Hüsn-ü huluk, yalnız güzel muâmele değildir; yapılan eziyete tahammül etmektir.
Basîretli olan; hakkı- bâtılı tefrîk edip, hakka ittibâ, bâtıldan ictinâb eder. Emri- nehyi, helâli-haramı bilip, meleği-şeytanı fark eder.
Sıddîkler de, sıdkını yerinde kullanıp-kullanmadıklarından suâl olunacaklar.
Müminin havfı-haşyeti, devam üzere olacak. Yusuf (a.s.)’ın zindandaki hâli ne idiyse; saraya gelip, nimete gark olduktan sonra da öyle idi.
Kur’ân irşâdı altında bir istikâmet, bin kerâmetten daha üstündür.
Müsbet düşünelim, müsbet söyleyelim, müsbet hareket edelim.
Biz bilemeyiz, bir şey diyemeyiz.
Men âmene bi’l-kader fekad emine mine’l-keder
deyip, levi levlayı bırakalım.
Bu fakir askerde nefer, sivil hayatta hiç imiş;
mesleği ise gariplik, miskinlik imiş.
Kemâl-i îmân kesbedip, âmâl-i sâlihaya muvaffak olmak şartıyla gençlik de güzel, ihtiyarlık da.
Kalbe kötü
bir şey hutûr ederse: Allâhümme tahhir kalbî vağfir zenbî ve hassın cevârihî
ani’l-harâm, deyip o kötülüğün kökünü daha bi’l- kuvve halinde iken kazıyıp
atmalıdır. İşte bu, en güzel tevbedir.
Edep iktizâ eder ki, bir seyyie isâbet edince: Hâzâ
kazâuhû ve hâzâ hatâî ; bir hasene isâbet edince de: hâzâ kazâuhû ve
hâzâ atâuhû demeli, kendimizde bir hüner görmemeli.
Güzel ahlâk ancak, kendisinde şuab-ı îmâniyyeyi ikmâl etmiş, kemâl-i îman
sahibi bir müminde tasavvur olunabilir.
Riyâdan kurtulmak çok zordur Riyâdan ancak her şeyde rızây-ı ilâhîyi gözeterek kurtulunur.
Her olur olmaz şeyden mesele çıkarmamalı. Pişkinlik göstermek lâzım; müdârâ etmek lâzım. Bu da şerri def için olur.
İslâm’da müdârâ emredilmiş, müdâheneden nehyedilmiştir. Müdârâ güzel, müdâhene çirkindir.
“Hacı, terazi tutmaz” diye bir şey yoktur.
Adaletle, hakkıyla terazi tutabilir.
Nefsin
terbiyesi, Kur’an’ın emrine uymakla; nehyinden kaçınmakladır.
Bizim vazifemiz, emrolunduğumuzu yapmaktır; ötesi bizim vazifemiz değildir.
Herkes kendi mertebesini bilmeli ve kendi mertebesinde vazifesini yapmalıdır. Kapıcı
müdürün; odacı şefin işine karışırsa, nizâm-ı âlem bozulur. İşte o zaman da
kıyâmeti beklemeli!..
Biz, gayr-i müslimlerin ihtidâsına (İslâm yekûnu çoğalması için),
fâsıkların ıslâhına ve müminlerin de terakkîlerine dua edeceğiz.
Her işte sebât, sabır ve tahammül lâzım. Bir işe başlayınca artık o işte
sebât etmek en güzelidir.
Câminin dışında ne olursa olsun, câmiye giren herkese sâlih nazarıyla bak!
Dışardaki ahvâli seni ilgilendirmesin.
Temizliğine, tahâret ve nezâfetine dikkat ederek namazı kıldırırsın; yerine
göre nasihat edersin.[1]
İnsanın mayasında, fıtratında, her kemâle karşı bir aşk vardır. Kemâle
karşı olan bu aşkı tahakkümle, korku veyahut maddiyatla söndürmek mümkün
değildir. Yine mâkûsen, mütenâsibiyle, kemalsizliğe karşı olan soğukluk ve
nefreti de sevgi ve saygıya kalbetmek hususunda tahakküm ve milyonların sarfı
beş para etmez. Zâhirden öyle görünse de kalp tam tersini söyler.
