![]() |
![]() |
|
|
|
İnsan en üstünüdür. Ruh ve cesetten oluşan bu muhteşem yaratığın, dış görünüşü çok özel, ruhuna yönelik bulunan iç dünyası ise son derece derin ve anlamlıdır. Ayrıca, diğer yaratıklardan farklı olarak kendisine akıl ve fikir de verilmiştir. Bu haliyle insan, bütün, yaratılmışların gözbebeği ve alemlerin özüdür. Sayısız nimetleriyle ve güzellikleriyle yeryüzü, onun hizmetine sunulmuştur. O, geçici bir süre için geldiği bu dünyada, yaratıcısını bilmek, o'na inanmak ve kendisini uçsuz bucaksız nimetlerle donatan bu ulu Halika ibadet etmek ihtiyacındadır. Geçici dünya hayatında gerçek mutluluğu elde edebilmesi buna bağlıdır. İnsana yaratıcısını tanıtan, O`na nasıl ibadet edeceğini gösteren ve böylece gerçek mutluluğu elde etmesini sağlayacak olan ise hak din İslâm'dır. Başa Dön
Din, ilk insanla
birlikte doğal olarak var olmuştur. İnsan var olduğu sürece de devam edecektir.
Çünkü insanın yaratılışında, kendisini yoktan var edeni bilme, O'na inanma,
bağlanma, kulluk yapma duygusu ve ihtiyacı vardır. Fıtratı bozulmamış bir
insanda bu ihtiyaç mutlaka kendisini gösterir ve tıpkı fiziki varlığın yeme,
içme bilmeye, o'na inanmaya ve bağlanmaya ihtiyaç duyar. İnsan, fıtratındaki
bu duyguyla aklını kullanarak, yaratanının varlığını ve birliğini kavrayabilir.
Ancak, yaratıcısının, kendisinin mutluluğu için ondan neler istediğini, hangi
davranışlarından razı olup hangilerinden hoşlanmayacağını, kısacası o'nun
hoşnutluğunu nasıl elde edeceğini, bunun yanında, sinirli olarak yaratılmış
bulunan insan aklının, mücerred düşünmekle ulaşamayacağı birtakım soyut meseleleri
bilemez. İşte sınırlı olarak yaratılmış bulunan insan aklının, tek başına
çözemeyeceği bu tür meselelerin cevabini ancak hak din verebilir.
Bunun için Allah,
insanlar içinden peygamber görevlendirerek onlar aracılığıyla insanları dünya
ve ahirette mutluluğa ulaştıracak esasları insanlara bildirmiştir. İşte Allah’ın
Peygamberleri aracılığıyla akıl sahiplerine gönderdiği, onları kendi irade
ve seçimleriyle doğruya ve mutluluğa ulaştıran bu hayat düzenine din denir.
Dini kuralların
koyucusu Yüce Allah'tır. Peygamberler dahil hiç bir kimsenin din koyma yetkisi
yoktur. Peygamberler, dini hükümleri tebliğ etmekle yükümlüdürler. Tarih boyunca
insanların din olarak ortaya koydukları birtakım ilke ve kurallar hiçbir zaman
hak din niteliği taşımaz. Vahye dayanmayan yani bir peygamber tarafından tebliğ
edilmemiş olan bu gibi sistemler, insanlığı maddi ve manevi bütün yönleriyle
kuşatıcı özelliğe sahip olamaz. Bunun yanında asılları vahye dayanmakla birlikte,
temel ilkeleri korunmamış ve zaman içinde asliyetini yitirip bambaşka şekiller
alarak bozulmuş dinler de vardır. Başa Dön
Hak din, ilk insan ve ilk peygamber Hz.Adem'le başlamıştır.
Esas itibariyle hak dinin temel prensiplerinde değişiklik yoktur. Fakat kabiliyetlerin,
zaman ve mekanın, sosyal şartların değişmesine ve gelişmesine bağlı olarak
ibadet şekilleri ve bazı hükümlerde değişiklikler olmuştur. Peygamberlerin
getirdiği esaslarla insanlar yükseldikçe, fikirler geliştikçe, medeniyet ilerledikçe
Allah (c.c) peygamberleriyle ortaya koyduğu dinlerini de tekamül ettirmiş,
bu tekamül, Musevilik ve Hıristiyanlığı da aşarak İslâm’da kemale ermiştir.
Aynı şekilde sahifeler halinde başlayan ilahi kitaplar, Tevrat ve İncili de
geçerek kıyamete kadar sürecek olan sonsuz mucize Kur'an-ı Kerim'le
noktalanmıştır. Artık bundan sonra ilahi kitap gelmeyecek ve Kur'an, kıyamete
kadar insanlığın rehberi olacaktır. İslâm dini hak dinlerin sonuncusudur.
Belirli bir topluma
değil bütün insanlığa gönderilmiştir. Hak dinin ulaştığı kemal nokta olması
münasebetiyle kıyamete kadar insanlığın tabi olacağı hak din olarak devam
edecektir. İslâm Dini, daha önceki hak dinlerin temelini doğrulamaktadır.
Ancak İslâm dini geldikten sonra onlara ihtiyaç kalmamıştır. Kur'an-ı Kerim
nazil olduktan sonra da diğer ilahi kitaplara ihtiyaç kalmamıştır. Çünkü Kur'an-ı
Kerim, diğer kitaplarında ihtiva ettiği Allah’ın varlığına ve birliğine, Peygamberlerine,
kitaplarına, meleklerine, Ahiret gününe ve her şeyin Allah’ın takdiriyle meydana
geldiğine inanan neslin, aklin ve dinin korunması gibi hak dinin temel esaslarını
yeniden ortaya koymuş; daha önceki kitaplarda yer alan gerçekleri tasdik etmiş,
tahrif edilen hususları da düzeltmiştir.
