![]() |
![]() |
|
|
|
DİN
İŞLERİ YÜKSEK KURULU KARARLARI
Kadınların Cuma, Bayram ve Cenaze Namazı Kılıp Kılamayacağı ve Bunların
Saflardaki Durumu
Kur'an-ı Kerim'de beş vakit namazın bulunup bulunmadığı
Kadınların Özel Hallerinde Yapamayacakları ibadetler
Teravih Namazının Kaç Rekat Olduğu
Göz Damlasının Orucu Bozup Bozmayacağı
B. Cuma Namazının Rekat Sayısı
C. Cuma Namazı ile Yükümlü Olmanın
Şartları
D. Kadınların Cuma namazı kılmaları
E. Cumanın Sıhhat (Geçerlilik)
Şartları
a) Cemaati
oluşturan en az kişi sayısı
b) Bir yerleşim biriminde birden
fazla yerde Cuma namazı
II. Zuhr-İ Ahir (Son Öğle) Namazı
A. Zuhr-i Ahir Namazının Gerekliliğini
İleri Sürenlerin Delilleri
B. Zuhr-i Ahirin Kılınmaması
Gerektiğini İleri Sürenlerin Delilleri
C. Delillerin Değerlendirilmesi
Günümüz Şartlarına Göre Öşür Oranları ve Yapılan Masrafların Ziraî Mahsulden
Düşürülmesi
Kurban İbadetiyle İlgili Başkanlık Görüşü
Kur’an-I Kerim Tercümesinin Müzik Eşliğinde Okunmasıyla İlgili Başkanlık
Görüşü
(KARAR TARİHİ : 03.03.1980)
Hacettepe Üniversitesi Tıp. Fakültesi Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Mehmet Haberal’ın ölmüş kimselerden alınacak organ ve dokuların, tedavileri ancak bu yoldan yapılabilecek hastalara nakli konusunda, Başkanlık Makamından havale olunan dilekçesi Kurulumuzca incelendi.
Yapılan müzakere sonunda :
Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde, organ ve doku nakli konusunda sarih bir hüküm bulunmamaktadır. İlk müçtehit ve fakihler de, kendi devirlerinde böyle bir mesele söz konusu olmadığı için, bu ameliyyenin hükmünü geniş şekilde açıklamamışlardır. Ancak dinimizde, Kitap ve Sünnet’in delaletlerinden çıkarılmış umumi hükümler ve kaideler de vardır. Kitap ve Sünnet'te açık hükmü bulunmayan ve her devirde karşılaşılan yeni yeni meselelerin hükümleri, İslam fakihleri tarafından bu umumi kaideler ile hükmü bilinen benzer meselelere kıyas edilerek çıkarılmış, hiçbir mesele cevapsız bırakılmamıştır. Organ ve doku nakli konusunda hükmünü tayinde de aynı yola baş vurulması uygun olacaktır.
Bilindiği üzere, insan mükerrem bir varlıktır. Mahlukatı içinde Allah onu mümtaz kılmıştır. Bu itibarla normal durumlarda ölü ve diri kimselerden alınan parça ve organlardan faydalanılması, insanın hürmet ve kerametine aykırı görüldüğünden, İslam fakihlerince caiz görülmemiştir. Ancak, zaruret durumunda, zaruretin mahiyet ve miktarına göre bu hüküm değişmektedir.
Nitekim dinimiz, bir kısım fiil ve davranışları yasak kılmış, Kitap ve Sünnet bunları tespit etmiştir. Sözgelimi murdar hayvan (meyte), kan, domuz eti, şarap... vb. şeylerin yenilip içilmesi, alınıp satılması, ilaç olarak kullanılması haram kılınmıştır. Ancak zaruret halinde bunlardan zaruret miktarında (ölmeyecek kadar) yenilip içilmesinin (el-Bakara, 173; el-Maide, 3; el-En’am, 119) meşru olduğu beyan buyrulmuştur.
Söz konusu ayet-i celilelerden, İslam fakihleri, zaruretlerin bir ölçüde dinen yasaklanmış şeyleri mübah kıldığı ve zaruret halinde sadece ayet-i kerimelerde beyan edilen yasakların değil, zaruret halinin giderilmesi için yapılması zorunlu ve başka bir çare olmayan bütün yasakların zaruret miktarınca işlenmesinin caiz ve mübah olduğu sonucuna varmışlardır.
O halde, ölmüş kimselerden tedavi maksadıyla organ ve doku alma ve bunları hasta veya yaralı kimselere nakletme konusunda bir hükme ulaşabilmek için;
Zarurete binaen, cesedin kesilmesi, organ ve dokularından bir kısmının alınmasının caiz olup olmadığı,
Hastalığın tedavisinin zaruret sayılıp sayılmayacağı (Haram ile tedavinin hükmü)
Organ ve doku nakli caiz ise hangi şartlarla caiz olduğunun bilinmesi gerekmektedir.