İnsan her şeyin güzel ve iyi tarafını görmeye çalışmalıdır. Mümkün olduğu
kadar kusur görmemeli ve takdîr etmelidir.
Tevazu arttıkça, tecellî de artar.
Kâinatta ne kadar hakikat varsa, bu hakikatler
sümbül verecek olsa şu iki esasta neticelenir:
a)- et-Ta’zîmü li emrillâh
b)- ve’ş-Şefekatü alâ halkıllâh:
Evâmîr-i İlâhiyye’ye ta’zîm, mahlûkâtına şefkat.
İnsan hakları diyorlar, insan
sevgisi diyorlar; insan ve hayvanların helâkine çalışıyorlar. Bu mu insan
hakları, insan sevgisi?!..
Şu zamandaki bereketsizliğin bir sebebi de, alanın ve satanın râzı
olmamasıdır. Yani, alan râzı değil; satan râzı değil. Dolayısı ile de bereket
olmuyor. Satanın, sattığı malda gözü kalıyor; alan da zoraki alıyor. Böyle
alışverişte, terâzî (rızalaşmak) lâzım.
Helal-haram tanınmaya tanınmaya, nikâh- sifah
bilinmeye bilinmeye, tevbe ve istiğfar edilmeye edilmeye hep nesnaslar[2] çoğalıyor.
Düşmandan
emin olmak, gaflete dalmak helake sebeptir.
Haram lokma feyzin kesilmesine sebeptir.
Müminin işi ya sabırdır ya da şükür. Sabrederse
sâbir, şükrederse şâkirdir. Her iki halde kârdadır.
Muhabbete vesîle olan her şey güzeldir.
Maddî
olsun mânevî olsun, makam ve mansıblar da vehbîdir. Çalışmak, o istîdatların
inkişâfına sebeptir.
Tevekkül makamında kul tedbirini alır; tefvîz
makamında tedbiri de terkeder. Tefvîz makamı tevekkülden üstündür.
Makamların en üstünü rıza makamıdır. Bu makamda
kul Rabbisinden, Rabbisi de kulundan razı olur.
Makam yükseldikçe kurbiyet ziyadeleşir.
Cennetteki mertebesi de o nisbette artar. Bunun için “makam istemiyorum” demek
doğru değildir.
Bu zamanda sorulunca, ben şucuyum bucuyum değil,
ben müslümanlardan biriyim demeli.
Aldatmayan, hileden, yalandan-dolandan sakınan
sâdık tâcir, habibullahtır.[3]
Sâdık tâcirin âhirette yüzü, ayın on dördü gibi parlayacak.
Sâil (dilenci) at üstünde de gelse gönlünü
kırmamak lâzım, boş çevirmemeli.
İnsan, muhabbet ve teveccüh yoluyla istifâde edebilir.
Birbirimizin noksanını aramayıp, müsâmaha edince ihtilâf çıkmaz.
Göz, kulak, lisân… bütün âzâ kalbe bağlıdır.
Mümin, kolay kolay söz vermez. Çünkü, sözünde duramayacağından korkar.
“Ölülerinizi hayırla yâdediniz” buyruldu. Bunun için, ölünün iyi halini bilirsek söyleyeceğiz;
kötülüklerini söylemeyeceğiz. Ölünün kötülüklerini söylersek, akrabalarına ezâ
etmiş oluruz.
Müminin ölüsü de dirisi de pâktır. Bir mesele meçhûlümüz olursa, hüsn-i zan tarafı iyidir. Müminin gizli halini tecessüs iyi değildir.