İslâm Dini, son
hak din olduğu için hak dinin temel prensipleri kesin bir şekilde ortaya konarak,
zamana ve mekana göre değişebilecek nitelikte hükümler, ilim adamlarının içtihatlarına
bırakılmıştır. Müslümanlığın kıyamete kadar sürmesini ve her asırda hak din
niteliğini devam ettirmesini sağlayan da bu niteliğidir. Başa
Dön
İslâm’a giriş,
imanla gerçekleşir. İman, Allah Teâlânın Hz.Muhammed'e indirdiği, o'nun da
insanlara tebliğ ettiği kesin olarak belli olan şeylerin tümüne tereddütsüz
inanmak ve onaylamaktır. İmanın temelini, iste bu kabul ve onaylama oluşturur.
Müslüman olmak
isteyen kişi bu kabul ve tasdikini "Şehadet ederim ki, Allah’tan başka
tanrı yoktur ve yine şehadet ederim ki Hz. Muhammed O'nun kulu ve elçisidir"
mealindeki "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden
abdühü ve rasülüh" cümlesiyle açıklar. Bu cümleye "Kelime-i
Şehadet" denir.
İman, bilerek,
isteyerek benimseyerek inanmaktır. Bir kimse kalben inanmadığı halde diliyle
bu cümleyi söylese iman etmiş olmaz. Kelime-i şehadeti söyleyen kimse, son
ilahi kitap Kur'an-ı Kerim'i bütünüyle benimsemiş ve Allah’ın son peygamber
Hz. Muhammed'e vahiy yoluyla bildirdiği, Onun da insanlara tebliğ ettiği her
şeyi tamamen kabul etmiş demektir. Bu sebeple Allah’ın varlığına ve birliğine
imanın yanında; meleklerin varlığına Allah’ın gönderdiği kitapların gerçek
olduğuna, peygamberlere, Ahiret gününe her şeyin Allah’ın takdiriyle meydana
geldiğine, kısacası Kur'an-ı Kerim'in ve peygamberimiz Hz. Muhammed'in kesin
ve net olarak bildirdiği şeylerin hepsine inanmak imanın şartıdır. "Kelime-i
Şehadet" bütün bunları topluca kabul ve tasdik etmeyi ifade eden
bir anahtar cümledir. Bu yüzden Kelime-i Şehadet, İslâm’a giriş sözleşmesi
yapmak gibidir. Bu sözleşmeyi yapan insan, Allah'a büyük bir söz vermiş, O'nun
emirlerini tereddütsüz bir şekilde kabul edip yerine getirmeyi,yasaklarından
kaçınmayı benimsemiş olmaktadır.
Kelime-i Şehadeti
söyleyerek yaptığımız sözleşmeye bütün mahlukat şahit oluyor. Şayet bu sözleşmeyi
bozarsak, sözümüzden döndüğümüze şahit olan veya bu sözleşmeye aykırı hareket
ettiğimize tanık olan yeryüzündeki ve gökyüzündeki her şey Allah’ın huzurunda
aleyhimize şahitlik edecektir.
Ayrıca, bu sözleşme
ile müslüman toplumun bir ferdi haline gelmiş oluyoruz. Müslümanlarla evlenme,
zekat alma, verme, müslümanlarla her türlü dayanışma bu sözleşmenin kapsamına
girmektedir.
İman etmek için
kimse zorlanamaz. İslâm’a girmek isteyen kendi isteğiyle girer. İman etmeden
önce araştırma yapılabilir, kafada oluşan her türlü tereddüt ve şüphenin cevabi
aranabilir. Ancak iman ettikten sonra iyi bir mümin, iyi bir müslüman olabilmek
için kalpten her türlü tereddüdü söküp atmak gerekir. Çünkü imanla tereddüt
bir arada olmaz. Bu yüzden iman, insanin kalbinin derinliklerine öylesine
kök salmalı ki onu İslâm’a aykırı davranışlardan alıkoymalı, onun zihniyetinin,
ahlakinin ve davranışlarının İslâm’a göre şekillenmesine imkan vermeli.
İslâm’a girmek
için herhangi bir aracıya ihtiyaç yoktur. Bir kimse yukarıda belirttiğimiz
hususlara inanmak suretiyle kendiliğinden İslâm’a girebilir.Bu hususta başkaları
kendisine ancak bilgi vererek yardımcı olabilirler. İslâm’a giren kimse kendisine,
tam bir inanç berraklığı kazandıracak kaynağa ulaşmış olmaktadır. Böylece
önemli bir inanç değişiminden sonra ilk fırsatta bir de gusül (boy abdesti)
alınmalıdır. Gusül ilerde tarif edilecektir. Başa Dön
Önceden
bir başka dine mensupken veya dini bir inancı yokken sonradan müslüman olan
bir kimsenin hayatındaki en önemli dönüm noktası, hiç şüphesiz İslâm’a girdiği
andır. Bu öyle bir an ki geçmişin tüm günahlarını silmekte ve müslüman olan
kişinin hayatında tertemiz, bembeyaz bir sayfa açmaktadır. Şu halde bu tertemiz
sayfanın kirlenmemesi ve iyi bir başlangıç yapılması, o kimsenin dünya ve
ahiret mutluluğu açısından çok önemlidir.
Zerrece tereddüde
yer vermeyen temiz bir imanla İslâm’a girdikten sonra İslâm’ı doğru bir şekilde
öğrenme gayreti içine girmek gerekir. Çünkü İslâm’ın temel ve vazgeçilmez
öğretilerini bilmeden İslâm’ı tam manasıyla yaşayabilmek pek mümkün olmaz.
Gerçek bir mü'min, İslâm’ı iyi tanımalı, ona bilinçli bir şekilde sarılmalı
ve onu hayata geçirmeye çalışmalıdır.
