


MÜZZEMMİL SURESİ
20.ÂYET (Devamı) 
ÃóÚõæÐõ ÈöÇááåö ãöäó
ÇáÔøóíúØóÇäö ÇáÑøóÌöíãö ÈÓã Çááå ÇáÑÍãä ÇáÑÍíã ÇáÍãÏ ááå ÑÈ ÇáÚÇáãíä
æóÇáÕøóáÇóÉõ æóÇáÓøóáÇóãõ Úóáìó ÑóÓõæáöäÇ ãõÍóãøóÏ æó Úóáóí Âáöåö æóÕóÍúÈöåö
ÃóÌúãóÚöíäó ÑóÈøö ÇÔúÑóÍúáöì ÕóÏúÑöì æóíóÓøöÑúáöì ÇóãúÑöì æóÇÍúáõáú ÇáÚõÞúÏóÉð
ãöäú áöÓóÇäöì íóÝúÞóåõæÇ Þóæúáöì ÑóÈøö ÞóÏú ÂÊóíúÊóäöí ãöäó Çáúãõáúßö
æóÚóáøóãúÊóäöí ãöäú ÊóÃúæöíáö ÇáÃÍóÇÏöíËö ÝóÇØöÑó ÇáÓøóãóÇæóÇÊö æóÇáÃÑúÖö
ÃóäúÊó æóáöíøöí Ýöí ÇáÏøõäúíóÇ æóÇáÂÎöÑóÉö ÊóæóÝøóäöí ãõÓúáöãðÇ æóÃóáúÍöÞúäöí
ÈöÇáÕøóÇáöÍöíä ÊæÝäÇ ãÓáãíä æÃáÍÞäÇ ÈöÇáÕøóÇáöÍöíä æÇÍÔÑäÇ Ýí ÒãÑÉÇáÕøóÇáöÍöíäó
æÃÏÎáäÇ ÇáÌäÉ ãóÚó ÇáÃÈúÑóÇÑö íÇ ÚÒíÒ íÇ ÛÝÇÑ íÇ ÑÈø ÇáÚÇáãíä
KUR’ÂN’DAN
OKUNAN BÖLÜM:
ãöäúßõãú ãóÑúÖóì æóÂóÎóÑõæäó íóÖúÑöÈõæäó Ýöí ÇáúÃóÑúÖö
íóÈúÊóÛõæäó ãöäú ÝóÖúáö Çááøóåö æóÂóÎóÑõæäó íõÞóÇÊöáõæäó Ýöí ÓóÈöíáö Çááøóåö
ÝóÇÞúÑóÁõæÇ ãóÇ ÊóíóÓøóÑó ãöäúåõ æóÃóÞöíãõæÇ ÇáÕøóáóÇÉó æóÂóÊõæÇ ÇáÒøóßóÇÉó
æóÃóÞúÑöÖõæÇ Çááøóåó ÞóÑúÖðÇ ÍóÓóäðÇ æóãóÇ ÊõÞóÏøöãõæÇ áöÃóäúÝõÓößõãú ãöäú
ÎóíúÑò ÊóÌöÏõæåõ ÚöäúÏó Çááøóåö åõæó ÎóíúÑðÇ æóÃóÚúÙóãó ÃóÌúÑðÇ æóÇÓúÊóÛúÝöÑõæÇ
Çááøóåó Åöäøó Çááøóåó ÛóÝõæÑñ ÑóÍöíãñ
TEFSİRDEN
OKUNAN BÖLÜM:
{ ãøóÑúÖóì
} ÝíÔÞ Úáíåã ÞíÇã Çááíá .{ æóÁóÇÎóÑõæäó íóÖúÑöÈõæäó Ýöì ÇáÃÑÖ } íÓÇÝÑæä {
íóÈúÊóÛõæäó } ÍÇá ãä ÖãíÑ { íóÖúÑöÈõæäó
ãöä ÝóÖúáö Çááå } ÑÒÞå ÈÇáÊÌÇÑÉ Ãæ ØáÈ ÇáÚáã { æóÁÇÎóÑõæäó íÞÇÊáæä Ýöì
ÓóÈöíáö Çááå } Óæøì Èíä ÇáãÌÇåÏ æÇáãßÊÓÈ áÃä ßÓÈ ÇáÍáÇá ÌåÇÏ . ÞÇá ÇÈä ãÓÚæÏ
ÑÖí Çááå Úäå : ÃíãÇ ÑÌá ÌáÈ ÔíÆÇð Åáì ãÏíäÉ ãä ãÏÇÆä ÇáãÓáãíä ÕÇÈÑÇð ãÍÊÓÈÇð
ÝÈÇÚå ÈÓÚÑ íæãå ßÇä ÚäÏ Çááå ãä ÇáÔåÏÇÁ . æÞÇá ÇÈä ÚãÑ ÑÖí Çááå ÚäåãÇ : ãÇ ÎáÞ
Çááå ãæÊÉ ÃãæÊåÇ ÈÚÏ ÇáÞÊá Ýí ÓÈíá Çááå ÃÍÈ Åáíø ãä Ãä ÃãæÊ Èíä ÔÚÈÊí ÑÌá ÃÖÑÈ
Ýí ÇáÃÑÖ ÃÈÊÛí ãä ÝÖá Çááå { ÝÇÞÑÁæÇ ãóÇ ÊóíóÓøóÑó ãöäúåõ } ßÑÑ ÇáÃãÑ ÈÇáÊíÓíÑ áÔÏÉ
ÇÍÊíÇØåã { æóÃóÞöíãõæÇú ÇáÕáÇæÉ } ÇáãÝÑæÖÉ { æóÁóÇÊõæÇú ÇáÒßæÇÉ } ÇáæÇÌÈÉ {
æóÃóÞúÑöÖõæÇõ Çááå } ÈÇáäæÇÝá . æÇáÞÑÖ áÛÉ : ÇáÞØÚ ÝÇáãÞÑÖ íÞØÚ Ðáß ÇáÞÏÑ ãä
ãÇáå ÝíÏÝÚå Åáì ÛíÑå ¡ æßÐÇ ÇáãÊÕÏÞ íÞØÚ Ðáß ÇáÞÏÑ ãä ãÇáå ÝíÌÚáå ááå ÊÚÇáì ¡
æÅäãÇ ÃÖÇÝå Åáì äÝÓå áÆáÇ íãä Úáì ÇáÝÞíÑ ÝíãÇ ÊÕÏÞ Èå Úáíå æåÐÇ áÃä ÇáÝÞíÑ
ãÚÇæä áå Ýí Êáß ÇáÞÑÈÉ ÝáÇ íßæä áå Úáíå ãäÉ Èá ÇáãäÉ ááÝÞíÑ Úáíå { ÞóÑúÖðÇ
ÍóÓóäðÇ } ãä ÇáÍáÇá ÈÇáÇÎáÇÕ { æóãóÇ ÊõÞóÏøãõæÇú áÃóäúÝõÓößõã ãøäú ÎóíúÑò
ÊóÌöÏõæåõ } Ãí ËæÇÈå æåæ ÌÒÇÁ ÇáÔÑØ { ÚöäÏó Çááå åõæó ÎóíúÑÇð } ããÇ ÎáÝÊã
æÊÑßÊã
İÇİNDEKİLER
1.Kur’ân’dan Okunan Bölüm
2. Tefsirden Okunan Bölüm
3.Her Nefese Şükür
4.Evveli ve Âhiri Olmayan Söz
5.Bizi Mamur Etmek İsteyen Rabbimiz
6.Muzmer Meful Cinler
7.Hatalı ve Affa Muhtaç İnsan
8.Esmaü’l-Hüsna’nın Meydanları
9.İhsana İhsan
10.Gece-Gündüze Göre İnsan
11.Celâl ve Cemâl Kucağı
12.Muhammedü’l-Emin Güvencesi
13.Şehadeteyn Üzere Olalım
14.Gazap ve Rahmet Ehli
15.Tenzilin Her Türü Rahmettir
16.Cündullah’ın Yürüyüşü
17.Yolculuk Mekanizması
18.Teysir Paketi
19.Fazlın İki Açılımı
20.Hakka Saygı Fuyan Emeğe Saygı
21.Tahfife Gerçekten
Uyun
22.Cana Can, Ruha
Ruh Katan Kur’an
23.İkindinin
Farkı
24.Müslümanın
Derdiyle Dertlenelim
25. Değerli
Bütün: Zekât
26.Vermek Kolay
Değil
27.Minnet Fakirin
Hakkıdır
HAKKA SAYGI DUYAN EMEĞE SAYGI
Değerli Müminler, Kıymetli
Kardeşlerim!
Allaha hamd-ü senalar ederek
dersimize başlıyoruz. O’na sonsuz hamd-ü senamızı
sunmamız gerekiyor.
HER NEFESE
ŞÜKÜR: Bir
nefes, çok büyük bir nimet; bu nefes içerisinde sıhhat, ayrı bir afiyet,
ayrı bir saadettir. Bu saadetler içerisinde Allah’ın kitabıyla
haşir neşir olmak, onu okumak, onu dinlemek, onun içeriğiyle
beslenmek, ruhlar için sonsuzluğa açılan bir devlettir, bir
saadettir, bir hikmettir. Yüce Allah cümlemizi bu hayırlardan
mahrum eylemesin.
Müzzemmil Sûre-i Celilesi’nin
sonuna doğru yanaştık, yaklaştık.
EVVELİ VE
ÂHİRİ OLMAYAN SÖZ: Her şeyin bir
başlangıcı ve bir sonu vardır. Bu Yüce Allah’ın evvel
ve ahir isimlerine o şeyin maruz kalması, mazhar olmasıdır.
Dolayısıyla bu Sûre-i Celile’nin de bir başı,
bir sonu vardır. Allah’ın kelâmının tabii ki
başından sonundan söz etmiyoruz. O ezelidir, ebedidir.
Ancak bu âleme yönelik olarak her neyi tevcih eylediyse, her neyi irade eylediyse bu âlemin şanına göre,
bu âlemin boyasına göre, bu âlemin şekline uygun şekilde o şeyleri
dizayn eylemiştir, tanzim eylemiştir. Bu nedenle kelâmullahtır. Sûre-i Celile. Ancak bunlar kendi içinde noktalar
şeklindedir. Kelâm-ı Bâri’nin bir başı bir sonu
vardır diyemeyiz. Bu mahlûk üzerinde tecelli eden bir sırdır.
Allah’ın kelâmının asıl itibariyle bu hurufattan, bu
yazılardan, bu gösterilen şekillerden arî ve duru olduğunu,
münezzeh olduğunu biliyorsunuz. Bunlar bizim derecemize, duyularımıza, tenzil edilen
hakikatleridir. Bizim anlayacağımız, bizim göreceğimiz,
bizim elle tutacağımız şekillere indirgenmiş olan bir
vahyin zuhuru, mazharı, eseridir. Allah’ın kelâmının bu
gibi sıfatlarla muttasıf olması hâşâ düşünülemez. Biz
bize bakan yönü ile düşündüğümüzde; nasıl ki Yüce Allah’ın
görme, basar sıfatı bizim kafamızda bir göz olarak
tecelli etmiştir. Bu
basarımızda bizim, Allah’ın o yüce sıfatının
tecellisi vardır. Aksi takdirde göremezdik Bir et
parçasının böyle bir algıda bulunması mümkün
değildir. Onda yüce Hakk’ın Basar isminin,
sıfatının tecelli etmesi bize bu imkânı
sağlamış oluyor. Hamdolsun âlemlerin Rabbi Ulu Allah’a, bu
yönü ile gösteren O’dur, duyuran O’dur, aklettiren O’dur. Velhâsıl
tutmamızı, atmamızı, nefes alıp vermemizi
sağlayan O’dur. Hepsinde O’nun inayeti, lütfu, keremi vardır.
