Buyuk Turk Bayragi
 

 

HERKESE MELEKÛTU GÖRMEYE İZİN YOKTUR

“Maddenin suretini, hacmini, enini ve boyunu münâfığı da, kâfiri de, müşriği de, hatta ve hatta hayvanlar bile görmektedir. Hüner, onun suretini değil, manasını görmektir. Zira, her maddenin suret ve hacmine münasip bir de melekûtu vardır. Maddenin melekût tarafı, onun ruhu ve canı hükmündedir. Cenâb-ı Hakk’ın Kudret ve sâir tecellilerinin taalluk ettiği nokta da, melekût cihetleridir. Hak Teâlâ Hazretleri’ne duâ edelim de, Halil-i İbrâhim (aleyhi’s-selâm)’a eşyanın melekûtunu nasıl gösterdi ise, bize de aynı şekilde göstersin. Baksanıza! Âyetlerinde ‘rahmetine’ değil, ‘eser-i rahmetine’, ‘mülküne’ değil, ‘melekûtuna’, ‘suretine’ değil ‘manasına’ bakılmasını emir buyurmaktadır. İşte bu nokta, ‘mümin’ ile ‘kâfir’i tefrik eden bir noktadır. Şayet bu nokta, İbrâhim (aleyhi’s-selâm)’a olduğu gibi Nemrud’a da inkişâf etmiş olsaydı, asla tanrılığa kalkışmaz ve bunun için müminlerle boğuşmazdı. Ama ne çare! Burası imtihan dünyası. Herkese melekûtu görmeye izin yoktur…” (Mehmet Feyzî Efendi)

Melekût, Âsâr ve Keyfiyet[1]

“Melekût”, Rağıb’ın beyanına göre “meleke” fiilinin bir mastarı olup, “rahamût” ve “rahebût” kelimelerinde olduğu gibi kendisine bir “t┠harfi katılmıştır. Bu durumda “melekût” kelimesi, sahip olduğu şey üzerinde tedbir ve tasarrufta bulunma anlamlarını ihtiva etmektedir. Genelde mütercimlerin “tedbir ve yönetim, saltanat ve hâkimiyet” gibi anlamlarla dile getirdikleri bu kutlu kelime, derinliğine ilim sahibi olan hakikat bilginlerince, eşyanın özünde yer alan bir tür ruh, akıl ve bir nevî sır olarak ifade olunmuştur. İşte bu yön, maddenin fizik ötesini ve ruhânî veçhesini oluşturmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın kendisi için öngördüğü ve sevk ettiği tecellilere de bu yönüyle muhatap olmakta ve gerekli karşılığı vermektedir.

İşte bu manadan dolayı olacak ki Efendim Muhammed Feyzî, yenilen-içilen şeylerde de aynı anlamda melekût bulunduğunu beyanla, bu şeyin vitaminden öte bir sır ve değer olduğunu özellikle kaydederek; vitaminin bedene, melekûtun da ruha bir tür gıda ve takviye olduğunu belirtirlerdi.

Şu halde, mütercimlerin tercemeleri ile, gerçek bilgelerin ortaya koydukları verileri bir sentez yapıp öylece ifade etmeye çalışırsak, şöyle söylememiz daha yerinde ve daha tutarlı olur sanırım:

Melekût, Allah Teâlâ’nın İrâde, İlim, Kudret ve Îcad gibi yüce sıfatlarının tecelli ettiği, maddenin arka ve geri plânındaki yüzüdür. Maddenin bu yüzü bize göre, bizim yapımıza nispetle özümüzde yer alan ve bizleri kontrol altında tutan kalp ve ruhumuz gibidir.