En iyi müslüman
Allah'a karşı en yüce saygı gösteren müslümandır. Allah'a karşı en iyi saygı
gösterebilmek İslâmi deyimiyle muttakilerden olabilmek için nasıl muttaki
olunabileceğini bilmek gerekir. Bilgisiz bir şekilde İslâm’ı hayata
geçirmek en azından istendiği şekilde hayata geçirmek pek mümkün olmaz bu
durum, Işık olmadan, gece zifiri karanlıkta yol almaya benzer. Böyle bir kimse
yoldaki işaretleri farkedemez ve muhtemelen farkında olmadan yoldan çıkabilir
veya bir çukura yuvarlanabilir. İste bu sebeple hiç olmazsa asgari seviyede
neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırtedebilecek; kimin doğru kimin yanlış
söylediğini sezebilecek seviyede de olsa bir İslâmî bilgi elde etmek gayreti
içinde olmak gerekir.
Az çok İslâmî
bir bilgiye sahip olan insan, İslâm'ın aydınlık yolunu apaçık görebilir. Küfrün,
şirkin, ahlâksızlığın İslâm’a ters düsen unsurlarını farkedebilir. En azından
kendisine rehberlik yapmaya kalkan insanlardan hangisinin rehberlik yapabileceğini
hangisinin yapamayacağını ayırdedebilir.
Çağımızda pek
çok müslüman, mealesef, İslâm'ın güzelliklerini hayatlarına yansıtama mışlardır.
Çünkü onlar da İslâm'ı yeterince öğrenebilmiş değillerdir.Bu yüzden yalnızca
bugünkü müslüman toplulukları taklit ederek İslâm'ı doğru bir şekilde hayata
geçirebilmek pek mümkün olamaz.
Kur'an-i Kerim,
okumaları, anlamaları, içindekilere göre hareket etmeleri ve prensipleri ni
hayata geçirmeleri için insanlara gönderilmiştir.
Peygamber Efendimiz
de İslâm'ın nasıl hayata geçirileceğini bizzat yasayarak ve anlatarak göstermiştir.
Öyleyse bir müslüman, Kur'an-i Kerim'i ve Peygamber Efendimizin İslâm'ı hayata
geçiriş tarzını öğrenmeye gayret etmelidir ki, tam manasıyla Allah'a teslimiyet
içinde olabilsin ve son peygamberin örnekliğinden yararlanabilsin.
İslâm'ı doğru
kaynaklardan doğru bir şekilde öğrenmeye çalışmalıdır. Bunun için İslâm'ı
bilen kimselerin kılavuzluğundan yararlanmak en kestirme yoldur. İslâm'ı öğrenirken
belli bir sıra takibedilmeli ve kendisini öncelikle ilgilendiren konular dan
başlamalı. Bir müslümanı kişisel olarak ilgilendiren en öncelikli konular
ise yerine getirmekle yükümlü olduğu farzlar ve sakınması gereken haramlardır.
Farzların basında da müslüman olduğu günden itibaren kılmaya başlaması gereken
günlük ibadeti beş vakit namaz gelir. Yeni İslâm’a girmiş bir müslüman, bu
konuda ya pratik olarak diğer Müslümanların kılavuzluğundan yararlanmalı yada
konuyla ilgili hazırlanmış eğitici ve öğretici görüntülü yayınlardan istifade
etmelidir.
Böylece bir mümin
ilkönce yapabildiği kadarıyla günlük ibadeti olan namazları kılmaya baslar,
bilahare yavaş yavaş eksikliklerini gidermeye gerekenleri öğrenmeye ve namazı
usulüne uygun olarak kılmaya gayret eder. Başa Dön
Bir önceki baslıkta,
kısaca İslâm'ı öğrenmenin öneminden söz ettik. İslâm’ı öğrenmenin amacı onu
hayata geçirmektir. Çünkü hayata geçirilmeyen bir bilginin değeri yoktur.
Elde edilen bilgiler hayata geçirilirse bir anlam kazanır.
İslâmî bilgileri
elde ettiği halde bunları hayata geçirmeyen bir müslümanın hali, hastalığıyla
ilgili reçetedeki ilaçları çok iyi bilen fakat bu ilaçları alıp kullanmayan
kimsenin haline benzer.
İmanı bir tohuma
benzetirsek; gerek ibadet gerek ahlak ve muamelat sahasındaki İslâmî esasların
hayata geçirilmesi, bu tohumun filizlenip yeşermesine, yaprak açmasına ve
meyve vermesine benzer. İnandığı halde bu inancını hayata geçirmeyen kimse,
aklında güzel şeyler tasarlayıp bunları uygulamaya koymayan kimse gibidir.
İmanı sağlıklı
bir şekilde koruyabilmek edebilmek, dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmek
ve neticede huzurlu olabilmek için mü’min, Yüce Allah’la manen bağlantı kurmak
ve bu bağlantıyı devam ettirmek ihtiyacındadır. Çünkü insan, Allah’ı bilmek
ve ona ibadet etmekle tam bir huzura kavuşabilir. Yoksa ruhunda daima bir
boşluk daima bir sıkıntı duyar. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi, fiziki
varlığımızı sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek için nasıl yeme, içme, uyuma
gibi bir takım biyolojik ihtiyaçları gidermek zorundaysak ruhumuzun canlılığını
ve diriliğini muhafaza edebilmek ve rûhi melekelerimizi geliştirebilmek için
de ibadete ihtiyacımız vardır.
İman ettikten
sonra bu imanın gereklerini yerine getirmemek, bir çelişki olur. Huzurlu olabilmek
için çelişkilerden kurtulmak gerekir. Çünkü çelişkiler içinde bocalayan bir
kimsenin huzurlu olması düşünülemez.
Müslümanlık bir
giyim kuşam ve sekil değişikliğinden veya mücerred bazı sözler söyle mekten
ibaret değildir. O bir zihniyettir. İste bu sebeple mü’min, Allah’ın son peygamberi
Hz. Muhammed’le kemale erdirdiği dini gönülden ve içten benimseyerek onu hayata
geçirme gayreti içinde olur.