Bu yönüyle biz bir baştan, sondan söz ediyoruz. Mahlûka
yansıyan biçimi ile şekli ile bunu ifade ediyoruz. Yoksa Yüce
Allah’ı ölçmeye biçmeye, eninden boyundan söz etmeye
kalkmıyoruz. Allah korusun!
BİZİ
MAMUR ETMEK İSTEYEN RABBİMİZ:
Sûre-i Celile’nin sonuna doğru Yüce Allah’ın peygamberine
verdiği özel talimatların yanında genel talimatlara da
rastlıyoruz. Peygamber’in şahsında ümmetine özel
görevler veriyor, tavsiyeler de, nasihatler de bulunuyor ve bunun
neticesinde onları kalkındırmayı, maddeten ve manen
yüceltmeyi kastediyor. Çünkü peygamberleri göndermekte ki gayesi
biz insanları huzurunda kılmasıdır.
MUZMER
MEFUL CİNLER: Mükellef varlıklar olarak bizler ve tabii
ki bir de cinler var. Onlar artık
bizim zımnımızda, bizim tahtımızda müstetir zamir
gibidir. Görünmedikleri için zamir diyoruz. Biz zahir olan bir mef’ulun bih gibi onlar da
muzmer olan mef’ulun bih gibidir. Her ikimiz de mef’uluz. Onlar da Allah’ın;
fâil-i mutlakın mef’ulüdürler. Halik-i mutlakın mahlûkudurlar. Bizler
de öyleyiz. Onun için onlardan değil evvela kendimizden söz
ediyoruz ama onlar da bizim hükmümüzdedirler. Bizim mahkûm olduğumuz
şeylere onlar da mahkûmdurlar. Bu yönüyle onları sık
sık tekrarlamıyoruz ama zevi’l-ukul Ðæí ÇáÚÞæá olan mükellef varlıklrdan bahsettiğimiz zaman onların da buna
dâhil olduğunu bilmelisiniz.
HATALI
VE AFFA MUHTAÇ İNSAN: Yüce
Allah bizleri kalkındırmayı, mamur etmeyi murat ediyor. Bizleri
yanından ayırmak istemiyor. Ancak uzun bir ayrılık
oluştu. Uzun bir mesafe oluştu. Sebepleri var, biliyorsunuz. Bir
takım hatalar, kusurlar var. Hata ve kusur işlemek biz
insanların soyunda olan bir şeydir. Günaha dalma
özelliğimiz var. İşte bu gibi nedenlerden dolayı bir
sürgün hayatı yaşıyoruz. Ancak insanlık olarak affa mazhar
olduk. Atamız Âdem’in genlerinde bu af vardır. Allah’ın
mağfireti ona da işlenmiştir. Dolayısıyla bizlerde af olunma,
mağfirete talip olma ve layık olma yönünde bizlerde de o
mekanizma vardır. Atamız Âdem’e konulmuştur. Genleri
vasıtasıyla soy olarak bize de geçmiştir. Biz de affa
muhtacız, biz de mağfirete muhtacız. O bunun minik bir
yönünü yaşamıştır. Minyatür olarak böylece bir
isyan havasını teneffüs etmiştir, ettirmiştir. Çünkü
o bir melek, bir ilâh değildir. Bu nedenle isyanın kokusunu Allah ona
tattırmıştır. Bu kokuyu ona koklattırmıştır.
Netice de bu kokuyu alan affa ihtiyaç duyar. Çünkü isyan
sıfatının ki o bir zehirdir, onun panzehiri af ve
mağfirettir. O zehiri yudumlamıştır. Öyleyse buna
panzehir lâzımdır. Bu da tevbedir. Tevbe yoluyla affa ve
mağfirete erişmektir. O hâlde insanın tekâmülünde bu mekanizma
vardır ve sağlık alametidir.
Nasıl ki hasta olmak, iyileşmek sağlık alâmetidir. Hiç
hasta olmamak, sağlık alâmeti değildir. Bu bir insaniyetini
kaybetme olayıdır. Bunda bir istidrac vardır. Korkulması,
ürperilmesi gerekir. Bunun nedeninin araştırılması lâzımdır.
Ben insan değil miyim diye araştırması lâzımdır. Benim
niye başım ağrımıyor, niye dişim
ağrımıyor? Nice kırkları devirdim de hâlâ
kırklardan olamadım diye insanın üzülmesi tasalanması lâzım.
æóÅöÐóÇ ãóÑöÖúÊõ Ýóåõæó íóÔúÝöíäö
¶
“Hastalandığım vakit, bana şifa verendir.”[1]
diyen Yüce Peygamber yalan mı
söylemiştir, hâşâ! Ben hastalandığımda,
O benim imdadıma yetişir. Gördünüz mü, şifa verir. Şâfi
koşar gelir. Benim imdat
çağrıma icabet eder ve bana şifa verir, beni iyileştirir.
Peygamber böyle söylüyor. Sen a kıtibyoz kime benziyorsun ki
hasta olmuyorsun. Senin Şâfi’ye ihtiyacın yok mu? Elbette
marazın, arazın olmazsa Şâfi’nde olmaz. Hastalığı
olmayana doktor ne yapsın? Doktorun işi hasta iledir. Doktorun
değeri hastalıklarla mücadelededir. Hastalığı
giderdiği ölçüde doktorlukta ki şanı belirir ve artar.
ESMAÜ’L-HÜSNA’NIN
MEYDANLARI: Yüce Allah’ın Şâfi oluşu da
hastaların katında belli olur. Hasta olmayınca Şâfi ne
yapsın? Şâfi olmanın anlamı nedir? Onun için Şâfi ismi
marazlıları ve arazlıları arar. Tevvab ismi kusurluları ve
hatalıları arar. Bunları yani Yüce İsimleri bir meslek
erbabı, uzmanı gibi düşünürseniz hepsinin tezgâhı
ayrıdır. Nasıl ki bir marangoz kereste arar. Sarraf da
altın arar. O hâlde Esma’ül-hüsna’nın meydanları ayrı
ayrıdır. Karargâhları ayrı ayrıdır. Hepsi de
reise bağlıdır. Cumhur, Yüce
Allah’ın esmasıdır. Reisi cumhur da; esmanın başı
da lafzatullahtır, Allah ism-i şerifidir. Bütün esma ona
bağlı olarak çalışır.
Sure-i
Celile’nin içerisinde Yüce Allah’ın peygamberini ve O’nun
vasıtası ile kullarını mamur etmeyi, yüceltmeyi
kastettiğini görüyoruz. Bunun için ne kolaylıklar
göstermektedir. Esmasını emrimize amade
kılmıştır. Bu tabii ki doğrudan insana biraz tuhaf
gelir. Allah’ın esması mı bizim emrimize amade?
æóÓóÎøóÑó áóßõãú ãóÇ Ýöí ÇáÓøóãóÇæóÇÊö æóãóÇ Ýöí ÇáúÃóÑúÖö ÌóãöíÚðÇ
¶
“Göklerde ve yerde her ne var ise sizin emrinize verdim.”[2]
Size müsahhar kıldım, boyun
eğdirdim. Bunları derken bunların ne ile olduğunu
zannediyorsunuz. Bunların hepsi bir isme bağlıdır. Hep bir
esmanın göstergesidir. Dolayısıyla esma niçin
çalışır? Senin için çalışır, Allah’ın
kulları için çalışır. Tevvab ismi kimin için
çalışır? Tevbekârlar için çalışır. Şâfi ismi
hastalar için çalışır. Adil ismi dengeyi, düzeni arayanlar için çalışır.
Rahman ismi merhamet arayanlar için çalışır. Velhâsıl
Rezzak ismi, rızık arayanlar için, Hadi ismi doğruyu, düzgünü,
yolda olmayı, istikamette olmayı arayanlar için
çalışır. Emre amadedir. Bütün bu sıfatlar sendedir, senin
içindir, sana yöneliktir. Allah’ın yönü kimden tarafadır
desek? Yüce Allah’ın yönü olur mu? O yönden münezzehtir ama
senin yönün vardır. Öyleyse benim yüzüme kim bakıyor? Allah
bakıyor. Senin yüzüne Allah baksın. Bakar mısın? Sana Allah
baksın. Yüce Allah her an size
nâzırdır.
íóäúÙõÑõ
Åáíßã
“O size nâzırdır.”
Sen kime nâzırsın. Sen nerede hazırsın, oraya
nazırsın. Neredeysen, yüzün orayadır. Öyleyse
ÝóÃóíúäóãóÇ ÊõæóáøõæÇ ÝóËóãøó æóÌúåõ Çááøóåö
¶
“ Nereye yönelirseniz orada Allah’a durulacak bir yön ( vecih)
vardır.”[3]
æóåõæó ãóÚóßõãú Ãóíúäó ãóÇ ßõäúÊõãú
“Nerede
olursanız O sizinle beraberdir.”[4]
Allah
bizimledir.
æóÅöäøó Çááå áóãóÚó ÇáãÍÓäíä
¶
“Hiç kuşku yok ki Allah ihsan peşinde olanların
yanındadır.”[5]
İHSANA İHSAN: İhsanla beraber
olanların yanındadır. Eğer sen ihsan ileysen
Allah’ın ihsanı da seninledir. İhsan edene ihsan edilir.
İkram edene ikram edilir. İyilik yapana iyilik yapılır. ÏõÞø ÏóÞø ãóäú hesabı. O halde her an Rabbi’nin seninle olduğunu unutma!
æóÃóÍúÓöäú ßóãóÇ ÃóÍúÓóäó Çááøóåõ Åöáóíúßó
“Allah’ın
sana ihsanda bulunduğu gibi sende ihsan eyle.”[6]
İki ihsan intibak eylesin. İki
ihsan tetabuk eylesin, buluşsun ve özdeşleşsin.
ßóÃóäøóåõ åõæ
“Tıpkı
o, …”[7]
Olsun. Bir
olsun.
æóåõæó ãóÚóßõã
“O sizinle
beraberdir.”[8]
sırrına nail olasınız.
İşte bu sırra erişmek için Yüce Allah bizi din ile mütedeyyin
eyledi. Bütün bu tekliflerle bizleri mükellef eyledi. Maksat sensin; maksud-u
ilâhi sensin. Senin de maksudun O olursa; iki maksud birleşince âlem
seyran olur, günler bayram olur. Artık bize“Kutlu olsun bayramın”
demekten başka bir şey söylemek düşmez. “Ey Esmanın
çocukları! Bayramınız kutlu olsun.”
GECE-GÜNDÜZE
GÖRE İNSAN: Bu buyruklar içerisinde kalkınma projesi
vardır. Peygamberin nasıl kıyam edeceği, nasıl hamle
yapacağı vardır. Bunun şarj edilip, doldurulup gece ve
gündüze göre ayarlandığını görüyoruz.