Sahâbe-i kirâm, güneşle gölgenin birleştiği yerde durmayı hoş karşılamazlardı. Ya güneşte, ya da gölgede durulardı. Kapı eşiğinde oturmak da men edilmiştir, mekrûhtur.
Benim size; sizin de bana hüsn-i zannınız güzeldir. Ama kendi kendimize hüsn-i zan güzel değildir.
Müminin dârü’l-fünûnu takvâdır. Takvâ, emirlere uymak; nehiylerden sakınmaktadır. Bunun erbâbına müttakî derler. Takvâ, müminlerin sanatıdır.
Takvâ elbisesi, bu elbiseden daha üstündür. Bu elbise, bedenin ayıp yerlerini örter. Ama takvâ libâsı, kalbin, ruh ve nefsin ayıplarını örter.
Bir şeyin neticesi kötüyse, mukaddemâtı da kötüdür. Bunun için Allah Teâlâ Hazretleri, Kur’ân’ında, çirkin şeylerin mukaddemâtından da nehyetmektedir.
Din nasihattir. Nasihatsiz din yoktur. Ağaç, kökünden sıvarıldığı gibi; insan da kulağından sıvarılır. Ashâb, kulaktan âlim oldular.
Tevâzuun hakikati, kendini hiçbir makamda görmemektir. Tevâzu, yükselmeğe; kibir, alçalmağa sebeptir. Kibir, Hakk’ı kabul etmemektir.
Değer, cesâmete değil
istîdâtlaradır. İnsan kendisinde bu istîdâtların olduğunu bildiği için emâneti
yüklendi.[4]
Peygamberler ve sıddîkîn, o emânetin hakkını bizâtihî edâ ettiklerinden
haklarında zulüm ayn-ı adâlet; cehl ayn-ı ilim oldu. Ama kâfirler hakkında
böyle olmadı. Onlar emânetin hakkını edâ edemediklerinden, hakîkaten zalûm (pek
zâlim) ve hakîkaten cehûldurlar (pek câhildirler).
Bir hakikata ulaşmak için maddî-mânevî, nûrânî ve zulmânî çok engeller vardır. Onun için sabırlı olmak lâzımdır. Hedefi sonuna kadar takip etmeli, bırakmamalı, yılmamalı, usanmamalı. Men sebete nebete[5] buyrulmuştur.
Müminin bir yerine diken batsa, ayağına bir şey takılsa, kalbine bir hüzün gelse, mükâfâtını görecek.
7 âzâyı muhâfaza edip, 360 çeşit âfetten, günâhtan çekindikten sonra takvâdan bahsedilir! Bunlar: Göz, kulak, el, ayak, dil, mide ve nesil organlarıdır.
Ebû Tâlib-i Mekkî Hazretleri, helâlden ekletmek için, ot yiye yiye vücûdu yemyeşil çıktı! Kûtu’l-Kulûb adlı eserini bundan sonra kaleme aldı.[6]
Mümin-i kâmil, mâzereti kabul eder.
Kelime-i tayyibe de, kelime-i habîse de havada teşekkül eder; vein min şey’in illâ yusebbihu bi-hamdih âyetinin[7] sırrıyla Allah’ı tesbîh ederler.
İnsan Cenâb-ı Hakk’a tevekkül
eder, bütün işlerini O’na havâle ederse, dünyada cennet hayatı yaşamış olur.
Yok eğer, bütün tedbirleri alayım, herşeyi ben yoluna koyayım, her istediğim
olsun derse; üzerine yük üstüne yük almış olur. Allah ne takdîr ettiyse o
olur.
Böcekler, haşerât…cünûdullahtır. Öldürmek, üzerlerine fazla düşmek iyi değildir. Şerlerinden Allah’a sığınmalı. Zararlarından, onları yaratana, idâre edene sığınırsak onlardan korunmuş oluruz. Küllü mudırrın yuktel kâidesince, her zararlı öldürülür ama, zararı tahakkuk ettikten sonra öldürmeye izn-i şer’î vardır.
