamı, ihtiyaç halinde birden fazla yerde cumanın kılınabileceğini
kabul etmişlerdir. Öyle ki, İmam Şafiî Bağdat’a gittiğinde birden fazla yerde
Cuma namazı kılındığını gördüğü halde, buna karşı çıkmamıştır (Nevevî, Mecmû,
IV/452; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, I/544). Günümüzde ise, bir yerleşim biriminde tek camide Cuma
namazı kılınması mümkün olmadığından birden fazla yerde Cuma namazı kılınması
kaçınılmaz olmuştur.
Zühr-i ahir namazının ihtiyat sebebiyle kılındığını ileri sürülmek, sağlam
bir temele dayanmamaktadır. Zira, ihtiyat iki delilden kuvvetli olanı tercih
etmektir. Halbuki, Cuma namazının farz olduğunu ifade eden ayet ve hadislere
karşı, birden fazla yerde kılınmasının caiz olmayacağı konusunda bir delil
bulunmamaktadır. Bir yerde kılınması şartını ileri sürenlerin, ihtiyaç bulunduğunda
kılınabileceğini belirtmeleri de bunu göstermektedir. Kaldı ki Kur’an-ı Kerim’de,
“Allâh bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar” (Bakara
2/286); “Allâh dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi.” (Hac 22/78)
buyrulmaktadır.
Diğer taraftan ihtiyat, bir faydaya mebni olmalıdır. Oysa, zuhr-i ahirin kılınması
gerektiğini söylemek, insanların Cuma’dan sonra kılınacak sünneti terk etmelerine
sebep olmaktadır. Farzdan sonra sünnet namazdan başka bir namaz olmadığı anlatılır
ve uygulama da buna göre olursa, bu sünneti yerine getirenlerin sayısı artacaktır.
Asıl ihtiyat, Allâh ve Rasulü Müslüman’ları ne ile sorumlu kılmış ise onları
yerine getirmek, buna bir şeyi ilave etmemektir.
Özürsüz olarak Cuma namazını terk eden bir Müslüman büyük günah işlemiş olur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde, özürsüz olarak üç cumayı
terk eden kimsenin kalbinin mühürleneceği ifade edilmektedir. Bu itibarla
geçerli bir mazeret olmadıkça Cuma namazının terk edilmemesi gerekir.