Bakınız insan geceye ve gündüze göre
farklılık arzeder. Birçok cihazlar da böyledir. Gece ile gündüz
farklıdır. Bu farkı gözetmeden yapılan teknik cihazlar
çok hata eder, çok arıza gösterir. Gece ve gündüz
ayarları diye ayarlar vardır. Bakınız makineye
çekiyorsunuz. Gece ve gündüz ayarı diyor. Çünkü gece
sinyalleri ile gündüz sinyalleri farklıdır. Güneşin
ışığının olduğu yerde birçok
ışığa yer yoktur. Ama gece, gün
ışığı kayboldu mu bu sefer de
ışığa fazla ihtiyaç olur. Aydınlığa
ihtiyaç olur. İşte bu minval üzere mühendisler işlerini
yürütürler. Çoğunu biz bilmeyiz. Onlar bilir. Senin bilmen
gerekmez. Ama buna göredir. İşte gündüzün hayrı, gecenin
şerri olarak genel anlamda din kültürü içerisinden biz bunu
çıkartıyoruz. İnsan için açılım sahası
gündüzdür. Gece ise karanlık güçlerin açılım
sahasıdır. Başta kuşlar; onlar arasında en
karanlık kuş türü yarasalardır. Yarasalara gece yarasın
oluyor. Yarasın zamanı gece zamanıdır. Şeytanların,
cinlerin cirit attığı zamandır. Şer güçler geceleri
ortaya çıkarlar. Gece onlara biçilmiş kaftan gibidir. Mikroplar
geceleyin çok ürerler. Güneş ışığı,
mikropların düşmanıdır. Onun için atalar ne
demiş: “Güneş girmeyen eve doktor girer.” İşte Yüce
Rabbimiz, bu sûre-i celîlede gecenin şerrinden kulunu
sıyırıp kurtarmanın yolunu göstermektedir. Gündüzün
hayrını da nasıl tahsil edeceğini de özet hâlinde açık
seçik beyan etmektedir. Çünkü bu
giriştir. Giriş bölümünde muhtasar beyan vardır. Fatiha Sûre-i
Celîlesi Kur’an’ın giriş mahallidir, giriş bölümüdür.
Girizgâhtır, muhtasardır.
ãöäó ÇáúÌöäøóÉö æóÇáäøóÇÓö
“Gerek cinlerden
gerek insanlardan (olur.)”[9]
Þõáú (gul) ile başlayan
surelere ÞáÇÞá
sûreleri denmektir. Bunlar,
Kafirun Sûresi ile başlar. Bu sûreler de Kur’an’ın son
sözleridir. Þõáú Þõáú Þõáú böylece bitirilmiştir.
Şunları şunları söyle.
İstiaze yönleri, muavvizeteyn
(Nas-Felâk) dediğimiz bölümde özetlenmiştir. Tevhit
bölümü İhlâs Sûresinde, sesleniş ise Kâfirun Sûresi’nde
özetlenmiştir. O hâlde Kur’an seslenişlerden, nidalardan,
tevhitten ve istiazeden ibarettir. Son özet budur. İşte
bu sûre-i celîle de giriş bölümü kabilindendir, ilk,
başlangıç sûreleri içerisinde yer aldığı için
özet hâlinde bu beyanlara rastlıyoruz. Bu özetin, arkadan gelen
sûrelerde yavaş yavaş ziyadeleştiğini, artırıldığını
göreceksiniz. Şerhin, tefsirin nasıl yapıldığını,
beyan-ı ilâhinin nasıl icra
edildiğini fark edeceksiniz.
Ëõãøó Åöäøó ÚóáóíúäóÇ ÈóíóÇäóå
¶
“Sonra onun açıklaması bize aittir.”[10]
buyuran Yüce Allah, Kur’an içerisinde kendi
beyanlarını tefsir etmiştir. Aslında başkasına hiç
hacet yok. Vahiy eşiğine geldin mi? Vahiy beşiğinde
yatıp, onun eşliğinde eşleştin mi? Ev köy oldun
mu, adam oldun mu başka söze hacet yoktur. O Şâfi’dir, Kâfi’dir,
Vâsi’dir. Başka söze o sınırdan uzaklaştıkça
ihtiyaç duyarsın. Ne kadar ülkenin taşra kısmında
yaşarsan o kadar dilin farklılaştığını
görürsün. Neredeyse özde ile o taşrada olan birbiriyle
anlaşamaz olur. Sanki farklı bir âlem gibi olur. İşte
çok söze ihtiyaç uzaklık alâmetidir. Yakının ki
onlara arif denir. “Arifin tarife ihtiyacı yoktur.” sözü buradan
gelir. Ona bir işaret kâfidir. Bütün uluların sonu, son hâli Kelâmullah’ta
noktalanır. Artık son demlerini vahiyle geçirirler. Kimisi Peygamberin
kucağında emniyet hissi içerisinde olmayı tercih eder.
CELÂL
VE CEMÂL KUCAĞI: Kimisi doğrudan Cemâl ve Celâl’in
kucağına atılır. Böylesine ikili bir son vardır.
Kimisi ÑóÍúãóÉð
áöáúÚóÇáóãöíäRahmeten lil âleminin
(âlemlere rahmet olan)[11]
kucağında O’nun huzuruna gideyim, ne olur ne olmaz, emin olan
zatın kucağında gideyim der. İmam-ı Gazali Hazretleri
vefat ettiği aman yüzünde Buhari Şerif forması varmış.
Böyle tutuyormuş, son nefesini verince yüzünde mübarek ehadisi
nebeviye örtüsü oluşmuş.
Hani ölünün
yüzünü örterler. Buhârî Şerif ile yüzü örtülmüş. Son
sözleri onlar olmuş. Kimisi böyle İmam-ı Busıri
gibi hani. Kimisi de farklıdır. Cemâl ve Celâl’in kucağında
gitmek ister; Ataullah İskenderî gibi.
Oraya sığınmış, bunu yeğlemiş, hep o,
o, o… O’nun düdüğünü çalmış. Ötekiler ise Resûlullah
demişler. İki kelime: “Resûl ve Allah; Resûlullah: Allah’ın Resulü.”
Muzaf ve muzafın ileyh. Resûle izafe olmuş. Kimisi Resûlu tercih
etmiş.
ßõáøõ ãóäú ÚóáóíúåóÇ ÝóÇäò
¶
“Ne varsa onların hepsi fânidir.”[12]
Åöäøóßó ãóíøöÊñ æóÅöäøóåõãú ãóíøöÊõæäó
¶
“Mutlaka sen de öleceksin, muhakkak ki onlar da ölecekler.”[13]
sırrıyla bilmezsin içinde ne
oluştu. Farklı bir ortamdır. Doğrudan onu da
ayırmış. Sadece Allah demiş. Resûlu bırakmış,
sadece Allah demiş. Bunlar meşrep denilen bir içme hadisesidir,
içiştir. Meşrep, ismi mekân anlamına da gelir; mastar
anlamına da, kelime olarak mimli mastardır. Bir tür feyizleri ve
nurları içme olayıdır. Yani şarj olma olayıdır.
Kimisi vesaite başvurur, arada bağlantılar kullanır. Kimisi
doğrudan rabt olur. İkisi de
şarjdır. Kimisi bilgisayara bağlanarak şarj olur,
kimisi de doğrudan şarj olur.
Hangisi daha güzeldir? Böyle bir tespit yapmamız münasip
olmaz. Öz nasıl dizayn edildiyse ona göre
çalışır.
ßõáøñ íóÚúãóáõ Úóáóì ÔóÇßöáóÊöå
¶
“De ki: Herkes yaratılışına göre
davranır.”[14]
sırrıyla o minval üzere
çalışır. Ona biz artık karışamayız. Bunların
hepsi de güzeldir.
MUHAMMEDÜ’L-EMİN
GÜVENCESİ: Önemli
olan Allah ve Resûlu’nün yanı başında olmaktır. Onlardan
uzak kalmamaktır. Ama umumun beyanına göre Resûlun yanı
başında olmak daha emniyetlidir. Çünkü Allah’ın Resûlu
diyoruz. Allah’ın, resûlunün yanında olduğundan hiç şüphe
yoktur. Ama sen, ben onunla olacağım dersen, ben tek başına,
yek başına, Allah ve ben, ben ve o olmak istiyorum dersen; bu çok
büyük bir girişim, cesaret isteyen ve titretici bir boyuttur.
Ayakların kayabileceği de nazara alınmalıdır.
Burada ÒóáøóÉ ÇáÃÞÏÇã (zelletül agdam)
ayaklar kayabilir. Çünkü ÎóíúÑõ ÇáúãóÇßöÑöíä(
Allah ise mekir yani tuzak hazırlayanların en
hayırlısıdır.) vardır. Yüce Allah’a gidişte,
karşında ÎóíúÑõ ÇáúãóÇßöÑöíä (hayrul makirin) geçidi
vardır. Böyle bir geçitten geçmek zorundasın. Acaba ne hâl
kesbedeceksin? Durumun ne olacak? Garanti yok. Garanti risâlette
vardır. Resûl geçidinden geçersen garanti vardır. Onun eşliğinde geçersen garantili
geçersin.
æóÃóÓúáóãúÊõ ãóÚó ÓõáóíúãóÇä
¶
“Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”[15]
Dercesine ãÍãÏò óÃóÓúáóãúÊõ
ãóÚó (eslemtü mea Muhammedin;
Muhammed’le beraber teslim oldum.)
Yani áÇ Åáå ÅáÇ Çááå (la ilâhe illalah)
ãÍãÏ ááå ÑÈøö ÇáÚÇáãíä ò
óÃóÓúáóãúÊõ ãóÚó
(Muhammed’le beraber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.)demektir.
ÃÔåÏ
Ãä áÇ Åáå ÅáÇ Çááå¡ æÃä ãÍãÏðÇ ÑÓæá Çááå (Şehadet ederim ki Allah’tan başka
Tanrı yoktur ve Muhammed O’nun
Resûlu’dür.)
İşte
şehadetin anlamı budur.
ŞEHADETEYN
ÜZERE OALIM: O halde şehadeteyn üzere olmaktan Allah bizi
ayırmasın. Resûlullah Allah’ın bize verdiği bir garantidir,
sigortadır. Sigortasız kul olmayalım. Sigortalı kul olmak daima emniyetlidir.
Allah bizi bu emniyetten, bu Muhammedü’l- Emin’in güveninden, güvencesinden ayırmasın.
20. ayet üzerinde gidişimiz
devam etmektedir. ãóÑúÖóì dan alalım. Yüce Allah
kullarına merhamet buyurdu. Bakınız bu ilk etapta nazil olan sûre-i
celîlelerdendir. Başından bir şeyin sonunu görmek
mümkündür. Eğer ariflik sıfatın varsa, ariflikten bir payın
varsa başından bir şeyin sonunu görebilirsin. Onda
öyle bir özenek, gözenek vardır. Bir delikçik vardır.
O delikten sonunu görürsün. İşte burada başından
sonunu görme olayı var. Yüce Allah kutsî rivayette buyurmuş ki:
Åöäøó
ÑóÍúãóÊöí ÓóÈóÞóÊú ÛóÖóÈöí
h
“Benim öfkeme rahmetim sebgat etmiştir. Rahmetim
gazabımın önüne geçmiştir.”[16]
GAZAB VE RAHMET EHLİ: Gazabımın
önüne geçerek onu ikinci plana itmiştir. Tabi ki bu rahmet ehli için
olan bir oluşumdur. Rahmet ehli için meydana gelen bir cereyandan, bir
açılımdan söz ediyor. Merhum olanlar var mı? Var. Rahmete layık olan kişiler var
mı? Var. Bunlar kimlerdir? Ehli imandır. Rahmete layık
olanlar ehli imandır. Gazaba layık olanlar ise ehli
küfür ve tuğyandır. O hâlde benim rahmetim gazabımın
önüne geçmiştir. Bu, dünyada Rahman ismi ile tüm
insanlığın mazhar olduğu bir oluşumdur. Ne o? Rahmete nail oluş. Kâfirlerin bu âlemde
rahmete nail olduğunu görüyoruz. Tüm insanlar bu rahmete nail
olmuş. Nasıl olmuş da öyle olmuş.
