![]() |
![]() |
|
|
|
PAPA’NIN AYAKLARINA KAPANDIĞI TÜRK…
OSMAN ÖZSOY (28 Mayıs 2008)
İstanbul’un fethinin 555. yılını idrak
ediyoruz.
Konuyla ilgili iki satır yazmadan önce önemli
bir kaç noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Batı dünyasının Türklüğe karşı öfkesinin
temelinde iki kilit olay vardır. Bu iki olay tam bin yıl arayla
gerçekleşmiştir.
Bunlardan ilki; Türklerin
beşinci asrın başlarında Karadeniz üzerinden Avrupa içlerine doğru
ilerlemesidir. Bu büyük hareketlenme sırasında önüne kattığı kavimlerin büyük
bir göç dalgası meydana getirerek Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşüne zemin
hazırlamasıdır. İlkinde Türk hakanı Attila tarih
sahnesindeydi.
İkincisi de; Fatih Sultan
Mehmet’in İstanbul’u fethederek Doğu Roma İmparatorluğu’na son vermesidir. Yani
Roma’nın doğusunu da batısını da Türkler çökertmiştir.
Her iki Türk devlet adamı da en kritik
aşamada zehirlenerek öldürülmüştür.
Türklerin her iki Roma'yı sarsması Batılı
tarihçiler tarafından birer çağın kapanmasına başlangıç yapılmıştır. İlkinde
İlkçağ kapanıp Ortaçağ başlamış, ikincisinde Ortaçağ kapanıp Yeniçağ
başlamıştır.
Aslında okullarda okutulan çağ taksimatı
Batının kendi tarihsel süreçlerini tanımlamaya yöneliktir. Bizim tarihimizle
ilgisi yoktur. Bizler kendi çağ taksimatımızı yapacak olsak; Orta Asya’dan
büyük göç, Türklerin İslam’a girişleri ve Anadolu kapılarını bize açan
Malazgirt Savaşı’nı birer kilometre taşı olarak zikretmemek mümkün
müdür? Kaldı ki bu olaylar bizatihi insanlık tarihinin kaderini de birebir
etkilemiş hadiselerdir.
Papa diz çöktü…
Attila Avrupa
kıtasının üçte ikisinden fazlasına hâkim oldu. Ülke sınırlarının bir ucu doğuda
bir ucu batıdaydı. Hani o tarihte Avrasya tabiri olsaydı, Avrasya denilen koca
bir coğrafyanın tek hâkimi durumundaydı.
Avrupalılar kendisinden o kadar çok korktular
ki, Attila hiçbir zaman vahşete imza atmamasına
rağmen, sırf gücünden dolayı “Tanrı’nın Kırbacı” olarak nitelendirdiler.
(Avrupa dillerinde "Tanrı'nın Kırbacı", İngilizce: Scourge of God,
İtalyanca: Flagello di Dio,
Fransızca: Fléau de Dieu
şeklindedir.)
Roma İmparatoru’nun kızıyla evlenen Atilla,
çeyiz olarak imparatorluk topraklarının yarısını isteyince, bunu kabul etmeyen
Batı Roma'nın üzerine yürüdü. Hiç mübalağa saymayın, 20 Haziran 451 günü
yapılan savaşta dünyanın iki yarısı birbiri üzerine yüklendi. Yüz binlerce
askeri olan her iki taraf o güne kadar görülmemiş en kanlı savaşı yaptı.
Aslında tarihin belki de ilk cihan savaşı odur. Savaş 24 saat sürdü. İki
taraf da çok büyük hasar gördü, büyük kayıplar verdi. Roma ordusu dağıldı.
452 yılında Attila Po ovasına geldi. Roma’dan yola çıkan Papa 2. Leo, Hun hükümdarının huzuruna çıktı ve Attila'nın önünde diz çöktü… Roma'yı esirgemesini istedi.
Bütün şartları kabul ettiklerini, zaten Attila'nın
Roma'ya hâkim olduğunu söyledi. Sadece Hıristiyanlık merkezinin (Vatikan’ın)
yıkılmaması temennisini iletti. Attila bu rica
üzerine Roma'yı fethetmekten vazgeçti, vergiye bağlamakla yetindi.
Vatikan merkezli Katolik kilisesi bugünkü
varlığını Attila'ya, İstanbul merkezli Ortodosk kilisesi bugünkü varlığını Fatih'e borçludur.
İsteselerdi her ikisini de yerle bir ederlerdi. Protestanlık da
hakeza... Onlar da Kanuni'ye borçludurlar. Onlar İslam'ı yeryüzünden
kazımak için mücadele verirken, Türkler onların dinlerine dokunmamışlar,
özgürce yaşamalarına fırsat vermişlerdir.
Attila, İstanbul’un
fethinden tam 1000 sene önce, 453 yılında son eşi tarafından gerdek
gecesi öldürüldü.
Türklerin Avrupa toprakları üzerindeki
baskısıyla gelişen Kavimler Göçü, günümüz Avrupa devletlerinin temellerini
atan çok önemli bir olaydır.