İslam fakihleri, karnında canlı halde bulunan çocuğun kurtarılması için ölü annenin karnının yarılmasına,
Başka yoldan tedavileri mümkün olmayan kimselerin kırılmış kemiklerinin yerine, başka kemiklerin nakline,
Bilinmeyen hastalıkların öğrenilmesi ve hayatta bulunmaları sebebiyle ölülere nisbetle daha çok şayan-ı ihtiram olan hastaların tedavilerinin sağlanabilmesi için, yakınlarının rızası alınmak suretiyle, ölüler üzerinde otopsi yapılmasının caiz olacağına,
Fetva vermişler, canlı bir kimseyi kurtarmak için, ölünün bir parçasını itlaf etmeyi caiz görmüşlerdir. Nitekim, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu’nun 16.4.1952 tarih ve 211 sayılı kararında, özetle;
“...âmmenin menfaat ve maslahatı göz önünde tutularak, bilinmeyen bir hastalığın bilinir hale gelmesi, hastalığın bilinmemesinden doğacak âmme zararının önlenmesi, hayatta bulunmaları sebebiyle daha şayan-ı ihtiram olan hastaların tedavilerinin sağlanması gibi maslahat ve şer’î hikmetlerin husule gelmesini temin için, yakınlarının rızası alınarak, ölüler üzerinde otopsi yapmanın caiz olacağı ve bu gibi sebepler dolayısıyle ölüye gösterilmesi gereken hürmet ve tekrimin zevaline katlanmanın, İslamî hükümlerin bir gereği olduğu...” ifade olunmuştur.
İslam fakihleri, açlık ve susuzluk gibi, hastalığı da haramı mübah kılan bir zaruret saymışlar, başka yoldan tedavileri mümkün olmayan hastaların haram ilaç ve maddelerle tedavilerini caiz görmüşlerdir. Günümüzde kan, doku ve organ nakli ve tedavi yolları arasına girmiş bulunmaktadır. O halde, hayatı veya hayatî bir uzvu kurtarmak için başka çare olmadığında, kan, doku ve organ nakli yolu ile de bazı şartlara uyularak, tedavinin caiz olması gerekir. Nitekim, Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulunun 25.10.1960 tarih ve 492 sayılı kararında, “tedavileri için kan nakline zaruret bulunan hasta ve yaralılara başka kimselerden kan naklinin; başka kimselerden alınacak parçaların takılmasıyla görmeleri mümkün olduğu takdirde; hayatında buna izin vermiş olan kimselerin, ölümlerinden sonra gözlerinden alınacak parçaların bu durumdaki kimselere takılmalarının caiz olacağı...” beyan edilmiştir.
Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 19.01.1968 gün ve 3 sayılı gerekçeli kararında ise “yalnız hayatı kurtarmak için değil, bir organı tedavi etmek, hastalığın tedavisini çabuklaştırmak için de kan naklinin caiz olduğu, tıbbi ve hukuki kaidelere riayet edilmek şartıyla kalp naklinin de caiz olacağı...” ifade olunmuştur.
Yurdumuz dışında, çeşitli İslam Ülkelerinin yetkili kişilerince de aynı yolda fetvalar verildiği bilinmektedir.
Kurulumuzca da aşağıdaki şartlara uyularak yapılacak organ ve doku naklinin caiz olacağı sonucuna varılmıştır.
Zaruret halinin bulunması, yani hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çaresi olmadığının, meslekî ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen bir tabip tarafından tespit edilmesi,
Hastalığın bu yoldan tedavi edilebileceğine tabibin zann-ı galibinin bulunması,
Organ veya dokusu alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması,
Toplumun huzur ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak kişinin sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken aksine bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının rızasının sağlanması,
Alınacak organ veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması,
Tedavisi yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.
(el-İsra Suresi , 70; et-Tin Suresi, 4
el-Hidaye, el-İnaye ve Feth’ül-Kadir 1/65; Fethu babi’l-İnaye, 1/126; Fetevay-ı Hindiye, 2/390
Cessas, Ahkamü’l-Kur’an, 1/156; İbnü’l-Arabi, Ahkamü’l-Kur’an, 1/55; Kurtubi, 2/232 ve 7/73; İbn Hazm, el-Muhalla, 7/426
Fetevay-ı Hindiye, 2/296; el-Va’yü’l-İslami, Sayı 137, Yıl 1396, Kuveyt; Istılahat-ı Fıkhiye,3/157
Fetevay-ı Hindiye 2/390)
(KARAR TARİHİ : 04.12.1997 )
Son günlerde Türkçe ibadet ve özellikle Kur’an-ı Kerim’in namazda Türkçe tercemesinin okunmasına dair tartışmaların yoğunluk kazanması üzerine konu Kurulumuzda görüşüldü. Yapılan inceleme ve müzakere sonunda:
Bütün ilahi kitaplar, onları insanlığa tebliğ ile görevlendirilen Peygamberlerin konuştukları dille indirilmişlerdir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.) Arabistan’da Araplar arasında yetiştiği ve Arapça konuştuğu için, O’nun tebliğ ettiği Kur’an-ı Kerim de Arapça olarak indirilmiştir.
Ancak Yüce Rabbımızın bütün insanlığa son kitabı ve ebedi hitabı olan Kur’an-ı Kerim, sadece Araplar ve Arapça’yı bilenler için değil, bütün insanları sapıklıklardan korumak, onlara Hakkı ve hakikati öğretmek, hidayet ve gerçek saadet yolunu göstermek için indirilmiştir. Bunun gerçekleşebilmesi için de, Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ilahi gerçek ve öğütlerin herkese, bütün insanlığa tebliğ edilmesi, herkes tarafından öğrenilmesi, anlaşılması, üzerinde düşünülmesi, kavranması ve kalplere yerleşmesi gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de:
“Bu Kur’an, bütün insanlara bir açıklama, sakınanlara yol gösterme ve bir öğüttür.” (Al-i İmran, 3/138)
“Ey Peygamber, Rabbından sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun...” (Maide 5/67)
“Kendilerine, indirileni insanlara açıklayasın diye sana Kur’an’ı indirdik.” (Nahl, 16/44)
“Bu Kur’an, ayetlerini iyiden iyiye düşünsünler, tam akıl sahipleri ibret alsınlar diye sana indirdiğimiz feyz kaynağı bir kitaptır.” (Sad, 38/29)buyurulmuştur.