Bir kimsenin suçunu senden başkası bilmiyorsa, onu setretmelidir.
Bütün mahlûkâtı kendinden efdal bil; şefkat et. Edebimizi muhâfaza edelim; her kusuru kendimizde bilelim.
Fitne uyandırmamak için nezâketli olmak da lâzım.
Eskiden, parası şüpheli olanlar karz-ı hasen (borç) alıp hacca öyle giderlermiş. Gelince de onu öderlermiş.
Herkesin bir hudûdu vardır. Ondan dışarı çıkmamalı.
İslâm’da fukarâya hakâret yoktur. Onların kalpleri münkesirdir. Fakirin başına kakmak, ezâ etmek yoktur. Bir şey vermeyecekse bile onu kavl-i leyyinle güzelce savmalı. Hakîki fakire hakâret edilse azâb yağar.
İslâm’da ağniyâya da hased etmek yoktur. Ağniyâya, Cenâb-ı Hakk’ın Ğaniyy (c.c.) ismine hürmeten saygı göstermek güzeldir. Başka türlü değil. Bir zengine malı için ta’zîm etmek, dinin üçte ikisini giderir.
İzzet Allah’ındır. İzzet Rasûlünündür. İzzet
müminlerindir. Ama münâfıklar bilmez!
Güneş gibi tevâzû, toprak gibi tahammül, nehir gibi sehâvet, dağ gibi sebât lâzım!
Selef-i sâlihîn, birbirlerine hiç çekinmeden kusurlarını söylerler ve bundan dolayı da gayet memnun olurlardı.
Nefsin terbiyesi, ifrât ve tefrîtten âzâde, mertebe-i iffette olmaktır.
Şeytanın nefse tasallutu terakkî içindir. İnsanın terakkîsi, mücâhedâtı nisbetindedir.
İnsanın mârifetullah kesbi yoksa, ihlâs kazanmamışsa, ahlâk-ı hamîde kesbetmemişse, duası da yoksa, hiçbir kıymeti yoktur.
Tâûn, vebâ gibi ateşli hastalıklar; belâ ve musîbet ateşleri, müminin cehennemden nasîbidir.
a)- Yeryüzünde vakarla yürürler.
b)- Câhillerle karşılaşınca: “Selâmetle size” derler.
c)- Mâlâ yânîye rast geldiklerinde oyalanmazlar.
d)- İnfâk ettiklerinde, israf etmekten ve bahillikten sakınırlar, vasat
yolu seçerler.
e)- Geceleri, kâh kıyamda, kâh rukûda, kâh sücûd halindedirler, yani teheccüd namazı kılarlar. Namazları hudû ve huşû ile kılarlar.
Müdâhene çirkin; fakat müdârâ güzeldir.
Kişiyi yüzüne methetmek, kılıçla kesmek gibidir. Meddâhlar, riyâkâr olur. Bunun için hadîs-i şerîfte: “Meddâhların yüzüne toprak saçınız!” buyuruldu.
Müslüman çok çok vaadde bulunmaz. Çünkü, yerine getirememekten korkar.
Kula lâzım olan, edep tutmaktır. Muvaffâkiyeti Hakk’a; kusuru ve hatayı kendine izâfe etmek lâzım.
Mümin basîretli olur; gözü açılmadık köpek yavruları gibi olmaz.
Kendi kendimize ne zaman kemâlât sevdasına yeltenirsek helâk oluruz.
Hasâret kâfirlere; beşâret müminlere!...
Tevekkül güzeldir, atâlet çirkindir. İslâm tevekkülü emretti; atâletten nehyetti.
Letâfet-i lisân, hüsn-i huluk, güler yüzlülük, sehâvet-i nefs, her olur-olmaz şeye itiraz etmemek (kıllet-i itiraz), mazereti kabul ve âmme-i mahlûkâta şefkat...evliyâ vasıflarındandır.