İstanbul’un fethinden söz ederken, Attila’yı hiç anmamak olmazdı. Fatih’te bizim, Attila da bizimdir. Bunlar bizim cetlerimizdir.
Soyumuzdan gocunacak, yüksünecek hiçbir ayıbımız yoktur. Ondandır ki, koca Türk
tarihinde, Ermeni Soykırımı yalanından başka dillerine dolayacakları bir tek
ayıp, diğer milletlere karşı işlenmiş bir zulüm tespit edememişlerdir. Bu
yalanın bu kadar büyütülmesinin ve gündemden düşürülmemesinin bir nedeni de
budur.
Bizim gençlik, hatta devlet adamlarımız ve
tarihçilerimiz Attila’yı unutmuş olsa bile,
Avrupalılar ve Rumlar unutmamışlardır. Bugün Kıbrıs’taki Rumlar, KKTC ile Rum
Kesimi’ni ayıran Yeşil Hat’ta Attila
Hattı demektedirler…
Göçün ilginç faydası…
Hani çarpık kentleşmeden söz edip duruyoruz
ya… Şu çarpık kentleşmenin ve kırdan kente göçün tek faydası, İstanbul’u
tarihte ilk defa nüfus dengesi açısından Türk İslam yurdu haline getirmesi
olmuştur. Kentte Müslüman nüfus bu sayede artmış ve kentin demografik yapısı
Müslümanların lehine dönmüştür. İstanbul’da nüfus yoğunluğu Türkler lehine
artmamış olsaydı, hiç tereddütsüz diyebilirim ki, ekonomik, siyasi ve askeri
açıdan en kötü yılları geçirdiğimiz dönemlerde Batının kentle ilgili farklı
talepleri muhakkak söz konusu olurdu. Zaten gizli gündemleri var, aşikâr olmuş
olurdu.
Kabul olan dua...
Evet, bu yıl İstanbul’un 555’nci fetih
yıldönümü.
555 gerçekten güzel bir rakam.
Ben bugün konuyla ilgili sadece kısa bir anekdota yer vermek istiyorum.
Ulubatlı Hasan surlara
tırmanmadan birkaç gece önce Fatih’in içinde bulunduğu Otağ-ı Hümayun’a (Padişah
Çadırı) yaklaşmış ve içeriden gelen hıçkırıklı ağlama seslerine tanık olmuştur.
Padişah içeride bir yandan seslice dua etmekte, öbür yandan duası
hıçkırıklarına karışmaktadır. Kaldı ki her gece Fatih aynı durumdadır. Ulubatlı Hasan fırsatını buldukça her gece çadıra yaklaşıp
duaya âminle iştirak etmeye başlar.
Fatih Sultan Mehmet fethe 1–2 gece kala yine
aynı vaziyette dua halindeyken, dışarıdan bir âmin sesi işitir. Bunun
üzerine II. Mehmet âmin diyen kişinin bulunmasını ister. Bu Ulubatlı
(Uluabat) Hasan'dan başkası değildir. O akşam
Fatih'e, şehadet arzusunu yansıtır, bunun için
dualarına iştirak ettiğini ifade eder. Ulubatlı
Hasan’ın her gece Fatih’in çadırına nasıl bu kadar yaklaşabildiğini hep merak
ettim. Bu sorunun cevabını yıllar sonra öğrendim.
2 Haziran 1997′de 73 yaşında iken
kaybettiğimiz Dr. Haluk Nur Baki, 1988 yılında bir konferans için Bursa’ya
gelmişti. O gün konuşmasında, Ulubatlı Hasan’ın
Fatih’in çocukluk arkadaşı olduğunu ve çok güzel çocukluk günleri
geçirdiklerini söyledi.
Gün geldi, Fatih babasından sonra Padişah
oldu. Ortak amaca kilitlenen bu iki dava arkadaşı, biri hünkâr, biri nefer
olarak fethin gerçekleşmesine katkıda bulundu. Önemli olan hayırlı projelerin
içinde yer almaktır. Başında mı, alt kademesinde mi olunduğu önemli değildir. O
kadar ki, Ulubatlı Hasan'ın bir mezarı bile yoktur.
Belki o tarihte, isimli ama mezarsız ender kahramanlardan biridir.
Tek parti iktidarı döneminde İstanbul’un fethi
hatırlanmadı. Rahmetli Adnan Menderes 1953 yılında fethin 500. yılının
kutlanmasına fırsat oluşturdu. Bu önemli tarihi doya doya
kutlayın, tadını çıkarın. Bu kadar önemli bir hadisedir.
Allah hepsinden razı olsun. Bize düşen onlara
layık olmak ve bugün üzerimize düşen görevlerin hakkını vermektir.
(Not; Dr. Haluk Nurbaki Hoca sevenleri tarafından Hakka yürüyüşünün 11.
sene-i devriyesinde 2 Haziran pazartesi günü öğle namazından sonra Afyon
Belediye kabristanındaki mezarı başında dualarla anılacak.)