İbadet, müslüman
olduğunu söyleyen kimsenin, bu iddiasında sadık olup olmadığını ortaya koyan
en önemli göstergelerden biridir. Çünkü iman ettikten sonra ibadet ihtiyacı
kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bizi yoktan var eden, binbir çeşit nimete
garkeden, rahmeti, bilgisi, gücü her zerreyi kuşatan, sonsuz kudretin varlığını
kabul edip de O’na karsı sonsuz bir hayranlık ve minnet duymamak mümkün müdür?
İste ibadet, kulun bu hayranlığını ve minnetini ifade eden bir vasıtadır.
İbadet, yalnız birtakım şekillere, diş görünüşlere bağlı hareketlerden ibaret
değildir. İbadette esas olan özdür. Huşu olmadan yapılacak bir ibadetin içi
bostur.
Samimi bir mü’min,
her hareketinin ve davranışının Allah’ın rızasına uygun olup olma dığını göz
önünde bulundurur. Böyle hareket ettiği takdirde yaptığı her meşru fiil bir
ibadet hükmünü almaya baslar.
İslâm’a göre,
İslâm’a girerken, ibadet ederken, dua yaparken her hangi bir aracıya ihtiyaç
yoktur. Her insan doğrudan doğruya Allah’a el açıp yakarabilir. İbadet yapabilir.
Günahları af yetkisi de sadece Yüce Allah’a aittir. Allah’tan başka hiç kimse
günah affedemez. İlerdeki sahifelerde İslâm’ daki ibadetlerle ilgili kısaca
bilgi verilecektir.
İslâm ahlakıyla
ahlaklanma da İslâm'ı yasamanın en önemli bölümlerinden birini oluşturur.
Denilebilirki; hiç bir dinde ve hiç bir düşünce sisteminde İslâm’da güzel
ahlaka verilen önem kadar önem verilmemiştir. Hatta Peygamber Efendimiz Hz.
Muhammed "Ben ancak ahlaki faziletleri tamamlamak için gönderildim"
buyurmuştur. Bu yüzden müslümanın ahlakini güzelleştirmesi en temel hedeflerden
biri olmalıdır. Bu amaçla mü’min, İslâm'ın kendinden istediği kişisel ve toplumsal
görevlerini öğrenmek ve bunun sonucunda güzel hareketlerle bezenmek, çirkin
alışkanlıklardan kaçınmak zorundadır.
İslâm ahlakıyla
ilgili olarak da ileriki sahifelerde kısaca bilgi verilecektir. Başa
Dön
Susuzluktan dudakları
çatlamış birisinin, pınara ulaşıp kana kana içtikten sonra kendisi gibi susuzluk
çektiğini bildiği diğer insanları da o pınara ulaştırmak için bir çaba sarf
etmemesi düşünülemez. Bunun gibi, gerçekten İslâm’a yürekten inanmış ve İslâm'ın
nasıl berrak bir pınar olduğunu görmüş olan bir kimsenin, yapabiliyor ve becerebiliyorsa
o kaynağa başkalarını da ulaştırmak için gayret göstermesi dini bir vecibedir.
Gönülden inandığı
ve benimsediği, son hak din İslâm'ı herhangi bir baskı ve zorlamaya başvurmadan
diğer insanlara da ulaştırma gayreti içinde olmak ve bu uğurda karsılaşacağı
güçlükleri göğüslemek, ortaya çıkacak engelleri ortadan kaldırmak için mücadele
etmek her müslümanın görevidir. Bir başka dinden veya düşünce sisteminden
İslam’a geçmiş bulunan kimseler, daha önce mensubu bulundukları dinin yahutta
düşünce sistemi nin saliklerini iyi tanıdıkları için, bu konuda, müslüman
toplumlarda yetişip geleneksel olarak Müslüman olanlardan daha basarili olabilir
ve Peygamber Efendimizin su müjdesine kavuşabilirler: " Senin aracılığınla
bir kimsenin müslüman olması, senin için dünya ve dünyadaki herşeyden daha
hayırlıdır."
Bu sebeple yeni
İslâm’a girmiş kardeşlerimize, güzel bir şekilde yapabileceklerse İslâm'ı
başka insanlara da tanıtmak için çaba sarfetmelerini tavsiye ediyoruz. Bu
konuda temel prensip, sevdirmek, kolaylaştırmak, müjdelemek ve ümit vermek
olmalıdır. Başa Dön
İSLAM DİNİ HAKKINDA BAZI TEMEL BİLGİLER
Müslümanlar, dünya
nüfusunun dörtte birini oluşturmaktadırlar. İslâmîyet bugün artık beş kıtaya
yayılmış vaziyettedir. İslâm Dininin Dünya Medeniyetine çok büyük katkıları
olmuştur. İslâm'ı çeşitli yönleriyle tanımak için bu dini çeşitli yönleriyle
tanıtan muteber eserlere müracaat etmek gerekir. Bu küçük broşürde akaçlanan
ise, İslâm Dininin itikat ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili çok özet bilgiler
sunarak bir ön fikir vermektir. Başa Dön
"İslâm",
Arapça bir kelimedir. Kökü "barış" anlamına gelen "silm
(selm)" kelimesine dayanır. Sözlükte itaat etme, boyun eğme anlamına
gelir. Herhangi bir zorlama olmaksızın gönülden ve içtenlikle Allah’a itaat
etmek, O’na teslim olmak, emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız boyun eğmek
demektir.
İslâm, Yüce Allah’ın
son Peygamber Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla bildirdiği O’nun da insanlara ulaştırdığı
şeylerin tümünü kabul ederek onları yasamak, sözleri ve isleriyle onları kabul
ettiğini göstermek, Allh’a ve Rasulüne itaat etmektir.