İfade edildiği üzere Kur’an-ı Kerim Arapçadır. Cenab-ı Hakk’ın yüce kelamı kutsal kitabımızın dilinin her müslüman tarafından bilinmesi ve anlaşılması, arzu edilen bir durum ise de, âdeten mümkün değildir. O halde Kur’an-ı Kerim’in Arapça bilmeyenlere tebliğ edilebilmesi ve onların da bu Yüce Kitapta bildirilen ilahî gerçek ve öğütleri anlayıp üzerinde düşünebilmeleri ve O’nun hidayetinden yararlanabilmeleri için, başka dillere tercüme edilmesine, kısa ve uzun açıklamalarının yapılmasına kesin ihtiyaç hatta zaruret vardır. Nitekim, İslamın ilk dönemlerinden itibaren buna ihtiyaç duyulmuştur. Ashabın ileri gelenlerinden Selman-ı Farisî’nin İranlı hemşehrilerinin isteği üzerine Fatiha Sûresini Farsçaya çevirip onlara gönderdiği bazı kaynaklarda (bk. Serahsi, el-Mebsut, I, 37, Beyrut, 1398/1978) yer almıştır. Günümüzde Kur’an-ı Kerim, dünyadaki belli başlı hemen bütün dillere çevrilmiş durumdadır. Dilimizde de yüzün üzerinde meal, terceme ve tefsiri bulunmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’in namazda Türkçe tercemesinin okunmasına gelince:
Kur’an-ı Kerim’de “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” (Müzzemmil, 73/20) buyrulduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a) de bütün namazlarda Kur’an-ı Kerim okumuş ve namaz kılmayı iyi bilmeyen bir sahabiye namaz kılmayı tarif ederken “... sonra Kur’an’dan hafızanda bulunanlardan kolayına geleni oku.” (Müslim, Salat, 45) buyurmuştur. Bu itibarla namazda kıraat yani Kur’an okumak, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit bir farzdır.
Bilindiği üzere Kur’an, Cenab-ı Hakk’ın Hz.Muhammed (s.a,)’e Cebrail aracılığı ile indirdiği manaya delalet eden elfazın (nazm-ı münzel’in) ismidir. Sadece mana olarak değil, Resülüllah (s.a.)’in kalbine elfazı ile indirilmiştir. Bu itibarla bu elfazdan anlaşılan ve başka lafızlarla (sözlerle) ifade edilen mana Kur’an değildir. Çünkü indirildiği elfazın dışında, hatta Arapça bile olsa, başka sözlerle ifade edilen mana Cenab-ı Hakk’ın kelamı değil, mütercimin ondan anladığı yorumdur. Oysa Kur’an kavramının içeriğinde, sadece mana değil, bir rüknü olarak onun elfazı da vardır. Nitekim:
“Şüphesiz O, alemlerin Rabbı tarafından indirilmiştir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail), uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine apaçık Arap diliyle indirdi.” (Şuara 26/192-195)
“Böylece biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Ta-Ha 20/113)
“Korunsunlar diye dosdoğru Arapça bir Kur’an indirdik.” (Zümer, 39/28)
“Bu bilen bir toplum için, ayetleri Arapça bir Kur’an olmak üzere ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet, 41/3) gibi tam on ayrı yerde (Yusuf, 12/2; Ra’d, 13/37; Nahl, 16/103; Şura, 42/7; Zuhruf, 43/3; Ahkaf, 46/12) nazm-ı münzel’in Arapça olduğunu ifade eden ayetlerden, sadece mananın değil, elfazının da Kur’an kavramının içeriğine dahil olduğu açık ve kesin bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu sebepledir ki, tercemesine Kur’an denilemeyeceği ve tercemesinin Kur’an hükmünde olmadığı konusunda İslam bilginleri görüş birliği içindedir.
Bilindiği üzere terceme, bir sözün anlamını başka bir dilde dengi bir sözle aynen ifade etmek demektir. Oysa her dilin, başka dillerde bulunmayan (kendine ait) ifade, üslup ve anlatım özellikleri vardır. Bu yüzden, edebî ve hissî yönü bulunmayan bazı kuru ifadeler dışında, hiçbir terceme aslının yerini tutamaz ve hiçbir terceme de her bakımdan aslına tam bir uygunluk sağlanamaz. O halde, Kur’an-ı Kerim gibi, ilahî belağat ve i’cazı haiz bir kitabın aslı ile tercemesi arasındaki fark, yaratan ile yaratılan arasındaki fark kadar büyüktür. Çünkü biri Yaratan Yüce Allah’ın kelamı; diğeri ise yaratılan kulun aciz beyanı. Hiç böylesi bir tercemenin, Allah kelamının yerine konulması ve aynı hükümde tutulması mümkün olur mu?
Kaldı ki, İslam dini evrensel bir dindir. Değişik dilleri konuşan bütün müslümanların ibadette ortak bir dili kullanmaları onun evrensel oluşunun bir gereğidir.
Herkesin konuştuğu dil ile ibadet yapmaya kalkışması, Peygamberimizin öğrettiği ve bugüne kadar uygulana gelen şekle ters düşeceği gibi içinden çıkılmaz bir takım tartışmalara da yol açacağı muhakkaktır. Konuya ülkemiz açısından baktığımızda ise böyle bir uygulamanın dışarıda Türkiye aleyhinde, içerde ise Devlet aleyhinde bir malzeme olarak kullanılacağı, vatandaşların birlik ve beraberliğini zedeleyeceği, sonuç olarak bir takım huzursuzluklara sebebiyet vereceği dikkatten uzak tutulmamalıdır.