Nasıl ki, bünyenin yönlendirilmesi ve ona bir iş yaptırılması, kendisine kalpten gelecek bir emre ve bir buyruğa bağlıdır; ondan bir emir gelmedikçe “beyin” dediğimiz organda herhangi bir yaptırım veya herhangi bir kıpırdama söz konusu olamaz. İşte maddenin yönlendirilmesi ve ona bir takım işlerin yaptırılması da, özünün derinliğinde yer alan ve bu işin uzmanlarınca kendisine Kur’ân’dan alınarak “melekût” denilen can veya ruhun girişimi ile ancak mümkün olmaktadır. Melekût yönünden maddeye herhangi bir buyruk çıkmaz ise, onda zırnık kadar bir hareket görülmez ve dünya bir araya gelse onu yerinden kımıldatamaz. Yani melekût, ancak ve ancak Yüce Yaratıcısını tanır ve O’ndan gelecek buyruklara kulak verir. Başkasını ne tanır ve ne de dışarıdan yapılacak müdahalelere tepki gösterir. Ancak ilâhî kaderin bir cilvesi ve bir yazgısı söz konusu olursa, işe o zaman her şeyde olduğu gibi bu şeyde de Allah’ın takdiri vuku bulur. Kıyâmete doğru varlıkların fiziksel yapıları üzerinde tebdil (değiştirme) ve tağyir (bozma) türünde bir takım farklılıkların oluşacağı üzerinde çeşitli rivâyetler yapılmıştır. Yüce Allah bu yöndeki fesat hareketlerinden cümlemizi muhâfaza buyursun, âmin!

“Âsâr” kelimesi ise “eser”in çoğulu olup, bir şeyin husul ve vukuuna delâlet eden bir diğer şey demektir ki, bu şey bir iz, bir kalıntı, bir tortu, bir alâmet ve bir kanıt olabilir.

Burada Yüce Rabbimizin, varlıkların ve olayların husul ve vukuunda yani onları meydana korken, kendi Zât’ından doğru bu varlıklara yönelttiği kutlu tecellilerinin; sıfatlar, isimler ve kutsî fiiller sistemi içerisinde izlendiği, gözlendiği ve bu âleme postalandığı manevî noktasını, içinden ve özünden Allah’ın kudret, yaratma, îcad, rızıklandırma, canlandırma, vücut erme, sonsuz sanatından belgeler ve alâmetler koyma yönündeki sahaya açılan kutlu bir kapıyı ve mukaddes bir pencereyi oluşturmakta ve bir anlam olarak bu yönde kendisini ortaya koymaktadır.

Maddî olsun, manevî olsun, bir takım oluşumların ve gelişimlerin izlerini ve alâmetlerini gösteren her türlü kemmiyet ve keyfiyete de “eser” denir. Yoldaki izler, yolda yürüyenin varlığına ve bir tür kimliğine delâlet ettiği için “âsâr” adını almıştır.

Bu keyfiyet açıkça şunu göstermektedir:

Her varlığın, her olayın oluşumu ve gelişiminde, kesinlikle onun Allah’a ait olduğunu, O’nun türlü sıfatlar ve isimlerinden hangisinin etkisiyle meydana geldiğini ve değişim geçirdiğini gösteren bir iz ve bir alâmet bulunmaktadır. İşte bu manadan olarak, ârif bir efendi şöyle terennüm etmiştir:

Her şeyde vardır O’nun için bir âyet;

“Birdir O” diyerek eder delâlet.

İşte Yüceler Yücesi Rabbimiz bizlere eşyanın bu yönüne bakmamızı, onlardaki sonsuz kudretinin ve ezelî ilminin mucize izlerini ve alâmetlerini görmemizi; dolayısıyla da iman, İslâm ve teslimiyet konusunda daha da mesafe almamızı istemektedir.

Ey yüceler Yücesi Rabbimiz! Sonsuz lutfun ve kereminle bizden istemiş olduğun şeyleri, biz âciz kullarına ikrâm ve ihsân eyleyiver. Bunu senden cân-ı gönülden istiyoruz, lütfen kabul eyleyiver, âmin!