Müslüman: İslâm
Dininin kurallarına uyan, İslâm'ın kurallarını hayata geçiren kimsedir. Başa
Dön
Sözlük anlamı
doğrulamak tasdik etmek bir şeye tereddütsüz ve kesin olarak yürekten inanmak
anlamına gelen iman, İslâmî bir deyim olarak Allah’a ve Hz. Muhammad’in Allah
tarafından haber verdiği kesin olarak belli olan şeylerin doğru olduğuna tereddütsüz
inanmaktır. Başa Dön
Peygamberimiz
Hz.Muhammed; imanın ne demek olduğunu sorana:
İman, Allah’tan başka
tanrı olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna,
Allah’ın meleklerine,
Kitaplarına,
Peygamberlerine,
Ahiret gününe,
Kadere (Hayır
ve ser her şeyin Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna) inanmaktır"
şeklinde cevap vermiştir. Peygamberimizin bu sözü, İslam’daki inanç temellerini
göstermektedir. Simdi bunlara kısaca değinelim. Başa Dön
Allah’ın
varlığını, birliğini, ezeli ve ebedi olduğunu, yani varlığının bir başlangıcı
olmadığını ve ebediyken sona ermeyeceğini, esinin, benzerinin, ortağının,
oğlunun, kızının olmadığını; varlığı kendinden olup varlığı için bir başka
şeye muhtaç olmadığını, yaratılmış olan şeylerden hiç birine benzemediğini,
dolayısıyla düşündüklerimizden ve hayalimize gelen şeylerin hepsinden başka
olduğunu; her şeyi bildiğini, herşeyi gördüğünü, her şeyi işittiğini, duyduğunu,
her şeye gücünün yettiğini, her şeyi yaratanın O olduğunu ..Kısacası, her
türlü eksiklikten uzak oldu?unu ve her türlü eksiksizlik özelliğine sahip
olduğunu kabul etmek ve buna yürekten, tereddütsüz bir şekilde inanmak; ergenlik
çağına ulaşmış her akil sahibine farzdır. Başa Dön
Allah’ın
yarattığı şeyler, gözümüzle gördüklerimizden ibaret değildir. Göremediğimiz
ve hakikatlerini bilemediğimiz ruhani ve nurani varlıklar da vardır. Meleklerde
bunlardandır. meleklerin varlığını peygamberler ve ilahi kitaplar haber vermektedir.
Bu sebeple onları inkar etmek , Peygamberleri inkar etmek gibidir.
Melekler yaratılışı,
insanlarınkine benzemez. Onlarda yeme, içme, erkeklik, dişilik gibi özellikler
yoktur. Günah islemezler, Allah’ın kendilerine verdiği görevleri yaparlar.
Sayılarını Allah’tan başka kimse bilmez. Başa Dön
Allah,
insanlara doğru yolu göstermek, onları dünya ve ahirette mutlu kılacak ilkeleri
bildirmek, akıllarıyla cevaplarını bulmaları imkansız bazı konularda onları
aydınlatmak üzere Peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerden bazılarına
insanlara tebliğ edilmek üzere yol gösterici kitaplar indirilmiştir. Allah
Teâlânın Kitap göndermesi, sahifeler halinde başlamıştır.İlk sahifeler, ilk
insan ve ilk peygamber Hz. Adem’e gönderilmiştir. Sayıları henüz son derece
sınırlı olan, hayatları ve ilişkileri henüz kompleks hale gelmemiş o zamanın
toplumlarının ihtiyacının görülmesinde bu sahifeler yeterli olmaktaydı.
Peygamberlerin
getirdiği esaslarla ve bu esasların Işığında insan aklinin faaliyetleriyle
uygarlık ilerledikçe, insanların hayat ve ilişkileri daha kompleks hale geldikçe
Allah Teâlâ da daha kapsamlı sahifeler ve kitaplar göndermiştir. İlahi kitaplar
son kitap Kur’an-ı Kerim’le zirveye ulaşmış ve Kur’an-ı Kerim ilahi korumaya
alınmıştır. Artık bundan sonra ilahi kitap gelmeyecek ve Kur’an-ı Kerim kıyamete
kadar insanlığın rehberi olacaktır. Tevrat Hz. Musa’ya, Zebur
Hz. Davut’a, İncil Hz. İsa’ya indirilen büyük kitaplardır.
Müslüman, Allah
tarafından Peygamberlere indirilen kitapların hepsine inanır. Ancak bu kitaplardan,
Allah’ın indirdiği gibi hiç bir harfi bile değişmeden günümüze kadar ulasan
yegane ilahi kitap, sadece Kur’an-ı Kerim’dir. Diğerleri ise ya tamamen kaybolmuş
veya insanlar tarafından değiştirilmiş; böylece asli şekillerini kaybetmişlerdir.
Bu yüzden bugün Kur’an-ı Kerim’in dışında elde mevcut bulunan diğer ilahi
kitaplarda yer alan sözlerden hangilerinin Allah’a ait olduğu, hangilerinin
ise insanlar tarafından bu kitaplara sokulduğunu ayırdetmek mümkün değildir.
Zaten Kur’an-ı
Kerim indirildikten sonra ilahi kitaplara ihtiyaç kalmamıştır. Artık onların
hükmü sona ermiştir. Çünkü, yukarı da da belirttiğimiz gibi Kur’an-ı Kerim,
diğer kitaplarında ihtiva ettiği Allah’ın birliğine Peygamberlerine, kitaplarına,
meleklerine, ahiret gününe iman; canın, malın, neslin, aklın ve dinin korunması
gibi hak dinin temel esaslarını yeniden ve en mükemmel bir şekilde ortaya
koymuş, daha önceki kitaplarda da yer alan gerçekleri tasdik etmiş, tahrif
edilen hususların doğrusunu açıklamıştır. Başa Dön
Yüce Allah, insanlara kendi içlerinden seçtiği son derece yetkin
insanlar aracılığıyla dinini bildirmiştir. Bu kimselere "peygamber"
denir ki Allah ile kulları arasında bir elçi demektir.
Peygamberlik,
Allah’ın insanlardan dilediğine verdiği bir görevdir. Çalışmakla elde edilmez.
İlk Peygamber Hz. Adem son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) dır. Bu ikisinin
arasında pek çok peygamber gelip geçmiştir. Sayılarını Allah’tan başka kimse
bilmez. Bunlardan bir kısmının adı Kur’an’da geçmektedir. Her millete kendi
diliyle konuşan peygamberler gönderilmiştir.