Fıtrattan getirdikleri, fıtrat üzere gelmelerine
dokunulmamış bir şekilde. Bunun yüzü suyu hürmetine dünyada Rahman
ismi onları da içine almış ve gazabının önüne
geçmiş. Yani perdeleyerek, frenleyerek ona dur demiş. Rahman ismi Kahhar
ismine, Azizü’n- züntikam ismine, Celâl’ine dur demiş.
Ýóãóåøöáö ÇáúßóÇÝöÑöíäó Ãóãúåöáúåõãú ÑõæóíúÏðÇ
¶
“Ey Muhammed, sen inkârcılara mehil ver, onlara mukabeleyi biraz
geri bırak.”[17]
Azıcık azıcık, biraz
mühlet ver. Gâvurcuklar şurada yaşasınlar. Şu üç günlük
dünyada biraz gülsünler, nasıl olsa hep ağlayacaklar, diyor.
Dolayısıyla görüyoruz ki dünyadayken de bu sır zuhur
etmiş. Ama tahsis olunan âleme geçince iş değişir.
Burası amme hasebiyle yaşanan âlemdir. ÑóÍúãóÉð áöáúÚóÇáóãöíä(Rahmeten lil âlemin) âlemidir bu âlem. Fakat
ölüm kuralları değiştirir. Ölüm ile âlem
değişir. Âlem değişince de şartlar
değişir. İşte orada ölüm ile küffarın işi
değişir. Gazap ön plana geçer. Rahmet arkaya geçer. Artık
perde yoktur. Orası perdenin kalktığı âlemdir. Engeller
kalkar, frenleme olayı kalkar. Sabur ismi devreden çıkar. Olan gâvurun üzerine olur. İşte
ondan sonra zırnık kadar bir rahmete erişemezler. Rahmet
devreden çıkmıştır. Rahman ismi artık devreden
çıkar. Kahır isimleri devreye girer. Müminler ise dünyada Rahman,
ahirette Rahim ismine mazhar olurlar. Bunun için ukbada Rahman ismi devreden
çıksa bile Rahim ismi devreye girer. Müminleri bağrına basar. Bu
nedenle müminler hep merhum olurlar. Hep affa mazhar olurlar. Böylece
Allah’ın lütfundan, kereminden bol bol istifade ederler. Burada bu
lütfun, keremin bir göstergesi var. Gecenin yarısı, üçte ikisi,
üçte biri diye tahfif vardır. Bu şeyler arasında sürekli
gidiş gelişler kaydedildi.
Taksimatlar söz konusu oldu. İbre böylece
çalışıp durdu. Gitti geldi. Sonunda karar kıldı ve
Yüce Allah şöyle buyurdu:
Úóáöãó Ãóäú Óóíóßõæäõ ãöäúßõãú ãóÑúÖóì
Yüce Allah
kesinlikle şunu tespit etti, bildi ve size bildirmektedir ki: Sizden
hastaların olacağını, bulunduğunu gördü ve bildi.
ãóÑúÖóì
hastalar olacak. ÝíÔÞ Úáíåã Bu nedenle
hasta olunca onlara meşakkat verir, zor gelir.
ÞíÇã Çááíá Gece kalkışı, gece ibadeti zorluk verir.. Uykuyu
bırakıp geceleyin kıyama kalkış onlara zor gelir. æóÁóÇÎóÑõæäó Diğerleri
ise ÝóÊóÇÈó
Úóáóíúßõã
Ne yaptı
burada Allah, yukarıda âyette geçti.
Bunlardan dolayı Allah size hafifletti. Size kolaylaştırdı.
Artık bu zorluklara gerek yok. Onları da aşamalı
aşamalı geçen dersimizde izah ettik. Bu Allah’ın rahmetidir.
íóÓøöÑõæÇ
æóáóÇ ÊõÚóÓøöÑõæÇ
h
“Kolaylaştırın,zorlaştırmayın..”[18]
TENZİLİN
HER TÜRÜ RAHMETTİR: Kolaylıktır.
Kolaylık nerden gelir? Rahman’ın rahmetinin, gazabının
önüne geçişinin alâmetidir. Rahmeti gazabının önüne
geçiyor. O hâlde kulları için yapmayacağı yoktur. Salih
kulları için, sizin için yapmayacağım yoktur diyor. Hep tenzil
ediyor. Birileri çıkmış Miraç’ta Peygamberi Zişan’ın
Musa Nebi’nin telkinleriyle elli vakit namazı beş vakte indirme
konusundaki şefaat isteği ve arzusunu ayıplıyor. Sen Yüce
Allah’ı ne zannettin diyor. Pazarlık mı yapıyorsun,
alışveriş mi bu diyor. Evet. Ne oluyor sana, dokundu mu? Burada
Yüce Allah zaten kendisi yapıyor tenzil ediyor. Tenzil rahmettendir.
Onun için isteyeceksin, pazarlık yapacaksın. Pazarlık yapmak sünnettir
derler. Pazarlıkların en güzeli Allah ile yapılandır.
Çünkü Allah bize müşteridir.
Biz de Allah’ın müşterisiyiz.
Åöäøó Çááå ÇÔÊÑì ãöäó
ÇáãÄãäíä ÃóäÝõÓóåõãú æÃãæÇáåã ÈöÃóäøó áóåõãõ ÇáÌäÉ
¶
“Allah, şüphesiz müminlerin canlarını ve
mallarını Cennet’e karşılık olarak satın
almıştır.” [19]
Görmediniz
mi âyette? ÇÔÊÑì (İştera) nın faili müşteridir.
Allah müşteridir diyor.
Åöäøó Çááå Allah müminlerin nefislerine taliptir, müşteridir.
Senden nefsini istiyor. Can istiyor senden can. Geçen geceki sohbette Canan’la
can arasındaki bağlantıyı, ilişkiyi kurduk. Kutlu an ile canı birleştirince
canan oldu. İşte bu bir müşteriliktir.
ÇÔÊÑì (İştera) alış veriş
meselesidir. Mademki yüce Allah beyan buyurmuştur. Sana ne oluyor?
Alışverişte tenzilat sünnettir. Allah’la da olsa
yapılır. Kullarıyla hayli hayli yapılır. O adamlara
gülüyorum. Onlar alışverişin kurallarını bilmiyorlar.
Eğer böyle bir şey Allah’la caiz olmasaydı kullar için hiç
caiz olmazdı.
Kullar arasında ki meşru
olan şeyler Allah için de meşrudur. Boyutları
farklıdır. Ama öz mana hasebiyle caizdir. Oradan kulları üzerine izdüşümü
oluşmuştur. Gölge oluşmuştur. O’nun gölgesidir.
Bizim yaptıklarımız, bizim meşru dediğimiz ve
meşru olarak ortaya koyduğumuz şeyler ilâhidir. Nerden indi de
meşru oldu. Onu meşru kılan Allah’ın müsaadesidir,
Allah’ın iznidir. Onu meşrulaştıran O’dur. Eğer O’nun
müsaadesi olmasaydı gayri meşru olurdu. Meşru olmazdı o
zaman. Caiz değil, doğru değil derdik. O hâlde doğru olan
doğru görmüştür ki doğruluğa özenenlerin konumu
biraz önce hadiste geçti.
ÝóÅöäøó
ÇáÕøöÏúÞó íóåúÏöí Åöáóì ÇáúÈöÑøö æóÇáúÈöÑøó íóåúÏöí Åöáóì ÇáúÌóäøóÉö
æóÅöíøóÇßõãú
h
“Doğruluk, insanı iyiliğe, iyilik de cennete
götürür, doğruluktan ayrılmayın…”[20]
Doğruluk
insanı nereye götürüyor. İşte o nedenle yüce Allah
tarafından doğrulanmıştır.
áóÞóÏú ÕóÏóÞó Çááøóåõ ÑóÓõæáóåõ ÇáÑøõÄúíóÇ ÈöÇáúÍóÞø
¶
“Allah peygamberinin rüyasını tasdik etmiştir,
doğrulamıştır.”[21]
Yalancı bir
rüya değildi. Aslı esası olmayan bir rüya değildi. Vahiy
menşeli bir rüya gördü. Ben bunu doğruluyorum ve bunun
böylece çıkacağını sizlere haber veriyorum diyor.
İşte
burada Yüce Allah’ın tahsis yapmasının, kolaylık
göstermek için olduğunu görüyoruz. Kolaylık
göstermek, Yüce Allah’ın şanındandır. Sakın
sıkıntılı bir mesele ile karşılaşınca
hemen ben bunu yapamam demeyiniz, bekleyiniz. O yerine oturacaktır. O
sizin gözünüzde küçülecektir. Allah’ın
kolaylaştırması sizde vaki olunca, dilinden ÑÈ íÓÑ (rabbi yessir)ler
dökülünce o işin ne kadar suhuletli, ne kadar kolay, ne denli
tatlı olduğunu göreceksin. Onun için hemen peşin hükümlü
olmayın. Surete aldanmayın. Sabırlı olun. Neticeyi bekleyin.
Onun için;
ÇáÊÃäí ãä Çááå æÇáÚÌáÉ ãä ÇáÔíØÇä
h
“Teenni Rahmandan, Acele şeytandan” [22]
denmiştir. Sakın
acil davranmayın. Yüce Allah hastaların olduğunu veya
olacağını bildiği için verdiği hükmü tahfif etti, kolaylaştırdı.
Böylece kolaylaştırmaya sebepler ortaya koyuyor. İnsanlara
da diyor ki; o hâlde siz de benim açık hükümlerimin
olmadığı yerde hüküm koyduğunuz ve
koyacağınız zaman bunları esnekleştirin. Değişmez bu tamamen
böyledir deyip geçmeyin. Buna şartlar ekleyin. Şu şartlar
altında bu böyle olur. İlla böyle olması gerekmez.
Gördünüz mü? Ta’lil edin, meseleyi tahlil edin, esnek olun ki bu ümmete,
insanlığa kolaylıktır. İşte burada verilen bir
hükmün hangi şartlar altında kolaylaştırılan hükümlere
dâhil olacağı beyan ediliyor. Burada
kolaylaştırılmasına sebep hastalık illetidir. Her
zaman bizim işlerimizde şu şartlar altında şöyle
yapılır esnekliği vardır. Namaz sâkıt olur mu? Olmaz.
Sadece uygulama pozisyonu değişir. Şartlara göre eninden,
ucundan budanır. Bu Nasrettin Hoca’ya havale edilmez. Yüce Allah bunu kendisi
yapar. Ama O’nun hükümlerinin dışında, Resûlu’nün hükmü
dışında yapacak olursan işte o zaman ehli olanlar ve
Nasrettin Hoca devreye girer. Şimdi kuşa benzedin cinsinden olur.
Tabi ki Yüce Yaratan’ın kuşuyla oynanmaz. O, bir şey için ders
vermiş. Tabii ki Yüce Allah’ın ortaya koyduğu en
güzelidir. Onun dışındakiler benzetmeden ibarettir.
Çoğu da benzetemez. Yüzüne gözüne bulaştırır.
Benzetme işi sanat işidir. Teşbih biliyor musun ki bir işe
yarasın. Bilmiyorsan yüzüne gözüne bulaşır. Benzetme yerine
şişirme, abartma yaparsın. Tam tersine ortalığı
karıştırırsın.