Diğer taraftan, yüzleri aşan terceme ve meal arasından din ve vicdan hürriyetini zedelemeden, üzerinde birlik sağlanacak birisinin namazda okunmak üzere seçilmesi ve buna herkesin benimsemesi mümkün görülmemektedir.
Türkçe namaz ile Türkçe dua birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü dua kulun Allah’tan istekte bulunmasıdır. Bunun ise herkesin konuştuğu dil ile yapılmasından daha tabii bir şey olamaz ve zaten genelde de ülkemizde Türkçe dua yapılmaktadır.
Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’in en önemli özelliklerinden biri de i’cazdır. Bir benzerinin ortaya konulması konusunda, Kur’an bütün insanlığa meydan okumuştur. Bu i’cazın sadece anlamda olduğu söylenemez. Aksine, “onun Allah katından indirildiğinde şüpheniz varsa, haydi bir benzerini ortaya koyun” anlamındaki tehaddi (meydan okuma) ayetlerinden (Bakara 2/23-24; Yunus, 10/37-38; Hud, 11/13; İsra, 17/88; Tur, 52/33-34) bu özelliğin daha çok lafızla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.
Ayrıca bir benzerini ortaya koymak için, insanlar ve cinler bir araya toplanıp birbirlerine destek olsalar bile bunu başaramayacaklarını ifade eden ayet-i kerime (İsra, 17/88) den de, Kur’an’ın bir benzerinin yapılamayacağı ve bu itibarla tercemesinin Kelamullah sayılamayacağı, o hükümde tutulamayacağı ve dolayısıyle namazda tercemesinin okunamayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim, 1926 yılında İstanbul Göztepe Camii İmam-Hatibi Cemal Efendi’nin Cuma namazında Kur’an-ı Kerim’in Türkçe tercemesini okumasıyla ilgili olarak İstanbul Müftülüğü(nün 20 Mart 1926 tarih ve 92-93 sayılı yazısı üzerine, altında Atatürk tarafından göreve getirilen ilk Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi’nin imzası bulunan 9 Ramazan 1324/23 Mart 1926 tarih ve 743 numaralı Müşavere Hey’eti kararında:
“Namazda kıraet-i Kur’an bi’l-icma farz ve Kur’an’ın hangi bir lügat ile tercemesine Kur’an itlakı kezalik bi’l-icma gayr-ı caiz ve namazda kıraet-i Kur’an mahallinde terceme-i Kur’an’ın adem-i cevazı da bi’l-umum mezahib fukahasının icmaı ile sabit olduğundan, hilafına mücaseret, namazı vaz’-ı şer’isinden tağyir ve emr-i dini istihfaf ve mel’abe şekline vaz’ı mutazammın olduğu gibi, beyne’l-müslimin iftirak ve ihtilafa ve memlekette fitne hûdusuna bâis olacağından, fiil-i mezbure mecasereti sabit olan merkum Cemal Efendinin uhdesindeki vezaif-i ilmiye ve diniyenin ref’i, emr-i zaruri halini almış olmakla ol vechile tebligat icrası...” denilmiştir.
Şüphesiz bir müslümanın en azından namazda okuduğu Kur’an-ı Kerim metinlerinin anlamlarını bilmesi ve namazda bunları anlayarak ve duyarak okuması son derece önemlidir ve bu zor da değildir. Ancak manasını anlamak, onun hidayetinden faydalanmak ve Yüce Rabbimizin emir, yasak ve öğütlerinin neler olduğunu öğrenmek için Kur’an-ı Kerim’i terceme etmenin ve bu maksatla meal, terceme ve tefsirlerini okumanın hükmü başka; bu tercemeleri Kur’an yerine koymanın ve Kur’an hükmünde tutmanın hükmü yine başkadır.
Namazda ve ibadet olarak Kur’an-ı Kerim asli lafızları ile okunur. Yüce Rabbımızın bize olan öğüt, buyruk ve yasaklarını öğrenmek, onun irşadından yararlanmak maksadıyla ise, terceme, meal ve açıklamaları okunur. Bu maksatla Kur’an-ı Kerim’in terceme, meal ve açıklamalarını okumak ta çok sevaptır ve genel anlamı ile ibadettir.
Kadın veya erkekteki bir kusur sebebiyle, tabiî ilişkiyle gebeliğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı takdirde;
şartıyla, normal yoldan gebe kalması ve anne olması mümkün olmayan evli hanımların, çeşitli tıbbi yollarla gebeliklerinin sağlanmasında, İslâmî hükümler açısından bir sakınca görülmemektedir.
Başka kadının yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanmasının ise insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurlarını taşıması sebebiyle caiz değildir.
Cuma namazı farz-ı ayın, bayram namazları vacip, cenaze namazı ise farz-ı kifayedir. Bunlardan cuma ve bayram namazları, ancak cemaatle kılınır. Cenaze namazının cemaatle kılınması şart olmadığı gibi; ister erkek, ister kadın olsun tek bir müslümanın kılmasıyla kifai farz yerine gelmiş olur. Görüldüğü üzere, gerek mükellefiyet gerek hüküm bakımından cenaze namazında kadın ile erkek arasında hiç bir fark yoktur.