Peygamberler de
insandır. Bu bakımdan yeme, içme,uyuma, dinlenme,evlenme, hastalanma gibi
beşeri hususlarda diğer insanlarla aralarında bir fark yoktur. Bunlar peygamberler
için bir eksiklik değildir. Ancak hepsinde mutlaka bulunması gereken ortak
nitelikler şunlardır. Sıdk (doğruluk), emanet (güvenilir olma),
fetanet (çok zeki ve akilli olmak), tebliğ (bildirmekle yükümlü
bulundukları hükümleri insanlara anlatmak). Peygamberlerin , peygamberliğini
insanlara anlatmak için Allah kendilerine mucizeler vermiştir. Son peygamber
Hz. Muhammed (s.a.v)’e de böyle pek çok mucize verilmiştir. Fakat O’nun en
büyük ve sürekli mucizesi, hiç şüphesiz ki Kur’an’dır. Başa
Dön
Allah’tan
başka hiç bir varlık kadim ve ezeli değildir. Hepsi de Allah’ın yaratmasıyla
sonradan meydana gelmiştir. Sonradan yaratılan şeylerin bir de sonu vardır.
Çünkü Allah’tan başka hiç bir şey ebedi ve baki değildir. Dünyanın da sonunun
gelip düzeninin alt üst olmasından yani Kıyametin kopmasından sonra Allah’ın
emriyle bütün canlılar tekrar diriltilecektir. Buna öldükten sonra tekrar
dirilme denir. İnsanlar dünyada yaptıkları şeylerden sorguya çekilecek, haklı
haksiz ayırt edilecek, kimin kimde hakki varsa alınacak, herkes dünyada yaptığı
iyilik ve kötülüğün karşılığını mutlaka görecektir. İste bütün bunlara inanmak
da iman esaslarındandır. Başa Dön
(Hayır
ve Şer; her şeyin Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna) inanmak. Kader,
Allah Teâlânın, ezelden ebede kadar olacak her şeyi en ince ayrıntılarıyla
bilip takdir etmesidir.Allah kullarına hayrı da şerri de serbestçe seçebileceği
bir irade vermiştir. İnsan iyiliği veya kötülüğü kendi seçer. Onun seçtiğini
de Allah yaratır. Ancak, Allah Teâlâ, kulun kötülüğü seçmesine razı değildir.
Bu yüzden kullar kendi seçimlerine göre karşılık göreceklerdir. İste, hayır
ve şer her şeyin Allah’ın yaratmasıyla meydana gelmesinin anlamı budur. Buna
da inanmak iman esaslarındandır. Başa Dön
Namaz, müslümanın
günlük ibadetidir. İman ettikten sonra müslümanın, yerine getirmekle yükümlü
bulunduğu farzların basında gelir. Namaz, insani kötülüklerden uzaklaştırır,
manen olgunlaşmasını sağlar, ruhi melekelerini geliştirir, günahlardan arındırarak
manevi huzura kavuşmasını temin eder. Allah’a manen yakınlaşmanın en önemli
vasıtalarından biri olan namaz, Allah’ın rızasını kazandırır. Günde münferit
olarak veya cemaatle beş defa kılınan namaz, insana daima Allah’ı hatırlatır.
Müslüman, şafak vakti kalkar ve ilk önce sabah namazını kılmak suretiyle Allah’ı
anarak güne başlar, gün ortasında öğle namazıyla yine O’na yönelir, dünya
meşgalelerinin kendisini iyice yorduğu bir vakitte ikindi namazıyla yaratıcısını
unutmadığını gösterir, aksam namazıyla Allah’la olan ahdini yenileyerek gününü
bitirir ve nihayet uykuya yatmadan önce tekrar Allah’ın huzuruna durmak suretiyle
O’nun yardımını dilemeyi unutmaz. Cuma günleri cemaatla kılınan Cuma namazı
ile yılda iki defa dini bayram günlerinde kılınan bayram namazları, müslümanlara,
hep birlikte Allah’ın huzuruna durma imkanı verir. Böylece müslüman, bir taraftan
dünyadaki islerini yürütürken öbür taraftan yaratıcısıyla irtibatını asla
kesmez, O’ndan uzaklaşmaz, dünya ahiret dengesini sağlamış olur. Başa
Dön
Namaz kılabilmek
için abdest almak şarttır. Abdest, yüzü dirseklerle beraber elleri yıkamak,
ıslak elle başı mesh etmek, topuklarla beraber ayakları yıkamaktır. Aslında
manevi bir temizlik olan abdestin maddi temizlik açısından da büyük faydaları
vardır. Başa Dön
Gusül, ağız ve
burnun içi dahil hiç kuru yer kalmamak üzere tepeden tırnağa vücudun her tarafını
yıkamaktır. Cinsel ilişkide bulunmuş olanların, adet ve lohusalık halleri
sona ermiş bulunan hanımların gusül yapmaları gerekir. Ayrıca en az haftada
bir defa her müslümanın yıkanması dini bir tavsiyedir. İslâm dini, temizliğe
büyük bir önem vermiştir. Peygamberimiz: "Temizlik imanın yarısıdır."
buyurmuştur.
Müslümanın her
şeyiyle tertemiz olması, dini görevlerindendir. Bedenin, elbisesinin, oturup
kalktığı ve ibadet ettiği yerlerin, yiyip içtiği şeylerin temiz olması gerekir.
Başa Dön
Niyet ederek tan
yerinin ağarmaya başlamasından aksam güneş batıncaya kadar yeme içme ve cinsel
ilişkiden uzak durmak suretiyle tutulan orucun dinî ahlakî, sosyal ve sıhhî
bir çok yararları vardır.
Oruç tutan kimse
sabretme, sıkıntılara göğüs germe, açlığa susuzluğa dayanma ve nefse hakim
olma melekesi kazanır. Fakirlik ve yoksulluğun ne demek olduğunu daha iyi
anlar. Bunun sonucu olarak, şefkat, merhamet, başkalarına yardım etme ve insanlara
faydalı olma gibi yüce duygular kazanır. Elindeki nimetlerin kadrini bilir,
israftan sakınmayı öğrenir.