Muhabbetullah, muhabbet-i nebeviyye ve muhabbet-i ulemâ ile yaşayalım.
Rabbimizden, korunmamızı isteyeceğiz. “Yâ
Rabbi, inâyetini kesip de bizi bir lâhza bile nefsimize uydurma!”
diyeceğiz.
Sehl İbn Abdillah hazretleri, en büyük kerâmetin, insanın, nefsindeki kötü bir ahlâkı iyi bir ahlâka tebdîl etmesi olduğunu söylüyor.
Sebatta kerâmet vardır. Men sebete nebete
denmiştir.
Hilkatin neticesi ubûdiyyet; ubûdiyyetin neticesi duadır.
Kurbiyet ziyâdeleştikçe, edeb de ziyâdeleşir.
Hayâ, iman nisbetindedir. Hayâ yoksa iman da yoktur. Bunun için enbiyâda ve evliyâda hayâ herkesten daha ziyâde bulunur.
İlâhî tâlimin dâru’l-fünûnu takvâdır.
Gaflet cenâbetliğinden temizlenmedikçe huzûra girilmez. Hefevâtından tevbe etmemiş bir kimse de hakâik-ı esrâra muttalî olamaz.
Ahmed-i Fârûkî kâide koymuş; Fezâil-i cüz’iyede ileri olmak, fezâil-i külliyede ileri olmayı îcâb ettirmez.
Hakk’ın inâyetinin kuldan kesilmesine hizlân denir. Bunun için Hak Teâlâ’dan inâyetin devamını isteyeceğiz.
Hak’dan, Hakk’a firâr etmek; celâlinden cemâline, azâbından affına, hizlânından inâyetine sığınmaktır.
Hacda şeytana atılan yedi taş; kalpte yedi başlı ejderhaya işaret eden kibir, haset, riyâ, ucub, hubb-i câh, hubb-i riyâset, dünya muhabbetini söküp atmak manasınadır.
Yâ Rabbi! Kalbimizde fenalığa meyil halketme!.. Âmin...
Rasûlullah (s.a.) Efendimizin emrettiği şeylere karşı duygu ve iştiyakla itaat edeceğiz; tecrübe etmeye kalkışmayacağız!
Tedâvi, tevekküle mâni değildir. Esbâbı terzîl etmek, hiçe saymak doğru değildir. Yalnız, hakîkî müessir görmemeli; şifâyı Hakk’dan bilmeliyiz.
Hasta ziyaretinde âdâb: Hastanın baş tarafında oturulur. Alnına el konulur. Hal-hatır sorulur. Kuvve-i mâneviyye verilerek tesellî edilir. Yüzüne sık sık bakılmaz. Kalben himmet edilir.
İbtilâya mâruz kalınca istircâ[8] edeceğiz. İstircâ bu ümmetin hasâisindendir.
Geçmiş zamana ve geleceğe dağıtmazsak Cenâb-ı Hakk’ın bu günkü halimize verdiği sabır kâfîdir.
Mezûn olmadan kerâmet izhârı
güzel değildir.
Dinimiz nikâhı helâl; sifâhı haram kıldı. Nikâh-ı sahîhten gelen nesil, anasına-babasına, cemiyete, millete, vatana ve beşeriyete fayda verir. Sifâhtan gelenler, emîn değildirler, sır tutamazlar, hayâsız ve yalancı olurlar.
Kim ne kazanmışsa, edeple kazanmıştır. Kim ne kaybetmişse, edebe riâyet etmemekle kaybetmiştir.
İyiliği arayan evvelâ ona bir zemin hazırlamalı.
Uhuvvet-i İslâm nâmına ziyaret yapılırsa güzeldir. Ziyaret olunan zât, liyâkât dâvâsında olmamak lâzımdır; yoksa tehlikelidir.