Cuma namazının farziyyetiyle ilgili ayetin (Cum’a, 62/9) kadın ve erkekleri içeren umumi hükmü sünnetle tahsis edildiği için, cuma namazı ile sadece hür, mukim ve (cuma namazına katılmaya engel olacak derecede hasta ve yaşlı olmayan) sağlıklı erkek Müslümanlar mükelleftir. Nitekim ayetin umumi hükmünden hür, mukim ve sağlıklı olmayanlara da cuma namazının farz olduğu anlaşılmakta ise de, ayetin hükmü bu yönden de tahsis edilmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte, "Hürriyetine sahip olmayan köle, kadın, çocuk ve hasta .müstesna olmak üzere, cemaatle cuma namazı kılmak, her müslüman üzerinde vacip bir haktır." (Ebu Davad, Salat, 168, Hadis No:1O67; Beyhekı, III, 172) buyurulmuştur. Bu itibarla kadınlar cuma namazı ile yükümlü değildir. Cuma namazının kadınlara farz olmadığı konusunda icma vardır. Asr-ı saadetten beri hiçbir İslam müçtehit ve alimi bunun aksini söylememiş, bütün İslam ülkelerinde, her dönemde uygulama da böylece devam ede gelmiştir.
Vakıa, cuma ve bayram namazları ile yükümlü olmadıkları halde kadınlar isterlerse bu namazlara katılabilirler. Bu takdirde, kendisine cuma namazı farz olmayan (mesela dinen misafir sayılan) bir kişinin cuma namazını kıldığında o günkü öğle namazını kılmasına gerek olmadığı gibi, cuma namazına katılan kadınların da ayrıca öğle namazını kılmaları gerekmez. Nitekim günümüzde beş vakit namazda ve özellikle teravihte olduğu gibi, gerek asr-ı saadette, gerek sonraki dönelerde kadınlardan çok sayıda cuma ve bayram namazlarına katılanlar olmuştur. Ancak ne Hz. Peygamber (s.a.) döneminde ne de müteakip asırlarda beş vakit namazla mükellef kadınların tamamının cuma ve bayram namazlarına katıldığı sabit değildir. Günümüzde de isteyen hanımların cami adabına uyarak camilerin kendilerine ayrılan bölümlerinde,cuma ve bayram namazı kılmalarında hiçbir sakınca yoktur.
Safların düzenlenmesine gelince:
İslami hükümlere göre, sadece namaz kılarken değil, ihtiyaç ve zaruret bulunmadıkça
kadınların erkekler arasına karışmayıp, uygun olan ayrı bir yerde bulunmaları
uygun olur. Bu itibarla ister cuma, ister bayram, ister cenaze, hangi namaz
olursa olsun, kadınlar erkeklerle birlikte namaz kıldıkları takdirde, erkeklerden
ayrı, uygun bir yerde namaza durmaları gerekir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.)
namaz saflarını önce erkekler, sonra erkek çocuklar en arkada da kadınlar
olmak üzere düzenlemiş; "namazda erkek saflarının en faziletlisi en önde
olanı, fazileti en az olanı ise en arkada bulunanıdır. Kadın safların en faziletlisi
ise en arkada kalanı, en az faziletlisi ise en önde olanıdır." (Müslim,
Salat , 132;Ebu Daud, Salat, 97. Tirmiz.i, Mevakıt, 52; Nesai, İmame, 32;
İbn Mace, İkame, 52) buyurmuştur. Sünnet olan safların böyle olmasıdır. Sünnete
uymayarak, kadınlar erkek safları arasına karışarak imama uyarlarsa, Hanefi
mezhebine göre rüku ve secdeli namazlarda kadınların arkasında ve hizasında
kalan erkeklerin namazları fasit olmuş sayılır. bu duruma sebep olan kadınlar
da günah işlemiş olurlar. Bu durum, rüku, ve secdesi bulunmayan cenaze namazında
meydana gelirse, erkeklerin namazı fasit olmazsa da, sünnete (yani Hz. Peygamber
(s.a.) 'in düzenlemesine) aykırı hareket edildiği için mekruh olur.
Belirli
şartları taşıyan Müslümanlara günde beş vakit namazın farziyeti Kitap, sünnet
ve icma ile sabittir. Beş vakit namazın eda edileceği vakitlere ve ne şekilde
eda edileceğineKur'an-ı Kerim'in bir kısım ayetlerinde mücmel olarak işaret
olunmuş, bu işaretler Rasalül1ah (s.a.)'in kavli ve fiili sünnetiyle açıklık
kazanmıştır. Bilindiği üzere Kur ' an-ı Kerim ' deki mücmel emir ve hükümleri
açıklama yetkisi, Onu insanlara tebliğle görevli olan Peygamber (s.a.) Efendimize
aittir. O namazı bizzat kılarak ve Müslümanlara imam olup kıldırarak nasıl
kılınacağını öğrettiği gibi bunların vakitlerini de göstermiştir. Gerek kılınış
şekli, gerek vakitleri ile ilgili bu uygulama ameli tevatür o1arak, günümüze
kadar devam etmiştir.
Kur'an-ı Kerim' de beş vakit namaza mücmel olarak işaret eden ayetlerden Taha
Süresinin 130 uncu ayetinde:
"...Güneşin doğmasından önce de, batmasın dan
önce de Rabbını övgü ile tesbih et. Gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün etrafında
(iki ucunda) da tesbih et ki, rızaya ulaşasın." buyurulmuş; güneşin
doğmasından ve batmasından önce , gece saatlerinde ve gündüzün iki ucunda
olmak üzere beş ayrı vakitte Cenab-ı hakk' ı tesbih yani namaz kılmak emredilmiştir.
