Buyuk Turk Bayragi
 

Mehmed Feyzî ŞALLIOĞLU
(28 Mart 1912 - 4 Mart 1989)

Mehmed Feyzi Efendi
Çocukluğundan itibaren ilim aşkıyla yetişen ve bu aşk çerçevesi içerisinde din, vatan ve millet mefkûrelerini, kendileriyle görüşmeye gelen din kardeşlerine aktaran ve hayatını Rasûlullah Efendimizin sünnet-i seniyyelerine ittiba ederek devam ettiren âlim, fâzıl ve müttakî bir zât idi.

Kastamonu'nun Şamlıoğlu çıkmazında bir Ramazan ayında dünyayı teşrif etmişlerdir. Babası İzzet Efendi, annesi Hâfıza Aişe Hanım'dır. İlk dersini mahalle mektebinde Çerkez Hoca Hanım'dan almıştır. Yaşıtları mahallede oyun oynarken, kendileri oyun oynama yerine okuma-yazma ile meşgul olurlar, hocalarını giyim-kuşamda taklit etmekten hoşlanırlar ve bu türlü meşgaleleri kendilerine bir oyun addederlerdi. Hatta çocukluğundaki bu olgun davranışlarını ve ilim meclislerine devamını gören dönemin ulemâsı, birbirine onu işaret ederek: "Bu çocuk, muhibb-i ulemâdır" (Âlimleri seven birisidir) derlerdi. O zamanın Bayraklı Medresesi müderrislerinden Hâfız Osman Efendi, onun velî olduğunu söylerdi.

Yedi yaşında başladığı Yârabcı adındaki mektepte altı sene okuyarak ilk tahsilini tamamlamıştır. Altı yaşından itibaren Sinan Bey Câmii imamı ve Nasrullah Câmiî hatîbi Kurrâ Hâfız Ömer Aköz Efendi ile tanışmış ve kendisinden Kur'ân-ı Kerîm hıfzını ve tâlimini ikmâl etmiştir. Hâfız Ömer Efendi, Kastamonulu olup zâhirî ve bâtınî ilimlerde üstâz-ı küll idi. Ayrıca Hâfız Ömer Efendi'den ilm-i irtifâ öğrenmiş, Mukaddeme-i Cezeriyye ve Tecvîd-i Edâiyye'yi okumuştur. Hafiz Omer Efendi

Yine Kastamonu hocalarından, tâ'lîm-i Kur'ân'da ders arkadaşı olan Mercanzâde lakâbıyla bilinen Hâfız Tevfik Efendi'den askerlik öncesinde ve sonrasında Kıraat-ı Seb'a'yı; Hâfız Abdurrahman Efendi'den sarf-nahiv ve fıkıhtan Halebî'yi; Hoca Kâmil Efendi'den Mültekâ'yı, âdaptan Şir'atu'l-İslâm'ı ve akâidden el-Fıkhu'l-ekber'i okumuşlardır.

Askerliğini 1935-1937 seneleri arasında İstanbul'da muvazzaf olarak yapmış, daha sonra da yine İstanbul'da yedi ay ihtiyat askerliğinde bulunmuştur. İlme olan aşkı ve şevki askerliğinde de devam etmiş, buna bağlı olarak askerlik süresinde de Cumartesi-Pazar evci çıktıklarında ilim ve tedrisat meclislerine devam etmiılerdir. Şöyle ki; Cumartesi günleri evci çıkar ve Fatih dersiamlarından ve aynı zamanda akrabası olan Hoca Ahmed Efendi'nin evinde misafir olurdu.

Pazar günleri öğleden evvel Sultan Ahmed Câmii'nde Ayasofya hocalarından Nevşehirli Hacı Hayrullah Efendi'den Tafsîr-i Alûsî okurlardı. Öğle namazından sonra Fatih'te Hüsrev Hoca Efendi'den Buhârî-i Şerîf tedris ederler; ikindiden sonra da Beyazıt Câmi-i şerifinde Seyyid Abdulhakim Arvâsî hazretlerinin Fahruddin Râzî'nin Tefsîr-iKebîr'inden verdiği dersi dinlemeye giderlerdi.

Askerliği süresince İstanbul'un bu seçkin ulemâsının derslerine devam etmekle beraber kışlada ilmî sohbetlerde bulunur; bu sohbetlere erat ve subaylar katılır ve sorulan ilmî sorulara etraflıca cevaplar verirlerdi. Hatta erat içerisinde, namaz sûreleri tâlim ettiklerinden bazılarının, daha sonra sivil hayatlarında imamlık görevi aldıkları vârittir.

Ustad-Efendi-Ozdag Askerlik dönüşünde, daha önce Kastamonu'ya gelmiş olan Bedîuzzaman Saîd Nursî hazretleri ile tanışmışlar ve onun husûsî hizmetinde bulunmuşlardır. Bu sırada kendilerinden Kelâm, İslâm Felsefesi ve Mantık'a dair dersler almışlardır. Bedîuzzaman ve Risâle-i Nûr'la ilgili suçlamalardan dolayı 1943'te dokuz ay Denizli hapishanesinde; 1948'de on ay Afyon hapishanesinde kalmışlar ve her ikisinden de beraat etmişlerdir.

Müteâkıben husûsî ilmî çalışmalarını âsûde bir şekilde yürütmek, isteyenlere ders vermek ve aynı zamanda bu çalışmaların ve tedrisatın semeresi olan sohbetleriyle, görüşmeye gelenleri Rasûlullah'ın akvâl ve ahvâline cezbetmek gibi hizmetlere matuf olarak evlerinin bir odasını dershane edinmişlerdir.