Hastalar olacak, Allah bunu
kesinlikle tespit buyurdu. Tahfifinin sebeplerini açıklıyor. Yüce
Allah bunları niçin kolaylaştırdı? Niçin kolay gelen
şekilde yapınız dedi. Çünkü içimizden hastalar olacak.
Başka
æóÁóÇÎóÑõæäó diğer
bir bölük grup ise íóÖúÑöÈõæäó Ýöì ÇáÃÑÖ Yeryüzünde sefer eder.
ÖÑÈ Ýöì ÇáÃÑÖYeri tepmek, toprağı tepmek demektir. Bu
yolculuk yapmaktan kinayedir.
CÜNDULLAH’IN
YÜRÜYÜŞÜ: Çünkü yolculuk
ayağı yere vura vura yapılır. Pat pat pat gidersin. Rab
rab rab gidersin. Asker, cündullah rab rab yürür. Cündullah
dışında kalanlar ise pat pat yürürler ve patır patır
dökülürler. Rab rab yürüyenlerãä ÇáÝÑÔ mine’l-ferş Åáì ÇáÚÑÔ ile’l-arştır. Pat pat yürüyenler Ìóåóäøóãó ÒõãóÑÇð Åáì ila cehenneme zümeradır[23]
. Onun için her yürüyüş, Allah’ın adıyla Rab diyerek olmalıdır. Bak ne diyor? íóÖúÑöÈõæäó Ýöì ÇáÃÑÖ demek íÌÇåÏæä Ýöí ÓóÈöíáö Çááå demektir. Bu işin hazar âlemindeki tefsiridir.
íÓÇÝÑæä Yeryüzünde sefer
ederler. En yüksek dereceli sefer,
askerin seferidir. Sefer var sefer bağırıyor, davullara vuruyor
sevinçten. Düğün bayram ediliyor.
Nereye Kosavaya, Viyanaya…
Seferî adamlar düğün ede ede
bayram ede ede yürürler. Allah’ın ordusunun marşlarını
söylerler. O kösler o şeyler de ne heybet var değil mi?
İnsanın damarları harekete geçiyor. İnsanın kalp
atışları ritimleri değişiyor. Can geliyor.
Diğerleri adamı öldürüyor. Şeytan düdükleri. Birisi rab rab
diye diye öteki pat pat diye diye
gidiyor. Doğru yürüsene pat pat ne yapıyorsun öyle. Pat pat gidince tabi patlaya patlaya gidiyor. Canı
patlayası, çatlayası der cinsinden.
íóÖúÑöÈõæäó Darbederler, vururlar. Bu neden kinayedir.
Yürürler, yolculuk ederler. Yolculuk etmekten kinayedir.
íÓÇÝÑæä demek ki ÖÑÈ Ýöì ÇáÃÑÖ ÓÝÑÇ demektir.
íóÖúÑöÈõæäó Ýöì ÇáÃÑÖ , íÓÇÝÑæä Sefer
ederler, yolculuk ederler. Ordunun
seferinin maksadı farklıdır. Ticaret erbabının
seferinin maksadı farklıdır. Bunlar, farklı farklı
şeylerdir. Hırsızlık
için de adam sefer eder. Peki namazı kısaltacak mı?
Kısaltmayacak mı? Ya adam hırsız,
hırsızlığa gidiyor. Bunlar fıkıhta var,
okursunuz. Kasr-ı salât caiz mi değil mi? Bu seferi olur mu olmaz
mı? Maksatları farklı. Âli olan maksatlar var; insanı
ulviliğe götürür. Sefil olan maksatlar da esfeli safiline
götürür.
ßõáøñ íóÚúãóáõ Úóáóì ÔóÇßöáóÊöå
¶
“De ki: Herkes yaratılışına göre
davranır.”[24]
ÇáúÃóÚúãóÇáõ
ÈöÇáäøöíøóÇÊö
h
“Ameller niyetlere göredir.”[25]
Bu yeryüzünde sefer edenler ne yaparlar.
íóÈúÊóÛõæäó ÍÇá Burası hâl cümlesidir.}
ãä ÖãíÑ { íóÖúÑöÈõæä ó “ãä
Min” zamiri íóÖúÑöÈõæä
nin failinden hâldir. åã “Hüm” zamirinden hâldir. Bu
nedenle çoğul gelmiştir. {
ãöä ÝóÖúáö Çááå } Allah’ın fazlından,
kastederek, ümit ederek, talep ederek, maksat edinerek, ideal edinerek, dileyerek yeryüzünde sefer edenler
vardır.
YOLCULUK
MEKANİZMASI: Seferi olan adamın zaten yorgunluğu,
bitkinliği vardır. Var da vardır. Türlü türlü sebepleri,
nedenleri vardır. Seferi olan adamın zaten sefer boynuna
binmiştir. Bacaklar boyuna çalışıyor. Yorgunluğu,
bitkinliği vardır. Türlü türlü sebepleri nedenleri vardır. Yolculuk,
bir sıkıntıdır, meşakkattir. Sefer insana
meşakkat verir. Ben oturuyorum, uçakla gidiyorum. Otursan da
fark etmez. Sen otururken farkında değilsin. Yolculuk mekanizman
çalışıyor. Senin kaba yerlerin oturuyor ama sefer niyeti var ya
mekanizma çalışıyor, o motor çalışıyor.
Dolayısıyla sen yorulursun. Yorulmak sadece ayağının
altıyla olmaz.
Bu adam íóÖúÑöÈõæä
nin neresine uyacak. Neresini
vurdu ki uçakta yolcu olmaz, seferi olmaz diyor. Çünkü o darb etmiyor
yeri diyor. Mesele senin pabucunun hareketi değildir. İçindeki sefer
mekanizmasının çalışmasıdır. Bu mekanizma
çalışmazsa yine noksan olursun.
Çalıştığı hâlde gereğini yapmazsan yine
mahrum olursun. Mekanizmayı devreye sokmuştun. İstesen de
istemesen de o mekanizma devreye sokuldu. Bazı şeyler var ki
yöneliş niyettir. Senin illa aklınla niyet etmen gerekmez. Suyun
başına vardın mı, elini altına koydun mu; bu temizlik
niyetidir. Onun için dil ile ayrıca
niyet etmene gerek yok. Abdeste niyet ediyorum demene gerek yoktur. Gusül
abdestinde; sen suyu dökünme
anında ne yapıyorsun. Oynamaya geldim suyla mı diyorsun. Onun
için sefer de böyledir. Sen ister niyet et istersen etme; yolculuğa
çıktığını bilmen niyettir.
TEYSİR PAKETİ: Ne
yaptığını bilmen niyettir. Bu nedenle o bilgi
mekanizmayı devreye sokar. Gereğini yapmazsan sorun senindir. Mekanizma
çalıştığı an ruhsat devreye girer. Buna uymazsan
Allah’ın hediyesini hor görmüş olursun. Teysir paketini geri
çevirmiş olursun. Teysir paketi var. Allah, kolaylaştırma
paketini sana gönderdi. Hz. Ömer : “Bu Allah’ın size bir lütfu
ve keremidir, onu kabul edin” dedi. Bu Allah’ın size bir
armağanıdır, onu kabul edin. Allah’ın fazlını
aramak, Allah’ın fazlını ummak, Allah’ın fazlından
devşirmek, kazanmak; gayeleri
budur. Allah’ın fazlından olan bir nasip arıyorlar. Sefere
gidiyor. Nereye gidiyorsun. Amerika’ya gidiyorum. Ne yapacaksın orada?
Biraz kredi alacağım. Adamın seferinin maksadı ne? ãöä ÝóÖúáö Çááå
değil. Min fazli Amerika. O buraya girmez. O buraya dâhil değildir. Mümin nereye giderse gitsin, Allah’ın
fazlından talep etmelidir. Karşısındaki adama ãöäú ÝóÖúáößó
min fazlik derken bile o ßó “ke”nin
arkasında Allah olduğunu bilmelidir. O işin suretidir,
görünen yanıdır. Çünkü Yüce Allah:
æóãöãøóÇ ÑÒÞäÇåã íõäÝöÞõæäó
¶
“Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden verirler.”[26]
O halde sen birisinden isterken ãöäú ÝóÖúáößó (min
fazlik) derken bunun;
æóÃóÍúÓöäú ßóãóÇ ÃóÍúÓóäó Çááøóåõ Åöáóíúßó
¶
“Allah’ın sana ihsanda bulunduğu gibi sende ihsan eyle.”[27]
FAZLIN
İKİ AÇILIMI: Allah’ın sana ihsan ettiği
gibi sen de ihsan et demek olduğunu unutma. Aşağıda gelecek,
göreceğiz. Diğer bir grup derken kastedilen Allah’ın
fazlından talep ediyor, O’nun fazlını araştırıyor
oldukları hâlde, kendilerine bunu maksat edindikleri hâlde yeryüzünde
yolculuk yapanlardır, seferî olanlardır.
ÑÒÞå
ÈÇáÊÌÇÑÉ fazıldan murat, (Fazl, Kur’an’da
birçok yerde rızık olarak da kullanılmıştır.) Müfessirimiz,
ticaret vasıtası ile Allah’ın rızkını
arayanlar diye tefsir etti. Diğer bir grup Allah’ın
rızası ile Allah’ın rızkından talep edenlerdir. Yani
kazanç peşindedir. İşi, gücü vardır, ticaret yapıyordur,
işte buraya dâhildir. Onlara da kolaylık olsun diye yaptım bu
işi diyor. Çünkü onlar yorgundurlar, geceleri yorgun bir biçimde
derin uykudadırlar, ona kalk namaz kıl, Kur’an oku, demek
zorlaştırıcı bir olaydır. Bu nedenle Allah onları
bildi, tespit etti, işte onlara kolaylık gösterdi, diyor. Diğer
bir ikinci tevcih Allah’ın fazlından talep ederek ãöä ÝóÖúáö Çááå, ØáÈ ÇáÚáã demektir. ØáÈ ÇáÚáã ãöä
demektir. İlim talebini
kastederek böyle yolculuk ederler. Okulda okuyordur, falan ülkeye, filan âlime
sormaya, ilim öğrenmeye gidiyordur. Günümüzde de olmakla birlikte
eskiden bu tür seyahatler daha çoktu. İlim aramak da buraya dâhildir.
İlim aramak da Allah’ın rızkından talep etmektir.
Yeryüzünde sefer edenlerin bir kısmı da bu şekildedir. ÇæØáÈ ÇáÚáã ÇáÚáã ÈÇáÊÚáã
æÇáÊÏÑÓ demektir. Burada talim ve ders alma yönü ile ilim
öğrenmeyi kastetmiştir.æóÁÇÎóÑõæäó íÞÇÊáæä Ýöì ÓóÈöíáö Çááå Diğerleri
Allah yolunda savaşırlar. Şimdi müfessirimizin dikkatini
çekiyor. æó [Ve] ile bağlantı sağlayarak
yukarıdakine bunu bağlayınca Óæøì Èíä ÇáãÌÇåÏ ( æó ) (vav) iki şeyin müsavatını
gösterir. Atıf vavı ile bir şey atfedildiği zaman matuf,
atfolunanın derecesindedir. İkisi aynı derecededir. Tesviye
içindir. Müfessir, bu æ (vav) atfından hareketle
Óæøì
Èíä ÇáãÌÇåÏ æÇáãßÊÓÈ Allah yolunda savaşanla helâlinden
rızık kazanan kişi arası bu âyette müsavi
kılındı, denkleştirildi, diyor.