Aldatmak yalnız ticârî şekilde olmaz; mâneviyatta
da aldatmak vardır. Rasûlullah (s.a.) Efendimiz: “Bizi aldatan, bizden
değildir” buyurdular. İnsân, mâhiyetini bildirmezse, hilekârdır, hâindir.
Konuşmak, dinlemekten daha tehlikelidir.[9]
Söz garazlı ise, kesâfetli ve zulmânîdir. Esas söz, kalptedir. Söz, kalpten bir kisve giyer; öyle çıkar. Söz ihlâslı olursa nûrânî; garazlı olursa zulmânîdir.
Herkesin bir hudûdu vardır; onu tecâvüz etmemeli. Yoksa âhenk bozulur.
Ehl-i dünya ile aramızda, dünyalık açısından bir tek fark var: Onlar, dünyanın peşinden gidiyor; benim ise peşimden geldi.
Ağzımızdan girene dikkat ettiğimiz gibi, çıkana da dikkat edeceğiz. Zira, insanı ağzından giren de öldürür, çıkan da.
Her hak sahibinin hakkını vermek adâlettir.
Cenâb-ı Hak has müminlere evvelâ imanı nefislerine sevdirdi. Kalplerini imanla zînetlendirdi. Bir de lutf-i kereminden şerh-i sadr nuru ihsân ediverirse ne âlâ!..
Bu zamanda haram sel gibi akıyor. Helâl ise, katre katre. Evvelâ helâl lokma lâzım.
Zâhirî kire ehemmiyet verip de, bâtınî kire ehemmiyet vermemek olmaz. Sadece dışı zînetlendirmek kâfî gelmiyor. Bu elbise, cesedi zînetlendiriyor. Takvâ ise, kalbi zînetlendiriyor. Takvâ libâsı daha kıymetlidir.
Takvâsı olan her mümin veliyyullahtır.
Mümin-i kâmil, kemâl-i letâfetten cennete sekiz
ayrı kapıdan birden girecek.
Bir kimse dinde bir güçlük çıkarırsa, en evvel o
güçlüğe kendisi giriftâr olur.
Bir kimse câmiye girdi mi, ona sâlih nazarıyla bakılır. Dinimizde tecessüs haramdır.
Kim, Allah (c.c.) için tevâzu ederse, Cenâb-ı Hak onun derecesini maddî ve mânevî yükseltir.
Ölümü istemek güzeldir ama, Rasûlullah (a.s.) Efendimize hürmeten altmış yaşından sonra yaşama iştihâsı kalmamalı.
Eğer bi-hakkın âdâba riâyet edemeyecekse, Harem’de fazla durup lâubâlî olmamalı; vazifesini bitirip çekilmelidir. Fakat âdâba riâyet edebilirse, istediği kadar kalsın; Kâbe’ye nazar eylesin... Çünkü, Kâbe’ye nazar ibâdettir. İmkân buldukça fazla fazla tavâf etmek daha güzeldir.
İman, çok bilgiyle, çok mâlûmatla değildir. Teslîmiyetle; Rasûlullah (s.a.) Efendimize muhabbetledir.
Münâfıklardan korkmamak lâzım; sakınmak lâzım.
Her mümin, Rasûlullah (s.a.) Efendimizin şemâilini bilmeli. Hayalinde bu şemâili canlandırarak salât ve selâmını ona hitâben getirmelidir.
Tedâvi, tevekküle mâni değildir. Cenâb-ı Hak, ilaçlarda hasiyet halketti.
Ben yapamam dedirtinceye kadar güçleştirmemek, zorlaştırmamak lâzım. Nasihati, irşâdı, ısındıra ısındıra, okşaya okşaya, ünsiyet ettire ettire, rıfk ile, tekâmül-i tedrîcî düsturuna riâyetle yapmalıdır.
Sanat ve ticaret üzerine nafakasını temin
edenler, evvelâ niyetlerini tashih etmeleri lâzım. İnsanlara menfaat verme
kastıyla yapacaklar. Zira, insanların hayırlısı insanlara menfaat verendir.