“Keyfiyet”, nasıl ve nicelik anlamında bir kelimedir. Yüce Rabbimiz, “keyfe” edatıyla bizlerin ilgisini çekerek, îcad buyurduğu ve varlık meydanına koyduğu mevcutların ve hâdiselerin, keyfiyet yönlerinden oluşum ve gelişimlerini hassas bir şekilde ele almamızı istemektedir.

İlgili edat yani “keyfe” kelimesi, varlığın veya oluşumun gelişen veya eksilen yönlerindeki sıfatların durumunu belirlemek için bir soru edatı olarak kullanılır. Allah Teâlâ’nın sıfatlarında herhangi bir değişim olmayacağı, artma ve noksanlaşma gibi niteliklerle vasıflanmayacağı için, O’na yönelik olarak “keyfe” soru edatı kullanılamaz. Sözgelimi, “Kudretin nasıl, ilmin nasıl?..” gibi bir soru ile Yüce Allah muhatap kılınamaz. Ama O’nun, varlıkları vücuda getirmesi, onlar üzerinde yeni yeni hal ve tavırlar belirlemesi, bu işlerin oluşumundaki akıllara, hayallere ve mantıklara durgunluk veren açıların tespit edilerek, âlemler içerisinde O’na hiçbir şeyin benzeyemeyeceği ve hangi konuda olursa olsun, asla O’na denk olamayacağı hakikatının ortaya çıkması için, bu yönde onlara bakılması ve ilâhî sıfatların kendileri üzerindeki tecelli noktalarının sezilerek, bu meyandaki oluşum ve gelişimin, nasıllığının ve niceliğinin araştırılması gerekecektir. Çünkü Yüce Allah’ı tanıyabilmemiz, ancak ve ancak bu yolla ve bu yöntem ile mümkündür.

Zaten bu âlemin ilmi, varlıklar üzerinde cereyan eden oluşum ve gelişimlerin nasıl ve nice olduklarını kavrayabilmekten ibarettir. Şayet bu türden oluşum ve gelişimler deneyler yoluyla tekrar edilebilir ve ispatı yapılabilirse “müspet ilim” adını almakta; deneylerle görselliği ve hissîliği ortaya konamıyorsa “kavramlar” bazında, inançlara ve vicdanlara terk olunmaktadır.

Her ne türde olursa olsun, şâhidi olanın gerçeği kabullenme yönünde herhangi bir sıkıntısı olmaz. Kimileri şâhitlerini toprak, hava, su ve ateşte veyahut da bunların bileşimi ve birleşiminde meydana gelmiş maddelerde arar. Bunlardan bir şâhit bulamazsa, maksadına da eremez. Kimileri de şâhitlerini vicdanlarında, kalp ve ruhlarında arar, gönlünün sesini dinler. Bazen bu şâhit, içeriden doğru öyle güçlü bir câzibeye sahip olur ki, bu durumda kişinin ne aklı, ne fikri, ne gözü, ne kulağı ve ne de dışarıdan yapılacak bir müdahale, onu yolundan ve inancından alıkoyamaz.

İman işleri gerçekte böyle bir gizeme sahiptir. Her ne kadar iman, aklı olana ait olup, bu devletten yoksun olana sorumluluk olmasa da, yine de iman sırrı ve inanç hakikatı, aklın oluşturduğu bir şey değildir. Ne yapalım, “gönül ferman dinlemez!” diye bir söz var; bu konuda da durum bundan ibaret! Akıl ne kadar yırtınsa da, gönül göreceğini görüyor, söyleyeceğini söylüyor. Burada akıllı bir aklın yapacağı, derinlikler âleminden gelen ve fıtrî bir inanca sahip olan kalp cevherinin hislerine kulak verip, onu, akla ve hakka açıkça ters düşmeyen konularda takip etmek olmalıdır. Zira iman, görünmeyen âlemin kutsî bir anahtarıdır. Kim bu anahtara sahip olursa, yücelikler yurdunun kapılarını açmaya hak kazanır ve o kutsî âlemin sonsuz kıymetlerine de bu yolla sahip olur. Kimin de böyle bir anahtarı yoksa, bu âlem içerisinde çakılır kalır. Onun için yükseklere çıkma ve ötelere geçip bakma diye bir konu olamaz.