HAKKA SAYGI
DUYAN EMEĞE SAYGI: Birisi Allah yolunda savaştı birisi
de çoluk çocuğun rızkını temin için
uğraşıyor. Buna müktesip diyoruz. İkisi aynı derecede
kılındı. Niçin áÃä ßÓÈ ÇáÍáÇá ÌåÇÏ Çünkü helâlinden kazanmak ve bu
yönde verilen uğraş da Allah yolunda cihattır. Şu büyük şerefe bakın. Onun
için o insanlara saygı duymak lazım. Çoluğunun
çocuğunun rızkını temin amacıyla emek veren emekçilere
saygı duymak lazımdır. Bakınız kitabımız
onları Allah yolunda savaşan mücahitlerle eş değerde
görmüştür. Bunun için “emeğe saygı” sözüne saygı
duyuyorum. Ama saygılı insanların ağzından çıkmak
şartıyla saygı duyarım. Üçkâğıtçıların,
yiyicilerin onu bunu vasıta kılarak onun bunun sırtından
geçinerek söyleyenlerin sözü değil. Bu nedenle emeğe
saygı sözüne saygı duyuyorum.
ÞÇá
ÇÈä ãÓÚæÏ ÑÖí Çááå Úäå : ÃíãÇ ÑÌá ÌáÈ ÔíÆÇð Åáì ãÏíäÉ ãä ãÏÇÆä ÇáãÓáãíä ÕÇÈÑÇð
ãÍÊÓÈÇð ÝÈÇÚå ÈÓÚÑ íæãå ßÇä ÚäÏ Çááå ãä ÇáÔåÏÇÁ İbnu Mes’ud Hazretleri bu konuda
şöyle demiştir: “Hangi adam ki Müslümanların
yaşadığı herhangi bir şehre, (ticari olan) bir
şeyi, sabrederek, sevabını hesap ederek, sevap planı
yaparak, sevap umarak, sevk eder ve o
götürdüğü şeyi, günlük raiç bedeliyle (piyasa bedeliyle)
satarsa, o Allah katında
şüheda mertebesindedir. Veya Allah’ın değerlendirmesiyle
şüheda platformunda, şüheda mertebesinde değerlendirilir. Hem
dünyada hem ukbada. Tabi bu girişimi bozmadan yürütürse. Bu girişimi
Allah adıyla yürüterek sevabını umarak yürütmesi inançlı
olduğunu gösteriyor. İki şart var. Birincisi daha
şehre girmeden yolda cambazlar vardır. Bu kişiye ne istiyorsun
derler, işte şu. Daha pazara sokmadan o malı adamın elinden
alırlar. Bunu yapmayacak, onlara “hayır” diyecek, vermeyecek. Ta
pazara kadar getirecek. Kolay mı, cihat? Orada daha kolay tabii, ver
gitsin, kurtul. Oraya kadar getirebilmesi bir cihattır. Çünkü bu işin cambazları var,
yerine göre adamın canını alıyorlar. Öldürürüm
seni, diyor. Oraya götüremezsin biz
alacağız diyorlar. Pazara kadar gitmesine engel oluyor. O elliye
satacaksa öteki yetmiş beşe, yüze satıyor. Malı
pahalaştırıyor. İstediği fiata kendisi piyasa
oluşturuyor. İşte kalpazan diyebileceğimiz bu kimselere
sabretti ve sabırdan maksat Allah’tan sevap umarak, bu bir ecirdir, bu bir
cihattır. Peygamberimiz böyle buyurmuştur, ashabından
böyle rivayet gelmiştir, ben bunu cihad maksadıyla
yapıyorum, diyor. Ve getiriyor oraya tüm emekleri sarf ediyor ve piyasada
o günün değeri neyse o fiyattan satıyor. Ambarda bekletmiyor. Bekletip piyasa yükselsin diye
düşünmüyor. Stok yok. O gün ne ise Allah’ın akışına,
onu bir akım kabul ediyor, o
akıma kapılıyor ve Allah’tandır bu esinti, diyor. Çünkü
raiç bedeli Allah oluşturur. Peygamberden narh istediler. Yani Peygamber (as)
den pazardaki raiç bedeli yükseltmeyi istediler. Narhı Allah kor, buyurdu.
Zamı Allah verir dedi. Kendileri bir şey söylemediler. Zamı
Allah verir dedi. Kuran’da böyledir; piyasayı Allah oluşturur. Ama
tabii ki üçkâğıtçılar serbest piyasa olsa da oradan buradan
müdahale ediyorlar. Bunun adı da serbest piyasa oluyor. Piyasa gerçekten serbest olmalıdır.
Serbestten maksat ilahi esintiye, dalgalanmaya teslim olmak demektir.
İşte bu adam da öğleden sonra çıkarayım, herkes
satsın, kimsenin elinde kalmayınca ben piyasaya çıkayım,
demiyor. Böyle maksatları yok.
Allahın rızasını hesap ve kitap ediyor. İşte
o gün satarsa bunu, Allah katında şühedadan olarak yerini alır
veya dünyada iken şehit muamelesi görür. æÞÇá ÇÈä ÚãÑ ÑÖí Çááå ÚäåãÇ : ãÇ
ÎáÞ Çááå ãæÊÉ ÃãæÊåÇ ÈÚÏ ÇáÞÊá Ýí ÓÈíá Çááå ÃÍÈ Åáíø ãä Ãä ÃãæÊ Èíä ÔÚÈÊí ÑÌá
ÃÖÑÈ Ýí ÇáÃÑÖ ÃÈÊÛí ãä ÝÖá Çááå Abdullah
b. Ömer de şöyle demiştir: Allah ölüm
tarzlarından bir ölüm yaratmış değil, benim öleceğim
ölümlerden bir ölüm, ÈÚÏ ÇáÞÊá Ýí ÓÈíá Çááå Allah yolunda öldürülmekten sonra
öleceğim ölümlerden hiçbirisi ÃÍÈ Åáíø daha sevimli değildir bana veya daha
sevimli bir ölüm yoktur Allah yolunda öldürülmekten sonra ãä Ãä ÃãæÊ ölmemden Èíä ÔÚÈÊí ÑÌá
,ÑÌá ÔõÚúÈóÊóÇ demek deve palanının önü ve
arkası, tesniye bir kelime,
aslı ÔõÚúÈóÊóÇäö
(şubetani) bunun izafet
sebebiyle äö
(nun)düşmüş, bu
deve palanının arasında demektir. Bir tür semer oluyor bu. Biz
buna diğer hayvanlar için eyer de diyoruz.. Eğerin arasında
olduğum halde. ÃÖÑÈ Ýí ÇáÃÑÖYeryüzünde sefer ediyor olarak, ÃÈÊÛí ãä ÝÖá Çááå Allah’ın fazlından
dileyerek. Bu hayvanın üzerinde, semerinin
arasında rızık aramaktan daha güzel bir ölüm yoktur, Allah
yolunda ölmekten sonra. Böyle bir ölümü tercih ederim.
Rızık ararken ölmek benim için ikinci bir derecede bir ölüm
tarzıdır, diyor. Bu da teşviktir, Allah yolunda rızık arayarak
ölmenin ne kadar bereketli mübarek olduğu, kutlu bir ölüm olduğu
ifade edilerek dinimizde ticarete verilen önemi görüyorsunuz.
Askerlik yapanla, hayatını rızık elde etme yönünde
kazanan kişinin sayi aynıdır. Ne güzel Allah mübarek
eylesin. {
ÝÇÞÑÁæÇ ãóÇ ÊóíóÓøóÑó ãöäúåõ } O hâlde ondan, size kolay geleni okuyun.
TAHFİFE
GERÇEKTEN UYUN: Yukarda
geçtiği için burada zamirle geldi. Ondan kolay geleni okuyun. ßÑÑ ÇáÃãÑ ÈÇáÊíÓíÑ
Kolaylıkla ilgili emri yüce Allah tekrar
etti.
áÔÏÉ ÇÍÊíÇØåã neden dolayı? Ashabın tedbirli, son derece tedbir
göstermesine karşılık, tedbir ortaya koyduklarından
dolayı tahfifi tekrarladı.. Yani şaka değil bu, gerçekten,
kolay geleni okuyun. Bunu laf için
söylemedim, diye onları ikna etmeye çalışıyor.. Çünkü onlar acaba böyle mi
geçiştiriverdi, bu da olabilir mi demek istedi. Siz yine ötekini
yapın mı demek istedi. Böyle zımnen bir anlam yok demek
için bunu tekrar ederek vurguladı. Onların bu yöndeki ihtiyatlı
hareketlerine karşılık böyle emrin tekrarını
görüyoruz. Bunlar bize de örnektir. Hangi topluma hitabediyorsun. Onun için
toplumun durumuna, konumuna göre hitabını yapacaksın. Tekrarları ona göre yapacaksın.
Burada edebiyattan öğreneceğimiz şeyler de var. { æóÃóÞöíãõæÇú ÇáÕáÇÉ } Ondan
kolay geleni okuyun. Kuran okumak; bunun
üzerinde çok durduk ama; Demek ki yüce Allah tekrar ediyor. Bizim de tekrar etmemiz gerekiyor. Tekar
tekrar söylüyorum. Allahın Aziz Kitabı’nı okumak kadar
insana bahtiyarlık veren, huzur
veren bir başka ibadet yoktur. Tilavetü’l-Kur’an’ın eşi yoktur. Namaz
da onunla şereflenmiştir. Kur’an namazla değil namaz Kur’anla
şereflenmiştir. Şereflinin teşrif ettiği
makam nasıl şereflenmesin? O
makam kıyam makamıÞíÇã ÇáÕáÇÉ namazın kıyamı, o makama tilavet teşrif edince namazı
güzeller güzeli kılmıştır, namazı en efdal ibadet
kılmıştır. Çünkü
ÇÝÖá ÚÈÇÏÉ ÇãÊì ÊáÇæÉ ÇáÞÑÇä Çæ ÞÑÇÁÉ ÇáÞÑÇä
h
“Benim ümmetimin en üstün ibadeti Kur’an
okumaktır.”
CANA
CAN, RUHA RUH KATAN KUR’AN: Kuran okumak hem gönüllere sefadır,
hem akıllara devadır. İnsana hem akıl, fikir hem can verir.
Çünkü Kur’ân ruhtur. Kur’ân’ın bir ismi de ruhtur. Ruh üzerine ruh
kazanıyorsun. Can üzerine can kazanıyorsun. Kur’ân okudukça
canlanıyorsun. Ne kadar okursan o kadar canlanıyorsun. Kadarını
artırmak istiyor musun? Daha çok oku.
İşte Allah tekrarla hayrın nerede olduğunu
kullarına işaret ediyor. Üzerine basa basa söylüyorum ki
ondan size kolay geleni okuyun. Ve
æóÃóÞöíãõæÇú ÇáÕáÇÉ
bakın burada
müfessir, namazın içindeki Kur’ân mı kastedildi, dışındaki
mi diyordu? Bakın şimdi æóÃóÞöíãõæÇú ÇáÕáÇÉ
Kur’ân okumanın ayrı bir şey olduğu
anlaşılıyor. Çünkü ayırıyor. Ve buna ilaveten
namazı dosdoğru kılın. Veya şöyle diyebiliriz:
yine namazın içindeki Kur’anı kastetmiştir ama namazın
içindeki Kur’ânın bir başka olduğunu belirtmek için böyle
söylemiştir. Ama Allah, burada namazın da maksut olduğunu
belirtmek için tahsisun bizzikr yaptı. Ve özellikle namazı kılın
diyerek vurgu yapmasına ÊÎÕíÕ “tahsisün bizzikr” diyoruz.
