Her kalpte, kuvve halinde tasdîk kâbiliyeti de, inkâr kâbiliyeti de mevcuttur.
Rüyâda camuş (manda) görmek cehenneme
işârettir. Solucan görmek hasede; deve kîne işârettir. Haram, domuz
sûretinde; zinâ kuğu; cehil zulmet; ilim, süt ve
berrak su; îmân nûr; küfür zulmet şeklinde görünür.
Küfür, bir merkezden idâre ediliyor!
Yâ Rabbi! Kalbimizi kötü hâtırâttan, lisânımızı kötü kelâm ve küfür sözlerden muhâfaza eyle... Âmin...
Fısktan, günâhtan, küfürden, isyandan ikrâh vermesi, Allah Teâlâ’nın kuluna bir nimetidir.
İnanamamak
mîzaç bozukluğundan, tasdîk ve yakîn ise mîzaç dürüstlüğünden ileri gelir.Bunun
için nifak erbâbı hakkında: fî kulûbihim maraz[1] buyuruldu.
Nifak iki çeşittir: Nifâk-ı i’tikâdî, nifâk-ı amelî. İ’tikâdî nifak çok tehlikelidir; teşhisi de, tedâvisi de çok zordur.
Münâfıkların gözleri muslukludur; kandırmak için ağlarlar. Vaatleri boldur;
çünkü yerine getirme niyetleri yoktur. Nifaktan halâsın çaresi, ihlâs ve zikr-i
kesırdir.
Bir kimsede nifak alâmetlerinden bazısı bulunuyorsa, o kimse için mahzâ
münâfıktır denilemez. Ancak, nifak vasıflarından şu şu alâmetler var
diyebiliriz. Zira o vasfı bilerek mi, yoksa cehâletten dolayı mı yapıyor
bilmiyoruz.
Âdem (a.s.)’ın sulbünden ihrâc edilen cüz’ü lâ
yetecezzâ halindeki zerreler bütün küre-i arzı istilâ etmişti. Her bir rûh
kendi zerresiyle birleşti. Rabbimiz bu halde onlara “Elestü bi- Rabbiküm”
diye hitapta bulundu. Bütün ruhlar “Kaalû belâ” (Evet Sen bizim
Rabbimizsin) cevabını verdiler. Münâfık ve kâfirler dahi “Belâ” demekten
başka kendilerinde mecal bulamadılar.
Elest bezmindeki o zerrecikler sonradan vakti gelince dünyaya gelen her çocuğun kalbine tevdî ediliyor.
Ahz-i mîsak anında Âdem (a.s.)’dan çıkan
zerreler, küre-i arzı tamamen doldurmuştu. Birinci safta enbiyâ; ikinci safta
evliyâ ve müminler; üçüncü safta ise münâfık ve kâfirlerin ruhları bulunuyordu.
Cenâb-ı Hak; enbiyâya, evliyâya ve müminlere Cemâl tecellîsinde bulundu. Onun
için elestü bi Rabbiküm hitâbına tav’an belâ dediler.[2]
İzzet Allah’ındır. İzzet Rasûlünündür. İzzet
müminlerindir. Ama münâfıklar bilmez!
Münâfıklardan korkmamak lâzım; sakınmak lâzım.
Muvahhitler er-geç cehennemden çıkacaktır. Kâfirler, müşrikler, muattıla ve
münâfıklar cehennemin demirbaşlarıdır. Münâfıklar, cehennemin en aşağı
tabakasında, kapalı bir yerde mahbûs olarak azâb olunacaklardır.
Huzeyfetu’l-Yemânî (r.a.), sırdaş-ı Nebî idi. Onun için Nebyy-i Muhterem Efendimiz,
münâfıkların isimlerini ona bildirdi. O da kimseye ifşâ etmedi.
Kâfir ve münâfıkların kalpleri muzlamdır. Çünkü, evvelâ tasdîk nûrundan
mahrumdurlar. Sonra, âzâları ile işledikleri âmâl-i seyyienin de zulmetleri, kellâ
bel râne alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûn sırrıyla[3] kalplerine akseder. Böylece ebedî
hüsrânda kalırlar.
Müminler olmasa, kâfirlere ve münâfıklara bu dünyada hayat hakkı yoktur.
Çünkü arzı ayakta tutan, gerçekte ne dağlardır ne de güneşin câzibesidir. Ferşi
Arş’a bağlayan ve cezbeden, gerçekte müminlerin nûr-i zikirleri ve halkay-ı
ubûdiyyetleridir.
Kâfirin kalbi zulmetlidir, muzlamdır. İşlediği her günâhın gubârı (tozları, lekeleri) de kalbini karartır. Zulmet içinde zulmettir. Kâfirin âlem-i ğayba olan penceresi kapalıdır.
Kur’ân bizi, kâfirlerle dost olmaktan men ediyor. Kâfirlerle dost olmak haramdır.
Hasâret kâfirlere; beşâret müminlere!...
Kur’ân kâfirlere azâb-ı elîmi ihbâr ettiği için ondan uzaklaşıyorlar. Sâlih amel işleyen mü’minlere de ecr-i kerîmi tebşîr ettiğinden ona teveccüh ediyorlar.
Müminlerin iman nuru, ibâdâtu tâât nurları, âmâl-i sâliha nurları… ateşi
reddeder. Kâfirlerin ateşe siper olacak nurları yoktur.
Değer, cesâmete değil istîdâtlaradır. İnsan kendisinde bu istîdâtların
olduğunu bildiği için emâneti yüklendi.[4] Peygamberler ve sıddîkîn, o emânetin
hakkını bizâtihî edâ ettiklerinden haklarında zulüm ayn-ı adâlet; cehl ayn-ı
ilim oldu. Ama kâfirler hakkında böyle olmadı. Onlar emânetin hakkını edâ edemediklerinden,
hakîkaten zalûm (pek zâlim) ve hakîkaten cehûldurlar (pek câhildirler).
Kâfirler, bu dünyada üzerlerine teklîf almadıkları için, seyyiâtlarının
cezâsı tehir olunur. Yaptıkları bazı iyiliklerin mükâfâtı ise ta’cîl olunur.
Müminlerin ise, günâhlarının cezâsı ta’cîl olunur; sevaplarının mükâfâtı te’cîl
olunur (geri bırakılır). Bu sebepten kâfirler bu dünyada fazla sıkıntı
çekmezler. Onun için: ed-dünya sicnu’l-mü’min ve cennetu’l-kâfir
buyurulmuştur.[5]
Kabir azâbı haktır. Kâfirler ile bazı âsî müminlere kabirde azab olunur.
[1] Bakara, 2/10.
[2] A’râf, 7/172.
[3] “Hayır! Öyle değil; bilakis onların kazanmakta (yapmakta) oldukları kötülükler, kalplerini paslandırmıştır.” (Bkz. Mutaffifîn, 83/14)
[4] Ahzâb sûresinin 72. âyetine işâret ediyorlar.
[5] Anlamı: “Dünya, müminin zindanı; kâfirin cennetidir.” Hadîsi Ebû Hüreyre’den İmam Mâlik, Müslim ve Tirmizî rivâyet etmiştir. (Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, I/494)