Bir gün gelecek; yerler ve gökler, dağlar ve denizler zangır zangır titreyecek, cayır cayır yanacak; taş üstünde taş, su üstünde su kalmayacak!.. O zaman, işte o zaman kaçış nereye?.. Nereye kaçacak ve nereye sığınacak bu insan?!..

Etrafı engellerle çevrili bir alanda, kapıları ardına kadar örtülmüş ve sonra da sımsıkı kilitlenmiş bir binada sarsıntılar, yangınlar veya değişik türden bir âfete maruz kalan insanlar neler yaparlar ve neler yapmaya çalışırlar? Herhalde panik içerisinde ilk yapmaya çalışacakları şey, bulundukları alanın dışına çıkmak ve bunun için oraya-buraya kaçmak olacaktır. Ama kaçacak bir yer yok; her taraf engellerle çevrili!.. Her taraf, kapı ve penceresiyle kilitli!.. Fakat, içeride birisinin bir anahtarı varsa, kendisini engeller ötesine geçirebilecek bir tılsıma sahipse, belli bir açıdan teselli olurlar ve derhal bu yollardan tehlike sahasının dışına taşınmaya çalışırlar. Ama böyle bir imkâna sahip değillerse, bağırıp çağırırlar, birbirlerine girip ne yaptıklarını ve ne söylediklerini doğru-dürüst bilmeden birbirlerini ezerler ve çiğnerler!

İşte iman da böylesine bir güce ve ehemmiyete sahiptir. Kıyâmet kopup, dağlar-taşlar toz-duman haline getirilince, aylar, güneşler ve yıldızlar bir bir yerlerinden alaşağı edilince, her taraf ateşlere bürününce, insanlar karanlıklar içerisinde bağırıp-çağırıp, birbirini ezip geçince, iman müthiş bir lamba olarak kişinin önünü ve çevresini aydınlatacak, anında onu bu korkunç vadiden çekip çıkaracak, cehennem ateşinin Sırat Köprüsü üzerindeki gökler ötesine yükselen mesafedeki dehşetli alevlerinden kurtararak, sahibini nihayet huzurlar diyarı Cennet-i A’lâ’ya sokacaktır.

Henüz şu durumda, adı geçen olaylar fizik olarak vuku bulmasa da bu âlemin müthiş kaosu, fitne ve fesadı, dehşeti ve vahşeti, son derece kahredici stresi ile insanı bir cehennem ateşi gibi sarmakta ve sıkmaktadır. Gönül yurdunun derinlikler vadisinde iman devletine ve İslâm servetine sahip olan kimseler, “Bismillah yâ Allah, velâ havle velâ kuvvete illâ billah, tevekkelnâ alâ’llâh…” deyip hafifçe gözlerini yumdular mı derhal, gönül topraklarına erişirler ve huzurlar otağı selâmet yurdunun kapılarını açarlar. Birdenbire karşılarına şu kutlu beyanın sırlar ve müjdeler dolu kutsî tablosu çıkıverir:

“Rabbimiz Allah’tır  deyip, sonra da dosdoğru yaşayanlara herhangi bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. (Çünkü) onlar cennet ehlidirler. Yapmakta oldukları (iyilikleri)ne karşılık orada ebedî kalacaklardır.”[2]

 



[1] Bu yazı Musa Özdağ'ın Tuzaklar ve Uyarılar isimli eserinden alınmıştır. Bkz. s. 141-146. Kutlu Bilgi Yayınları, Kastamonu 2007.

[2] Ahkâf, 46/13-14.