İnsanin manen
yükselmesini sağlayan oruç, kişinin iradesini güçlendirir, başkalarına karşı,
sevgi, merhamet ve yardim hislerinin gelişmesini temin eder.
Akil sahibi ve
erginlik cağına gelmiş her sağlıklı müslümanın tutmak zorunda olduğu oruç,
bir aydır kamerî aylardan Ramazan ayında tutulur. Başa Dön
Zekat, dinen zengin
sayılan erginlik cağına gelmiş akıl sahibi müslümanların, mallarının belli
bir miktarını ki genellikle % 2,5 diğer bir ifade ile kırktabirini seneden
seneye fakir müslümanlara vermesidir.
Zekat, sözlükte
temizlik ve artma anlamlarına gelir. Çünkü günahlardan temizlenmeye ve malın
bereketlenmesine vesiledir.
İslâm, yoksula
yardımı kişinin isteğine bırakmayarak zengin olan herkesin zekat vermesini
zorunlu kılmıştır. Çünkü zekat, Allah’ın zenginlere ihsan ettiği malda, fakirlerin
hakkıdır.
Zekat, Allah’ın
rızasını kazandıran, kişinin anlayışında, malın, araç olmaktan çıkarak amaç
haline gelmesini önleyen, insanda başkalarını düşünme, merhamet ve iyilik
gibi güzel duyguları geliştiren ve toplumsal barışı sağlayan bir ibadettir. Başa
Dön
İslâm’ın esaslarından
biri olan Hac, hac günlerinde Kabe’yi ve etrafındaki bazı kutsal yerleri usûlüne
göre ziyaret ederek buralarda yapılması gerekenleri yerine getirmektir. Gücü
yeten her müslümana ömründe bir defa hac yapmak farzdır.
Hac; her yıl,
dilleri, renkleri, ülkeleri, kültürleri farklı, fakat hedef ve gayeleri ayni
milyonlarca müslümanın bir arada, hep birden ibadet edip Allah’a yönelmelerini,
birbirleri ile tanışıp kaynaşmalarını, müslümanların dertlerini görüşüp ortak
çareler üzerinde düşünmelerini sağlar.
Hac ibadeti esnasında
günlük giysilerinden soyunup ihrama giren müslümanlar, zenginlikle böbürlenmemeyi,
insanlar arasındaki eşitliği, ölümü ve öldükten sonra dirilisi unutmamayı
fiilen yasar ve öğrenirler.
İhramlı için konulan
yasaklar, hiç kimseye, hatta haşerelere bile zarar vermeme, yaratıklara şefkat
ve merhamet, zorluklara sabretme melekesi kazandırır. Böylece Hac farizasını
eda eden kimseler, Allah’a kulluk vazifelerini ifa etmiş oldukları gibi çevresindekilere
yararlı olma, hiç değilse zarar vermeme alışkanlığı kazanmış olur. Başa
Dön
İslâm Dini kadar
güzel ahlaka önem veren bir başka din veya düşünce sistemi göstermek mümkün
değildir. Öyleki Peygamber Efendimiz "İslâm, güzel ahlâktır"
buyurmuştur. Hz. Peygamberin güzel ahlâka teşvik eden bir çok güzel sözü vardır.
"Mü’minlerin
îmanca en kamil olanı, ahlâkI en güzel olanıdır" "İçinizden
en çok sevdiklerim ve kıyamet gününde bana en yakın olanlarınız, ahlaki en
güzel olanlarınızdır" hadisleri bunlardan sadece ikisidir. Kur’an-ı
Kerim’de adalet, ahde vefa, affetme, alçak gönüllülük, ana-babaya
itaat, sevgi, kardeşlik, barış, güvenirlilik, doğruluk,
birlik, beraberlik, iyilik, ihsan, iffet, cömertlik,
merhamet, müsamaha, tatlı dilli olma, güler yüzlülük, temiz
kalplilik gibi güzel ahlâki hasletlere teşvik eden ve zulüm, haksizlik,
riya, haset, gıybet, çirkin sözlülük, asık suratlılık,
cimrilik, bencillik, kıskançlık, kibir, kin, kötü zan,
israf, bozgunculuk... gibi kötü hasletlerden nehyeden pek çok âyetin
yer alması, Kur’an’da ahlaka ne kadar önem verildiğinin bir göstergesidir.
Peygamber Efendimizin
güzel ahlaka teşvik eden ve kötü hasletlerden nehyeden hadisleri ise neredeyse
bir kitap oluşturacak kadardır. O sadece bu sözleri söylemekle kalmamış, güzel
ahlaki bizzat yasayarak insanlara örnek olmuş ve öğretmiştir.
Bu yüzden O’nun
ahlaki, İslâm ahlakinin en güzel tatbikatını oluşturmaktadır. İste bu sebeple
burada peygamberimiz Hz. Muhammed’in güzel ahlakından az da olsa sözetmek
istiyoruz(*). Çünkü O gerçekten en güzel örnektir:
Peygamber Efendimiz
güler yüzlü, nazik tabiatlı, ince ve hassas ruhlu idi. Kati yürekli, sert
ve kırıcı değildi. Ağzından sert ve kaba hiçbir söz çıkmazdı. Başkalarını
tenkit etmez, kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdı. Yanlış ve hoşlanmadığı bir
davranış görürse "içinizden bazı kimseler, söyle söyle yapıyorlar..."
Şeklinde, bu davranışları yapanların kim olduklarını belli etmeden ve hiç
kimseyi kırmadan yanlışı ve hataları düzeltirdi. Kimsenin sözünü kesmez, konuşması
bitinceye kadar dinlerdi. Tartışmayı sevmez, sözügereğinden çok uzatmazdı.
Kendini ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olmaz, kimsenin gizli hallerini araştırmazdı.