Bakara Süresinin 238 inci "namazlara ve ayrıca orta namaza devam edin" mealindeki Ayet-i kerimede "namazlar" anlamındaki "salâvat" kelimesi çoğuldur. Arapça da çoğul üçten başlar. "İki'' ye tesniye denir ve ''iki namaz'' sözü "salateyn'' şeklinde söylenir. Demek oluyor ki, ayetteki ''salavat'' sözünden en az üç namaz anlaşılır. Ayrıca bir de "orta namaz" var. Çünkü matuf, matuf aleyhten (üzerine atıf yapılandan) ayrıdır. Bu sebeple "orta namaz", "namazlar'' ifadesine dahil olmadığı gibi, her iki yanında eşit sayı bulunmadığı için, üç namazın arasında yer alacak bir namaza ''orta namaz'' denilmesi de mümkün değildir. O halde, ayetteki "salavat" kelimesi, en az dört namazı ifade eder. Orta namaz buna eklendiğinde beş vakit namaz ortaya çıkar. Orta namazın ikindi namazı olduğu bazı hadislerde açıklanmıştır.
Hüd süresinin 114'üncü ayetinde ise, "Gündüzün iki ucunda ve gecenin
(gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl..." buyurulmaktadır.
.
Ayet-i celilede ''gündüze
yakın saatler" anlamındaki "zülef" kelimesi, "zülfe"
nin çoğuludur. Yukarıda belirtildiği üzere en az üç adedi ifade eder. demek
oluyor ki, bu ayete göre gecenin gündüze yakın saatlerinde, (akşam, yatsı
ve sabah namazı olmak üzere) en az üç namaz var. Ayrıca gündüzün iki ucunda
da iki vakit var. Böylece bu ayet-i kerimeden de namazın beş vakit olduğu
anlaşılmaktadır.
Bunlardan başka Nisa, 4/103. Hud, 11/114; İsra, 17/78; Rum, 30/17-18; Nur, 24/36; Kaf, 50/39-40; Dehr (İns8n) , 76/25-26 ayet.-i kerimelerinde de beş vakit namaza veya vakitlerine mücmel o1arak işaret eden ifadeler bulunmaktadır. Bu mücmel ifade ve işaretler, Rasulüllah ( s.8. ) , in söz ve uygulamalar ile açıklanmış, onun açıkladığı ve uyguladığı şekilde bütün Müslümanlar tarafından ameli uygulama olarak günümüze kadar devam ettirilmiştir. Asr-ı Saadetten beri her asırda Müslümanlar beş vakit namaz kılmış hiç kimse bunun aksini söylememiştir. Bu itibarla "Kur'an' da beş vakit namazın bulunmadığı iddiasının ilmi hiç bir değeri yoktur.
Dinimiz Müslümanları ibadet etmekle
yükümlü kılmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da kadın ile erkek
arasında bir ayırım yapmamıştır. Çünkü erkeğin olduğu kadar kadının da ibadete
ihtiyacı vardır. Erkek, yapmakla yükümlü olduğu ibadet görevini yapmadığı
zaman Allah’a karşı sorumlu olduğu gibi kadın da aynı şekilde sorumludur.
Ancak kadınlarda, ayhali (hayz), lohusalık (nifas) ve istihaza (özür akıntısı)
denilen, kendilerine özel bazı haller vardır.
Kadınların ayhali dönemlerinde, -temizleninceye kadar,-
cinsî ilişkide bulunmaları Kur’an-ı Kerim’de (Bakara, 2/222) yasaklanmış;
namaz, oruç ve Kabe’yi tavaf da, sünnetle bu yasak kapsamına alınmıştır. Nitekim,
Fatma binti Ebî Hubeyş’in:
-Ben istihazalı bir kadınım; hiç akıntım durmuyor.
Namazı bırakayım mı? şeklindeki sorusuna Hz.Peygamber (s.a.):
“-Hayır, o hayız akıntısı değil; damardan gelen hastalık
kanıdır. Adet gördüğün günler sayısınca namazı bırak. (Bu sayı dolunca) yıkan
ve namaz kıl” (Müslim, Hayz, 14; Ebû Davûd, Taharet, 109; Tirmizi, Taharet,
96; Nesaî, Hayz, 2) buyurmuştur. Bu istihazalı durumda olan kadınlar, taharet
yönünden özürlü kimseler gibi, her vakitte abdest alarak namazlarını kılarlar.
Nitekim Tirmizi’nin rivayetinde: “vakit gelince her namaz için abdest al”
ziyadesi de yer almıştır.
Kadınların ayhali dönemlerinde namaz kılamayacakları,
oruç tutamayacakları ve Kabe’yi tavaf edemeyecekleri ayrıca bu günlerde kılamadıkları
namazlarını kaza etmeleri de gerekmediği konusunda İslâm müctehid ve fakihleri
arasında icma vardır. Sözüne itibar edilen hiçbir İslâm bilgini bunun aksini
söylememiştir. Nitekim:
- Neden, âdet gören bir kadın (temizlendikten sonra âdet günlerinde kılmadığı
namazları kaza etmiyor da tutmadığı oruçları kaza ediyor? diye soru soran
Muaze adlı hanıma Hz.Aişe:
- Sen (hanımların ay halinden kılamadıkları namazların
da kazası gerekeceğini söyliyen) Haruriye’den misin? demiş;
- Hayır, Haruriye değilim, ama (öğrenmek için) soruyorum,
cevabı üzerine: Hz.Aişe:
- “Vaktiyle bu iş bizim başımıza geldiğinde, orucu
kaza etmekle emrolunduk, namazın kazasıyle emrolunmadık, (Müslim, Hayz, 15)
demiştir.