İnsanların şerlisi insanlara zararı dokunandır.
Dinimiz, zenginin, fukarânın, kölenin ve kadının haklarına riâyet ediyor.
Ne ağniyâya gınâsından dolayı; ne de fukarâya fakrından dolayı hakâret olunmaz.
Ağniyâya, Ğanîy isminin tecellîsine mazhar oldukları için saygı;
fukarâya da, münkesiru’l-kulûb oldukları için ikrâm ve taltîf lâzımdır.
İnsan takvâ nisbetinde; kalbinde fehim, gözünde basîret nûruna erişir ve
ilâhî tâlime mazhar olur. Müminin dâru’l-funûnu takvâdır.
Kalbimizi; muhabbetullah, muhabbet-i nebeviyye, enbiyâ, evliyâ ve sulehâ
muhabbeti istilâ etsin; tâ sahte muhabbetlere yer kalmasın.
Mukaddesât-ı dînîyyeye, şeâir-i İslâmiyye’ye ihtirâm, kalbin
takvâsındandır.
Kusursuz kul olmaz. Bir kusur işlersek tevbe ve nedâmet edeceğiz. Sevap
işlersek, şükredeceğiz.
Bu âlemde müminin nuru gizlidir. Âhirette ise müminin nurları tecessüm
edecek; his derecesinde görülecek. Sağında, solunda, önünde, arkasında koşacak.
Ölümü istemek güzel değildir; ölüme hazır olmak güzeldir.
Gözleri arkada kaldığı için; âhirette ehl-i dünyanın gözleri, kafalarının
arkasında olduğu halde haşrolacak.
Ne fukarâyı gıpta ettirecek, haset ettirecek kadar şatafatlı giyinmeli; ne
de eski-püskü, çapaçul giyinmeli. Bazen katıklı, bazen de katıksız yemek
yemeli.
Her şeyin aslı-esası şu üç şeydedir:
a)- Sünnet-i Rasûlillaha (s.a.) ittibâ etmek.
b)- Helâlden yiyip-içmek.
c)- Amelleri ihlâs ile yapmak.
Örümcek mütevekkil bir varlıktır. Ağını kurar, başında bekler; sinek gelir
ağa takılır. Örümcek de gider avını alır. Mütevekkil bir mahluk olduğu için
avını aramaya çıkmaz; avı onun ayağına gelir.
Kalbin temizlenmesi için önce Şeriat’ın zâhirî ahkâmını bi-hakkın yerine
getirmeli, ibâdetleri kusursuz ve ihlâsla yapmalı, helâl ve harâmı gözetmeli.
Sonra kalbin temizlenmesi gelir. Bütün bunlardan sonra kalp, ilâhî sırlara
mâkes olabilir.
Kâmilin kemâli, Rasûlullah (s.a.) Efendimize kesret-i ittibâ iledir; etbâın çokluğuyla değildir.
Hiss-i dünyâ, bu âlemdeki fânî, hasîs şeylere erişmek için bir merdivendir. Hiss-i dînî ise ebedî âlemdeki ulvî şeylere ulaşmak için bir merdivendir. Kim neyi isterse, merdivenini oraya dayasın. Bu hisleri birbirine karıştırmasın...
Rızk maksûmdur. Onu helâlden izzetle talep edeceğiz. Rızk bizim mi ayağımıza gelecek, yoksa biz mi onun ayağına gideceğiz? Bilmiyoruz. Onun için ulemâmız çalışmayı, kâr-u kesbi teşvik ettiler.
Verilen sadaka, daha fakirin eline ulaşmadan
Yedullâh’a ulaşıyor, Yed-i Münfık’a teslim olunuyor. Cenâb-ı Hakk’ın Yed-i
Şerîf’i, Yed-i Ulyâ’dır. Kulun eli, yed-i süflâdır. Yed-i
Ulyâ’dan murâd, Yed-i Münfık’dır. Yed-i Münfık, Cenâb-ı Hakk’ın
Yedi’dir.