Allah’a hürmetsizlik olmadıkça, sahsına yapılan kötülükleri, ne kadar büyük
olursa olsun, bağışlar, eline imkan geçince öç almayı düşünmezdi.
Son derece iffet
ve haya sahibiydi. Bütün insanları eşit tutar, zengin fakir, efendi-köle, büyük-küçük
ayrımı yapmazdı. Her bakımdan kendisine güvenilirdi. Verdiği sözü mutlaka
zamanında yerine getirirdi. Dürüstlükten ayrıldığı, saka bile olsa yalan söylediği
hiç görülmemiştir. Bu yüzden O’na henüz peygamberlik verilmeden önce "Muhammed’ül-Emin"
denilmişti. Nitekim Peygamberliğini haber verdiği zaman, iman etmeyenler bile
O’na "yalancı, yalan söylüyor" diyememiştir. En yakın akrabalarını
safa tepesinde toplayıp onlari İslâm’a davet için, "Size su dağın
arkasında düşman atlılarının bulunduğunu söylesem, bana inanırmısınız?"
dediği zaman: "Hepimiz inanırız. Çünkü sen yalan söylemezsin"
diye cevap vermişlerdi. Kendisi böyle olduğu gibi, herkesin dürüst olmasını
isterdi. "Doğruluktan ayrılmayınız, çünkü doğruluk, iyilik ve hayra
götürür. İyilik ve hayır da, kişiyi Cennete ulaştırır. Kişi doğru söyleyip
doğruluğu aradıkça, Allah katında sıddıklar zümresine yazılır. Yalan sözden
ve yalancılıktan sakınınız; Çünkü yalan insani kötülüğe sevkeder. Kötülük
de kişiyi Cehennem’e götürür. İnsan yalan söylemeğe ve yalan aramağa devam
ede ede, Allah katında nihayet yalancılardan yazılır" buyurmuştur.
Rasûlüllah (s.a.v.)
insanların en cömerdi ve en kerimiydi. Eline gecen her şeyi muhtaçlara dağıtır,
kimseyi eli boş çevirmezdi. (*)
(Peygamberimizin ahlakini özetleyen bu kısım. Kısmî tasarruflarla İrfan YÜCEL’in "Peygamberimizin Hayatı" adlı eserinden iktibas edilmiştir.)
Son derece mütevâzı
ve alçak gönüllü idi. Bir topluluğa geldiğinde, kendisi için ayağa kalkılmasını
istemez, nereyi bos bulursa, oraya otururdu. Arkadaşları arasında otururken
ayaklarını uzatmazdı. Arkadaşları her işini yapmayı kendileri için şeref ve
cana minnet saydıkları halde, bütün islerini kendi görür, ev islerinde hanımlarına
yardim ederdi. Methedilmesini ve aşırı hürmet gösterilmesini istemezdi. Fakir
kimselerle düşüp kalkmaktan, yoksulların, dulların, kimsesizlerin islerini
görmekten zevk alırdı. Bulduğunu yer, bulduğunu giyer, hiç bir şeyi beğenmemezlik
etmezdi. Yiyecek bir şey bulamayınca, aç yattığı da olurdu.
Bütün islerini
tam bir düzen ve nizam içinde yapardı. Namaz ve ibadet vakitleri, uyku ve
istirahat için ayırdığı saatler, misafir ve ziyaretçilerini kabul edeceği
hep belliydi. Vaktini boşa geçirmez, her ânini faydalı bir isle değerlendirirdi.
"İnsanların çoğu, iki nimetin kıymetini takdirde aldanmışlardır: "Sıhhat
ve boş vakit", buyurmuştur.
İnsanı en yakından
tanıyan, onun iç yüzünü ve bütün gizli hallerini en iyi bilen, şüphe yok ki
eşidir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) ilk vahiyden sonra gördüklerini anlattığı zaman
eşi Hz. Hatice:
"Allah’a
yemin ederim ki, Cenâb-ı Hak hiç bir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabanı
gözetirsin, işini görmekten aciz kimselerin ağırlıklarını yüklenirsin, fakire
verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Müsafiri ağırlarsın, Hak
yolunda herkese yardım edersin..." diyerek O’nun peygamberliğini hemen
kabul etmiş, en küçük tereddüt göstermemiştir.
Çocukluğundan
itibaren Medine’de 10 yıl hizmetinde bulunan Hz. Enes: "Rasûlüllah (s.a.v)’e
10 yıl hizmet ettim. Bir kere bile canı sıkılıp, öf, niçin böyle yaptın, neden
şunu yapmadın, diye beni azarlamadı" demiştir.
Peygamber Efendimizin
bizzat yaşayarak, uygulayarak çizdiği bu ahlaki tablo, hiç şüphesiz İslâm
ahlâki hakkında bir fikir vermektedir.
*Kendisi için istediğini başkası için de istemek, kendisi için
arzulamadığını başkaları için de arzulamamak,
*Olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak,
*Küçüklere sevgi büyüklere saygı,
*Affetmek, hoşgörülü davranmak, başkalarının kusurlarını araştırmamak,
*Öfkeye hakim olmak,
*Sözünde durmak, ahde vefa göstermek,
*Doğruluk ve dürüstlükten zerrece taviz vermemek,
*Güvenilir olmak,
*Kibirden gururdan sakınmak mütevazî olmak,
*Cimrilikten, tamahtan uzak durmak,cömert olmak,
*Her hususta sabırlı olmak,
*Asla adaletten ayrılmamak,
*Maddi ve manevi temizliğe riayet etmek,
*Allah’ın kendisine verdiği sağlığına ve sıhhatine çok dikkat
etmek,
*Boş vakitlerini hayırlı işlerde değerlendirmek,
Ve benzeri yüzlerce muazzam ahlâkî prensibe özenle yer veren
İslâm ahlakını her yönüyle tanımak için bu konuyu geniş olarak inceleyen eserlere
müracaat etmek gerekmektedir. Başa Dön