Ayhalinde iken kadınların Kâbe’yi tavaf edemeyecekleri
konusunda da Hz.Aişe; veda haccı esnasında yolda Serif denilen yerde âdet
görmeye başlaması üzerine, Rasûlüllah (s.a.)’in:
- “Bu Allah Teâlâ’nın, Hz.Adem’in kızları üzerine
yazdığı bir şeydir. (senin elinde olan bir şey değildir). Hacıların, hacla
ilgili yaptıklarını sen de yap. Ancak âdet gördüğün sürece Kâbeyi tavaf etme,
buyurduğunu” (Buharî, Hayz, 1) nakletmiştir.
Nifas (lohusalık) hali de hayız gibidir. Hayız ile ilgili
hükümler aynen nifas için de geçerlidir. Nitekim bazı hadis-i şeriflerde “nifas”
kelimesi “hayız” anlamında da kullanılmıştır. İbn Hazm diyor ki, Peygamberimizin
“nifas” kelimesini “hayız” anlamında da kullanmasından, bunların hükümlerinin
aynı olduğu anlaşılır.(El-Muhalla, I, 273) İslam âlimleri, nifasın hükmünün,
hayız gibi olduğu hususunda ittifak halindedir.(Neylü’l-evtar, I, 333)
Âdet gören veya lohusa olan kadınların Kur’an-ı Kerim’i
okumalarına gelince; bu konuda İslâm âlimlerinin farklı görüşleri vardır.
İmam Mâlik ve Ahmed İbn Hanbel’e göre hayızlı veya lohusa olan kadınların
el sürmeyerek ezbere veya yüzünden Kur’an-ı Kerim’i okuyabilirler.(Babu Fethi’l-İnaye,
I,217) İmam Mâlik bu durumdaki Kur’an öğretici ve öğrencilerinin Kur’an-ı
Kerim’i tutmalarını da öğretme ve öğrenme zaruretine binaen câiz görmüştür.(Babu
Fethi’l-İnaye, I, 217-218)
Zahiri mezhebi fakihlerinden İbn Hazm ise hayız ve
lohusa olan kadınlarla cünüp olan kimselerin hem Kur’an-ı Kerim’i tutmaları
ve hem de okumalarının câiz olduğunu söylemiştir.(el-Muhallâ, I, 94)
Hanefi ve Şafiîler ise Tirmizî, ile İbn Mâce’nin
İbn Ömer (r.a.)den rivâyet ettikleri:
“Ayhali olan kadın ve cünüp olan kimse Kur’an’dan hiçbir şey okuyamaz.”(Tirmizi,
Tahare, 98; İbn Mâce, Tahare, 105) anlamındaki hadis-i şerifini esas alarak,
hayız veya lohusa olan kadınların Kur’an-ı Kerim’i okumalarının caiz olmadığını
söylemişlerdir.
Görüldüğü üzere, Kur’an-ı Kerim’de yasaklanmadığı
için, kadınların âdet günlerinde namazlarını kılıp oruçlarını tutabilecekleri
sözü isabetli değildir. Bu iddia, bu konudaki hadis-i şeriflere ve peygamberimizden
günümüze kadar ki icma haline gelmiş uygulamaya aykırıdır. Yukarda belirtildiği
üzere, sözüne itibar edilen hiç bir İslâm âlimi böyle görüş ileri sürmemiştir.
Konuya kadın erkek eşitliği açısından bakmak da yanlıştır. Bunun kadın erkek
eşitliğiyle bir ilgisi yoktur. Peygamberimiz hanımların bu halleri devam ettiği
sürece namaz kılamıyacaklarını, oruç tutamıyacaklarını ve Kâbeyi tavaf edemiyeceklerini
bildirmiştir. Şüphesiz her konu Kur’an-ı Kerim’de detaylı olarak yer almamıştır.
Kur’an-ı Kerim’den sonra İslâmî hükümlerin ikinci kaynağı da sünnettir. Kur’an-ı
Kerîm’de:
“Kim Peygambere itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiştir. (Nisa, 4/80);
“Peygamber size ne verdi ise onu alın ve size neyi yasakladı ise ondan sakının.”(Haşr,59/7)
buyurulmuş; peygamberimizin emir ve tavsiyelerine uyulması emredilmiştir.
Sünnette yer alan ve tarih boyunca da sünnete uygun
olarak uygulanan bir konu hakkında aykırı bir görüşte bulunmanın bir değer
taşımıyacağı açıktır.
Teravih ramazan ayına mahsus bir
gece namazıdır. Yatsı namazından sonra kılınır. Kadın erkek her Müslüman için
sünnet-i müekkede bir namazdır. Kılınmadığı takdirde kazası gerekmez. tek
başına kılınabildiği gibi cemaatla kılınması kifai sünnettir. peygamberimiz
cemaatla namaz kılmaya olan iştiyakına rağmen farz namazları dışında sadece
teravih namazını cemaatla kılmışlardır. (1)
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu namazın kılınmasını ümmetine tavsiye ve
teşvik etmişlerdir: “Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan namazını kılarsa
geçmiş günahlarından bir kısmı bağışlanır.” (2) buyurmuşlardır.
Buhari teravihin önemine binaen bu hadisi “nafile
olan Ramazan Namazını kılmak imandandır” başlığı ile açtığı bir babda zikretmiştir.(3)
Toplumumuzda her kesimin ilgisini çeken bu çok sevimli
ve ruhlara ferahlık veren neşeli ibadetimiz ülkemizde büyük bir huşu ve huzur
içerisinde yerine getirilmekte toplumumuzda birlik beraberliği ve uzlaşıyı
da beraberinde getirmektedir.