15.6.1957 tarihinde, 45 yaşlarındayken evlendiler. Bu mubârek izdivaçtan dört kızı, bir oğlu olmuştur.

Sarf-Nahiv, Fıkh-ı Semerkandî'yi; İhyâu Ulûmiddîn'den akâid ve hac bahsini, Aliyyu'l-Kârî'nin Şemâil-i Şerîf Şerhi'ni, Birgivî ve Akkirmânî'nin yazmış oldukları Hadîs-i Erbaîn Şerhi'ni, Şerkâvî'nin Hulâsatu'l-Buhârî'sini (Tecrîd-i Sarîh Şerhi'ni), Sâduddin Taftâzânî'nin Akâid-i Nesefî Şerhi'ni okutmuşlardır. Ayrıca isteyen talebelere, tâlim-i Kur'ân ettirmişlerdir.

1966, 1970 ve 1976 senelerinde olmak üzere üç defa haccetmişlerdir. 1975 senesinde böbrek taşı rahatsızlığı geçirmişlerdir. Şubat 1983 senesinde de sağ tarafında kısmî bir felç rahatsızlığı geçirmişler ve gerekli tıbbî tedâvîlere başvurmakla beraber, kesin tedavinin Peygamberimizin şefaatiyle gerçekleştiğini ifade etmişlerdir. Böbrek ve yüksek tansiyonla ilgili rahatsızlıkları son zamanlarına kadar devam etmiştir. Son zamanlarında mubârek gecelere husûsî bir önem vererek, ilâhî vuslatın habercisini beklemeye koyulmuşlardı. Nihayet ilâhî müjde, 4 Mart 1989 günü, mubârek Mi'râc gecesine açılan kapılarla beraber gerçekleşmiş oldu. İlim, feyiz ve bereket yüklü temiz ruhunu ikindi vaktinde sahibine teslim eylediler. Yüceler Yücesi Rabbimizin rahmetleri ve bereketleri daima üzerine olsun; bizi de şefaat ve himmetlerinden ayırmasın, âmin…

Hayatı boyunca yapmış oldukları tavsiyelerden ve veciz sözlerinden bazı örnekleri aşağıya alıyoruz:

Daima müsbet düşünmeyi, müsbet konuşmayı, müsbet hareket etmeyi; etrafta fitne uyandıracak fikir ve davranışlardan şiddetle kaçınmayı tavsiye buyururlardı. Din ve dünya işlerinde daima vasat ve kolay olan yolu tavsiye ederlerdi. Hatta çoğu zaman: "Ben ebû'l-yüsrüm, ebû'l-usr değilim"; "Rızk-ı sûrîde kanaat iyidir; fakat rızk-ı mânevîde kanaat güzel değildir"buyururlardı.
Mefâhir-i milliyye, mefâhir-i dîniyye ve sadâkat-i vataniyye mefkûresi imtizaç ettiği zaman onulmayacak hiçbir yaranın kalmayacağını ifade ederlerdi. "Bu zaman, Ehl-i sünnet itikâdına, Hanefî mezhebine ve Türk milliyetçiliğine nusret etme zamanıdır" derlerdi.

Cemaatler içerisinde bir takım ihtilafların zuhuru üzerine, bu gruplardan kendisini ziyarete gelenlere: "Ben kuyu dibindeyim; minare şerefesinde olan efendilerin işlerine müdahale edemem" diye sık sık ifade ederlerdi. Tevâzûlarından, meslek ve meşreblerini şu şekilde hulâsa ederlerdi: "Askerlikte neferlik, sivil hayatta hiçlik, mesleğimiz gariplik!"

Hayatın gayesini de şu veciz ifadeleriyle belirtirlerdi: "Başta mârifetullah kesbi, kemâlât-ı îmâniyye iktisâbı, ihlâsla âmâl-i sâlihaya muvaffakiyet, ahlâk-ı hamîde ile ittisaf edip, hüsn-i hâtime ile âhirete geçmeyi, Cenâb-ı Hak cümlemize nasip eylesin, âmin…"

"Farzdan evvel farz, ilim; farz içinde farz, ihlâstır" buyurarak, ilme ve ihlâs kesbetmeye teşvik ederlerdi.

Hayat safhalarını özet olarak şöyle beyan ederlerdi: "Bu fakir, bir zamanlar hubbî idi; sonra cubbî oldu; şimdi ise sukûtî…İlerde de turâbî olacağız."

"Benim ziyaret olunmaya hiçbir liyâkatım yok; ama siz kemâl-i tevâzuunuzdan buraya kadar zahmet edip geliyorsunuz" derler ve onları şu şekilde taltif buyururlardı: "Siz, hüsn-i zan göstermenizden, tevâzuunuzdan ve hasta kardeşinizi ziyaret etmenizden dolayı sevâba nâil olursunuz; ama benim işim zor! Ben kendime hüsn-i zan edemem!"

"Allah sevgisini, Rasûlullah sevgisini gönlümüze dolduralım; gönlümüzde sahte sevgilere yer kalmasın" ifadeleriyle de hakiki sevginin istikâmetini gösterirlerdi.

Burada kısaca birkaç örnekle özetlediğimiz güzel fikir ve vecîzelerini ve bunların izahlarıyla kendilerinin ahvâl ve ahlâkına dair hususları açıklayan çeşitli yazılar, makâleler ve eserler inşallah neşredilmeye devam edecektir.

Musa ÖZDAĞ