ÍÇÝÙæÇ Úóáóì ÇáÕáæÇÊ æÇáÕáÇÉ ÇáæÓØì
¶
“Namazlara ve orta namaza devam edin…”[28]
namazları kılın diyerek ve
özellikle ikindi namazını derken (Bu ikindi namazı zaten
önceden namazların içinde vardı.) önemini belirtmek için tahsisün
bizzikr yapıyor.
İKİNDİNİN
FARKI: Özellikle ikindi
namazını kaçırmayın, özellikle onu kılın.
Çünkü o tam böyle karambole gelebilir. İkindi çok farklı
bir vakittir. İşte burada da özellikle namazı
kılın. Yani tilaveti namazla birlikte yürütün. Öyle bir incelik
var. æóÃóÞöíãõæÇú
ÇáÕáÇÉ ÇáãÝÑæÖÉ Farz namazı dikkatlice kılın,
hakkıyla kılın. { æóÁóÇÊõæÇú
ÇáÒßæÇÉ } Zekatı
verin. ÇáæÇÌÈÉ Vacip olan -farz olan- zekatı verin. {
æóÃóÞúÑöÖõæÇõ Çááå } Ve Allah’a borç veriniz. Ödünç veriniz.
ALLAH İLE
ALIŞVERİŞ: Gördünüz mü ticaret nasıl
oluyormuş bakınız. Ödünç alıyor. Allah istiyor, bana
ödünç verin, diyor. Ama bana derken o kendi zatına meftun
olanları kasteder. Kendisine yalvaranları kasteder. Kendisinde fani
olanları kasteder. Kendi kudretinin ağuşunda aciz olanları
kasteder, isteyemeyenleri kasteder. Olur ya bazen bir
arkadaşınız vardır, son derece ihtiyacı vardır
ama bir türlü isteyemez ya, sen gidersin onun yerine istersin. Aman Allah’ım
şu dostluğa bakınız. Yüce Allah dostunu hiç mağdur eder
mi?
æóåõæó
íóÊóæóáøóì ÇáÕÇáÍíä
¶
“O Salihlerin dostudur, velisidir.”[29]
İsteyemeyenin yerine isteyiveriyor diyor.
Allah’a verin derken fukaraya verin demek istiyor. Kendisi ne yapsın? Ganiyyün
anil âlemin[30]
olan zat ne yapsın. Sen de diyorsun ki bana şunu verir misiniz? Bakın
Hasan’a şunu verir misin demeyeceksiniz. Bakın buradan bunu
öğreniyoruz. Eğer arkadaşın için istiyorsan şuna
verir misin demeyeceksin. Bana verir misin diyeceksin. Onlar zaten
ezilmiş. Onun adını orda ezmeye hakkın yok. O zaten
iffetinden söyleyemiyor. Yüzsuyu
dökeceksin. Onlar yüzsuyu dökmeye değer kişilerdir. Azizler
için her şeyini seferber edeceksin. Yüce Allah madem onlar adına isteyiveriyor,
biz kim olduk. İşte toplum
böyle olsa, yerlere serilmez, ayaklar altında kalmaz.
MÜSLÜMANIN
DERDİYLE DERTLENMELİYİZ: Karnını doyuran kendini
düşünüyor, köşeye çekiliyor. Oh gel keyfim gel. Nerde senin
derdin, sen niye dertsizsin? Sen de acı duymalısın.
Ezilmişlik hissetmelisin. Sana Allah vererek bir şekilde belini
doğrultmuş. Ama senin belinin doğru olmaması lazım.
Hem beli kırıkların acısını, eğrilerin
acısını duyman lazım. Bunun için onların içinde
olmalısın. Hastaların muhtaçların içinde
olmalısın. Onların çektiklerini çekmelisin, hissetmelisin.
Onlara destek olmalısın. O sağlığının bedelini
böyle ödemelisin. Aksi takdirde çok güçlü bir belanın gelip
oranı buranı paramparça edeceğinden hiç kuşkum yoktur.
Eğer böyle bir şey gelmeyecekse istidracından
korkarım, cehenneme doğru yuvarlanmandan endişe ederim. Niçin
hiç üzülmüyorsun, tasalanmıyorsun?
ãä áã íåÊã ÈÃãÑ
ÇáãÓáãíä ÝáíÓ ãäåã
peygamberinin ilanını
duymadın mı?
h
“Müslümanların dertleriyle
dertlenmeyen onlardan değildir.” [31]
Onlardan olmadığını ispat
etmiş olursun. İlgilenmemekle onlardan
olmadığını, kendi kendine gelin güvey olduğunu, bir
zandan ibaret Müslüman olduğunu bilmelisin. Bunlar günümüz için
önemli ahvaldir. Kendi içimizde de böyle dertler çoktur. Allah derdimizi dermanımızla ziyade
buyursun. æóÃóÞúÑöÖõæÇõ Çááå ÈÇáäæÇÝá Yukarda zekatı verin diyor,
tamam zekat farzdır. Onu vermezsen
zaten işin bitiktir.
DEĞERLİ
BÜTÜN: ZEKÂT: Yekpare
olamazsın, paramparça olursun. Pazar yerinde parçaları
satıyorlar, bir de bütün olarak satıyorlar. Hangisi değerli.
Bütün değerli değil mi! Parçacı diyor, üç beş kuruş. Eğer
üçbeş kuruş kazanmak istiyorsan parçacı olursun, buna
diyeceğim yok. Ama zekât bütünlüğü ifade eder. Zekât, İslam’ın
şartlarından bir tanesidir. O olmadı mı o zaman parçaya
dönüşürsün. Eczaya dönüşürsün, Allah korusun.
Bütünlüğünü bozmuş olursun. Parça olmaktan Allah’a
sığınırız. Şimdi burada bunu böyle
söyledikten sonra æóÃóÞúÑöÖõæÇõ Burada yeniden bir istek var, borç verin. Zekât senin borcundur, verdin,
üzerine vaciptir. æóÃóÞúÑöÖõæÇõ ise benim borcum olacak kulum diyor, ben borcumu senden aldım,
şimdi ben sana borçlanmak istiyorum. Bu çok yüce bir değer
çünkü dünyadaki borçlular borcu neyse onu alırlar. Fazla alamazlar, fazla
alırsa faiz alır, haramdır. Ama Yüce Allah
aldığına kat kat veriyor. Ben veririm diyor, siz vermeyin siz
muhtaçlarsınız. Ben faiz veririm. Ben zenginim. Ama siz olmaz. Sizden
istemiyorum. Birbirinize karşı
işlerinizi faizle halledip bitirmeyin. Ama kendisi veriyor. Sen bir
verirsin, O sana en az on verir. Bu tabii dünyada bereket olarak sana gelir.
Bazen bu bereket manevî olur, keramet
olarak ortaya çıkar; bazen de zahir şekilde cereyan eder, fiziki
olarak da artış görürsün.
Kişi o zaman “ On liram vardı cüzdanda harcıyorum,
harcıyorum hâlâ bitmiyor. Devamlı on lirayı görüyorum.”
demeye başlar. Söyleme kimseye, bereket gelmiştir. Bereket hiç tükenir mi? Bereket
Rahman’dandır. Ama dili durmaz adamın, şom
ağzı sonunda uğursuzluğunu cüzdanına da isabet ettirir
ve böylece aklının derdine düşer. Ah aklıma mı yanayım mı
derler, ondan sonra yanar durur. Bu dünyada bu şekilde artış da
görürsün. Bazen yüzün yüze dönüştüğünü görürsün. Bu
yüz lira nerden geldi bana? Benim yüz liram yoktu dersin. Tamam işte, ses
etme.
ÝóÈöãóÇ ÑóÍúãóÉò ãöäó Çááøóåö áöäúÊó áóåõãú æóáóæú ßõäúÊó ÝóÙøðÇ
ÛóáöíÙó ÇáúÞóáúÈö áóÇäúÝóÖøõæÇ ãöäú Íóæúáößó ÝóÇÚúÝõ Úóäúåõãú æóÇÓúÊóÛúÝöÑú áóåõãú
æóÔóÇæöÑúåõãú Ýöí ÇáúÃóãúÑö ÝóÅöÐóÇ ÚóÒóãúÊó ÝóÊóæóßøóáú Úóáóì Çááøóåö Åöäøó
Çááøóåó íõÍöÈøõ ÇáúãõÊóæóßøöáöíä
¶
“ Allah’ın rahmetinden dolayı Ey Muhammed, sen onlara
karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli
olsaydın şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.
Onları affet, onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara
danış, fakat karar verdin mi Allah’a güven, doğrusu Allah
güvenenleri sever.[32]
sırrıyla al, onu kullan. Bazen böyle de olur ama
işin genel yapısı manevi oluşudur. Tazminat ahirette
olacaktır. Allah vaat ettiği şeyleri kullarına sonsuz
âlemde, en muhtaç olduğu günde verecektir. Senin adına onları
saklamaktadır. Eğer O, saklamasaydı, oraya
yatırmasaydın buradan götürmen mümkün olmazdı. Çelik
kasalara doldursan da, dünya bankalarına yatırsan da her şeyin
tarumar olduğu gün kasa mı kalır, tasa mı kalır? Hepsi
yok olur gider. Onun için şimdiden yatırımını Allah’a
yapmalısın. Bu da “karz-ı
hasendir.” Bu Allah’a verilmiş kabul ediliyor. Yani Allah’ın
kullarına verilen borç Allah’a verilmiş gibidir. Sen ona ne verdiysen
onu alırsın. Elli verdin elli
alacaksın. Onun faizini Allah verecek, Allah’tan alacaksın.
æÇáÞÑÖ áÛÉ Sözlükte
garzın anlamı temyizdir, ÇáÞØÚdemektir. Kesmek anlamındadır. Garz demek
Arapçada ÇáÞØÚ demektir. ÝÇáãÞÑÖ Bu durumda
ismi faili olan ÇáãÞÑÖ (mugriz) kelimesi ağrazadan agriz. ÃóÞúÑóÖó - íõÞúÑöÖõ – ÃÞÑÖ- ÃÞÑÖÇ- ÃóÞúÑöÖõæÇõ- bunun ismi faili ÇáãÞÑÖ Bu durumda bunun anlamı íÞØÚ Ðáß ÇáÞÏÑ
bu miktarı kesen kimsedir. Bu miktarı
ãä ãÇáå malından ÝíÏÝÚå onu veren kişidir.
Åáì ÛíÑå Başkasına
malından bir miktarı kesiyor, koparıyor, kotarıyor.
Onu bir başkasına verdiği için buna ÇáÞÑÖ (garz) deniyor. Verdiği şeye ÇáÞÑÖ
(garz) deniyor. Bütünden
ayırdığı parça demektir. Yani mal canın
yongasıdır. Canından veren kazanır. Malından
değil canından. Adamın canından verdiğini nerden
bileceğiz. Malına aksettirmesi lazım. Maldan veren aslında
candan verir.
VERMEK KOLAY DEĞİL: Çünkü vermek kolay değildir. O insanın canıyla
bütünleşmiştir. Mal sevgisi vardır. Kalbi mal sevgisiyle
meşbudur (doludur).