Sadakayı verirken, sitem ederse, başa kakarsa,
bunlar sadakayı iptâl eder.[10] Sadakayı verirken, fukarânın kalbi incinmeyecek. Selef-i sâlihîn, fukarâyı
taltîf ederlermiş. Onlara minnettarlıklarını arz ederlermiş. Sadaka olarak
verecekleri şeyi en iyisinden ayırırlar; verecekleri sadaka para cinsinden ise,
üzerine güzel kokular sürerlermiş. Allah onlardan râzı olsun, sa’ylerini meşkûr
eylesin... Âmin.
Bütün ehl-i ilmi minâre şerefesinde görüyorum; müdahale edemem. Ben kuyu dibindeyim.
Her şeyin güzel tarafını görmek, her şeyi güzel mütâlaa etmek, güzel ahlâktandır.
İnsanın hayattan ve yaşamaktan bir gayesi olmalı. Gayesiz bir hayat makbul değildir.
Helâlı-harâmı, emri-nehyi, meleği-şeytanı, nikâhı-sifâhı, hayrı-şerri, hakkı-bâtılı bilip, öğrenip tefrîk ederek yaşamak dinde istikâmettir, âfiyettir.
Müminlerin mesleği muhabbettir. Muhabbet bağı devam ettikçe korkmamalı. Dînimiz, muhabbete vesîle olan her şeyi emretti, tavsiye etti. Selâmı yaymak, yemek yedirmek, hediyeleşmek, gece namazı, gıyâben duâ...hep muhabbete vesîle olan şeylerdir.
Muhabbeti zedeleyen her şeyi dînimiz harâm etti, yasak etti.
Hep söyledim; “dünkü gün” elimizden çıktı. Bir daha geri gelmez. Yarına çıkmağa da elde ferman yok! Elde olan sadece bu gündür. Öyle ise, onun kıymetini bilmeye çalışalım.
Cenâbı Hakk’ın nimetlerini ta’dâd etmek, meddahlığını yapmak da bir nevî şükürdür.
Nimet, şükür ister. Şükredildikçe, nimet ziyâdeleşir. En büyük nimet, iman nimeti, İslâmiyet nimetidir.
Herkes, iktidarı dâhilinde hakkı tavsiye edecek.
Sabrın envâı vardır:
ü
İbtilaya sabır:
Hastalıklara, musibetlere.
ü
Mâsiyetten sabır:
Günâhlardan.
ü
Tâatte sabır: İbâdette
sabır.
Günâhlardan uzak durmak, ibâdetlere devam etmek, sabırla olur. Sabrın sevâbı, on, yüz, yedi yüz, hatta bi-ğayri hisâb hadsiz ve nihâyetsizdir.
Verilen sadaka, daha fukarânın eline ulaşmadan yedullaha; Hakk’ın yedine ulaşıyor.
Mümine, âlime, ulemâya buğz câiz değildir.
[1] Efendi Hazretleri bu tavsiyesini, imâmet görevi alan bir kimseye yapmıştır.
[2] Nesnas: Rûhen hayvanlaşmış, insan görüntüsündeki haylaz, yaramaz ve zararlı tipler.
[3] Allah’ın sevdiği bir kimsedir.
[4] Ahzâb sûresinin 72. âyetine işâret ediyorlar.
[5] Sabreden, sebât gösteren kazanır,gelişir ve kemâle erer.
[6] İhyâu Ulûmiddîn’in temelini oluşturan bu kitap, tasavvufta çok önemli bir kaynak eserdir. Efendi Hazretleri bu kitaba çok değer verirlerdi.
[7] İsrâ, 17/44.
[8] İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn demektir.
[9] Dînî sorumluluk açısından.
[10] Yani, sadakanın sevâbını iptâl eder; aslını değil.