Òõíøöäó áöáäøóÇÓö ÍõÈøõ ÇáÔøóåóæóÇÊö ãöäó ÇáäøöÓóÇÁö æóÇáúÈóäöíäó
æóÇáúÞóäóÇØöíÑö ÇáúãõÞóäúØóÑóÉö ãöäó ÇáÐøóåóÈö æóÇáúÝöÖøóÉö æóÇáúÎóíúáö
ÇáúãõÓóæøóãóÉö æóÇáúÃóäúÚóÇãö æóÇáúÍóÑúËö Ðóáößó ãóÊóÇÚõ ÇáúÍóíóÇÉö ÇáÏøõäúíóÇ
æóÇááøóåõ ÚöäúÏóåõ ÍõÓúäõ ÇáúãóÂóÈö
¶
“Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe,
nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı
aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar
dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah
katındadır.”[33]
Nefse bu şeyler sevdirilmiştir. Nefis o mal
ile mülk ile müpteladır. Bu da bakalım kesip verecek mi? Hani böbreğimin birini kesip kardeşime
vereceğim. Kesip ona veriyor. Tıpkı bunun gibi canından,
bedeninden bir parçayı muhtaç olana veriyor.
æßÐÇ ÇáãÊÕÏÞ tasadduk eden de böyledir. Mutasaddık kişi de böyledir.
Şer’î anlamda tasadduk eden kişiíÞØÚ Ðáß ÇáÞÏÑ ãä ãÇáå Malından
bir miktarı ayırır.
ÝíÌÚáå ááå ÊÚÇáì Allah için tahsis eder. Allah için kılar.
Bu Allah içindir der. Böylece onu Allah’a vermiş olur. Her ne kadar
doğrudan Allah’a değil, ihtiyaç sahibine verse de Allah için
ayırdım bunu demesi işte bu manayadır. Allah’a vermiş olur.
ÇáíÏ
ÇáÚáíÇ ÎíÑ ãä ÇáíÏ ÇáÓÝáì
h
“Yüksek (te olan) el alçak 8ta olan) elden üstündür.”[34]
Bu ÇáíÏ ÇáÚáí,
yedü’l- münfık, infak edenin eli; ÇáíÏ ÇáÓÝáì yedü’s-süfla
ise, fakirin elidir. Dolayısıyla veren el, alan elden
üstündür. Bir de sûfi bakışı var. İşin arka plandan
değerlendirilişi var. ÇáíÏ ÇáÚáí ’ yı nasıl insana nispet edersin
diyor. ÇáíÏ (Yed)
Allah’ın bir sıfatıdır.
íóÏõ Çááøóåö ÝóæúÞó
ÃóíúÏöíåöãú
¶
“Allah’ın eli onların elleri üzerindedir.” [35]
Asla o altta kalmaz. O daima üsttedir. El- yedül-
ulya, Allah’ın yedidir. Dolayısıyla yedü münfık; infak eden Allah’tır. Allah veriyor.
æóãöãøóÇ ÑÒÞäÇåã íõäÝöÞõæäó
¶
“Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden verirler.” [36]
infak eden gerçekte Allah’tır. Onun için Yüce el
Allah’ın elidir. Öteki de muhtacın elidir. İster zengin
olsun ister fakir olsun, Allah’a göre hepsi muhtaçtır. Zengin de
gelirine muhtaçtır. O da gelire muhtaçtır. Gelirini kestiğin
anda o da bitiyor
æÅäãÇ ÃÖÇÝå Åáì äÝÓå Yüce Allah
burada kendi nefsini izafe etti, nispet etti. Buradaki eylemin hedefi olarak
Allah’a verilecek. Eylemin hedefi kendisidir. Bu fiili neden kendisine nispet
etti.
áÆáÇ íãä Úáì ÇáÝÞíÑ Veren
kişinin fakirin başına kakmaması içindir. Onu kendisine
minnet duyurmaması, minnet ettirmemesi için. ÝíãÇ ÊÕÏÞ verdiği
şey konusunda Èå o şeyle Úáíå onun üzerine. Onun üzerine minnet olmasın diye. æåÐÇ bunun
izahı şudur. áÃä ÇáÝÞíÑ
Çünkü fakir. ãÚÇæä áå
Tasadduk edenin yardımcısıdır.
Ýí Êáß ÇáÞÑÈÉ Bu manevi yaklaşımda. Çünkü
Allah’a fiziki yaklaşım söz konusu değildir. Manevi
yaklaşımdan söz ediyoruz. Ttasadduk ederek kişi Allah’a
yakınlık kazanmış olur. Çünkü her
yaptığımız hayrın sebebi Allah’a gurbiyettir. Allah’a
yakın olmak için biz o işi yapıyoruz.
ÝáÇ íßæä áå Bu ise sadaka veren için mümkün olmaz. Úáíå ãäÉ bu onun üzerinde bir
minnet oluşturmaz. Kişinin fakire bir şeyler vermesi, ona yardımcı olması ÝáÇ íßæä áå
fakir için oluşturmazÚáíå kendisi üzerinde ãäÉ bir
minnet oluşturmaz. ÝáÇ íßæä áå O infak eden için olmaz diyelim. Úáíå İnfak ettiği fakirin üzerinde bir
minnet oluşturmaz. ãäÉ bir
minnet. Bu onun üzerinde bir minnet
hakkı oluşturmaz. Tasadduk edenin fakire minnet etmeye hakkı
yoktur.
Èá ÇáãäÉ Bilakis minnet hakkı ááÝÞíÑ fakirindir. Úáíå Onun üzerinde.
O sadaka verilenin üzerinde bir hakkıdır. Fakirin
hakkıdır.
MİNNET FAKİRİN
HAKKIDIR: Eğer başa kakmak gerekirse sen bana
Allah’a yaklaşmak için, kirli şeyini aklatmak için verdin. Ben bunu yaptım,
akladım seni, pakladım. Senin üzerinde benim hakkım var, deme
hakkına sahiptir. Verenin değil verilen kişinin onun
üzerinde minnet hakkı vardır.
Çünkü onun yükünü taşıyor. Verdiği
yatırımdır, bu yatırımı onunla postalıyor.
Adam bunu taşıyıveriyor. Sen ona ne ödedin? Verdiğin para, gönderdiğin
şeydir. Postaya gönderdiğin zaman beş milyar
gönderdiğin zaman adam sana bununla kabul ediveriyor mu? Bunun ücreti
şu kadar diyor. Elli lira vereceksin diyor. Bu kadar para
gönderiyorsun diyor. Sen onu ödedin mi? Sana onu da verecek.
Fazlasını da verecek. Adam da taşıyıveriyor. Taşıma
parası nerde. Onun için eskiler diş kirası derler. Diş
kirası bunun için yapılmıştır. Arifler
tarafından, arif olan atalarımız tarafından ortaya
çıkarılmıştır.
{
ÞóÑúÖðÇ ÍóÓóäðÇ } Güzel bir borç
veriniz. Sadece garz vermek, borç vermek
yetmez. Öyle bir borç ki güzel bir borç olsun.
ãä ÇáÍáÇá Helâldan
verin. Hasen dediği şey, ÍóÓóäðÇ , ØóíøöÈðÇ tayyibendir yani helâlden verin.
Haramdan değil. ÈÇáÇÎáÇÕ İhlâsla, samimiyetle verin. Onun için
incitme, üzüntü olmasın. Başa kakma olmasın. En güzel bir
şekilde verin ki, verdiğiniz borç en güzeli olsun, en iyisi olsun.
Davranışlarınızda buna göre olsun, verme
tarzınız, verdiğiniz şey; hep en güzel şekilde olsun.
{
æóãóÇ ÊõÞóÏøãõæÇú áÃóäúÝõÓößõã }
Kendiniz için gönderdiğiniz şeylerin, ãøäú ÎóíúÑò
hayra dair kendiniz için ahrete
postaladığınız, Allah’a gönderdiğiniz şeylerin,
Allah adına verdiğiniz şeylerin
karşılığını
ÊóÌöÏõæåõ bulursunuz o şeyi Ãí ËæÇÈå Sevabını æåæ ÌÒÇÁ ÇáÔÑØ o şartın cevabıdır
ÊóÌöÏõæåõ Allah için verdiğiniz herhangi bir
hayır yani verirseniz bu şart anlamında bir cümledir. ÊóÌöÏõæåõ da
onun cevabıdır. Bu nedenle äó düşmüştür. ÊóÌöÏõæäóå
idi. Cevap olarak meczum olduğundan dolayı böyle äó düşmüştür.
O verdiğinizi siz nerde bulacaksınız? Bu gönderdiklerimi ben ahrette hangi
ambarda aramam, sormam lazım. Allah’a gider onu Rabbine sorarsın.
Rabbinin katında bulursun onu.
{
ÚöäÏó Çááå Allah katında bulursunuz onu. O verdiğiniz şeyi. åõæó ÎóíúÑÇð
Hayrın ta kendisi olarak. Tam bir hayır olarak bulursunuz.
ããÇ ÎáÝÊã Geriye bıraktığınız
şeylerden daha iyi olarak
bulursunuz. ÎóíúÑÇð Hayran ismi tafdil olduğu için hayran ÃóÎúíóÑókelimesinin çok kullanılmış şeklidir. Neden? Tafdil olarak kılınan şeyi.
ããÇ
o şeyden daha iyi,
hayırlı olarak bulursunuz ki ÎáÝÊã Öldükten sonra geriye
bıraktığınız şeyler. O halefiniz sizin. æÊÑßÊã ve arkanızda
bıraktığınız şeylerden daha iyi daha faydalı daha güzel olarak gönderdiklerinizi
Allah katında bulursunuz.
ÝÇáãÝÚæá ÇáËÇäí á {
ÊóÌöÏõæåõ } { ÎíÑÇð } hayran mefulü sanidir bu. ÊóÌöÏõæåõ nun
ikinci mefulü ÎíÑÇð kelimesidir.
Peki hüve nedir? æ { åõæó } ÝÕá İkisinin
arasında gelmiş fasıl zamiridir.
æÌÇÒ
Önümüzdeki hafta buradan alarak devam ederiz.
[1] Şuara26/80
[2] Casiye45/13
[3] Bakara2/115
[4] Hadid57/4
[5] Ankebut29/69
[6] Kasas38/77
[7] Neml27/42
[8] Hadid57/4
[9] Nas114/6
[10] Kıyamet75/19
[11] Enbiya21/107
[12] Rahman55/26
[13] Zümer39/30
[14] İsra17/84
[15] Nmel27/44
[16] Buhârî, Tevhid55; Müslim, Tevbe14; İbn Mâce, Zühd35
[17] Tarık86/17
[18] Buhârî, Megazi60, Ahkâm22; Dârimî, Sünen, Mukaddime24
[19] Tevbe9/111
[20] Buhârî, Kizbten Nehy,5629; Müslim, Yalanın çirkinliği 4719; Beyhakî, Şuabü’l-İman,4601
[21] Fetih48/27
[22] Tirmizî, Bir 66
[23] Zümer39/71
[24] İsra17/84
[25] Buhârî, Bedyü’l-vahy1, İman41; Müslim, İmaret155; Ebû Davûd, Talak11; Tirmizî, Fezailü’l-Cihad16; Nesaâî, Taharet60; İbn Mâce, Zühd26
[26] Bakara2/3
[27] Kasas38/77
[28] Bakara2/238
[29]A’raf7/196
[30] Al-i İmran3/97
[31] Taberânî, Mucemü’l-Evsat, hadis no:7686
[32] Al-i İmran3/159
[33] Al-i İmran3/14
[34] Buhârî, Zekât 17;Müslim, Zekât 32; Ebû Dâvûd, Zekât 28; Tirmizî, Zekât
38; Nesâî, Zekât 52; Ahmed, Müsned, II,5092; Mâlik, Muvatta,Sadaka
2
[35] Fetih48/10
[36] Bakara2/3