Teravih namazını ilk olarak Sevgili Peygamberimiz
(s.a.v.) bir ramazan gecesi ashabı ile birlikte kılmışlardır. Ertesi gün duyulunca
cemaat artmış yine teravih namazı beraber kılınmıştı. Üçüncü gece cemaat daha
da çoğalmış yine Rasullüllah hanesinden çıkıp teravih namazını ashabıyle kılmışlar
ancak dördüncü gece cemaat mescide sığmayacak derecede çoğalınca Peygamberimiz
yalnız yatsı namazını kıldırarak hanesine çekilmiş teravih namazı için çıkmamış
ve sabah namazına kadar bekleyen cemaata namazdan sonra “teravih için beklediğinizi
biliyordum fakat üzerinize farz olur da edasından aciz kalırsınız diye korktum.”
(4) buyurmuştur. O günden sonra herkes teravih namazını evinde veya mescidde
kendi kendine kılmaya devam etmiştir. Hz.Ömer devlet başkanlığı sırasında
teravih namazı kılmadaki dağınıklığı görmüş bunu önlemek için cemaati bir
imam arkasında toplayıp tekrar cemaatla kılmanın daha hoş olacağını arkadaşlarına
söylemiş ve ashabın ileri gelen hafızlarından U’bey İbn-i Kâ’bı imam tayin
ederek teravih namazının cemaatla kılınmasını başlatmıştır. Hz.Ömer halkın
dini bir vecd ile namaz kıldıklarını görünce “bu ne güzel bir adet oldu” diye
sevincini belirtmiştir. Gerçi teravih namazı zamanı saadette vardı. Birkaç
gece de olsa bizzat Rasulüllah’ın beraberinde cemaatla kılınmıştı. Dinde olmayan
birşey dine sokulmamıştı. Bu bakımdan Hz.Ömer’in “şu ne güzel bir bid’at oldu”
sözündeki bid’at ifadesi dinde olmayanı dine sokma anlamında değildir. Belki
cemaatla kılınmasının yeniden ihdas edilmiş olması anlamındadır. Bunun da
bir sakıncası yoktu. Çünkü Hz.Peygamber farz sayılacağı endişesiyle teravihin
cemaatla kılınmasını bırakmıştı. Onun irtihalinden sonra artık böyle bir endişe
de kalmamıştı. Teravihin tekrar cemaatla kılınması şariin maksadına aykırı
değildi.
Nitekim bilahire Hz.Ali (r.a.) da bu namazı teşvik
etmiş ve “Ömer mescidlerimizi teravihin feyziyle nurlandırdığı gibi Allah’da
Ömer’in kabrini öyle nurlandırsın” diye memnuniyetini belirtmiştir.
Hz.Ömer zamanındaki cemaatla kılınan teravihin kaç
rek’at olduğu hakkında iki rivayet vardır: Vekî’ın malik İbn Enes’den onun
da yahya İbn Sa’d’dan rivayetine göre Hz.Ömer görevli birisine cemaatına yirmi
rek’at kıldırmasını emretmişti.(5)
Hz.Aişe’den Hz.Peygamber’in ramazanda ve sair gecelerde,
bir rivayette onbir, diğer rivayette onüç rek’attan fazla namaz kılmadığı
hakkındaki sahih rivayete ilaveten Hz.Ömer’in de Muvatta’daki rivayete göre
onbir rek’at kıldırması için U’bey İbn Kâ’b’a emir verdiği hakkındaki rivayetleri
karşısında Beyhakî’nin Said İbn Yezid’den Hz.Ömer döneminde teravihi yirmi
rek’at kıldıklarına dair rivayetini İmam Nevevî te’lif etmiş ve Hz.Ömer’in
onbir rek’at emri, döneminde ilk kılınan teravih gecelerine aitti. Sonra teravih
yirmi rek’at olarak yerleşmişti. Şimdiye kadar devamedegelen de budur. “(6)
demiştir.
Teravih namazının asrı saadette ve ondan sonraki
dönemde rek’atlarının adedi hususunda daha geniş malumat edinebilmek ve sağlıklı
bir sonuca kavuşmak için Allame Bedreddin Aynî’nin Umdetü’l-kârî isimli eserindeki
malumata kısaca bir göz atma ihtiyacını duymaktayız.
Bu İslâm aliminin verdiği bilgiye göre Resûuli Ekrem’in
gece namazının gerek kemiyet ve gerek keyfiyeti hakkındaki haberleri Hz.Aişe
ile İbn-i Abbas’tan başka daha birçok sahabiden gelmektedir. Bu husustaki
rivayetlerin özeti şunlardır:
Tirmizi ‘nin Medine’lilerin uyguladıklarını söylediği
teravih namazı vitirle birlikte kırkbir rek’attır.
İmam Mâlik’den meşhur olan otuzaltı rek’at teravih,
üç de vitir’dir....
Tirmizi ekseri ilim ehline göre teravih yirmi rek’attır,
zira Hz.Ömer, Hz.Ali (r.a.) ve daha başka sahabilerden rivayet edilen de budur.
Bizim Hanefi ekolünün görüşleri ve sözleri de budur.......demiştir.
Saib İbn Yezid’den Ömer İbn-i Hattab’ın U’bey İbn-i
Kâ’b ile temimi Dari’ye ramazan imamlığı verirken yirmi bir rek’at kıldırmalarını
söylediği yüzer âyet okunarak kılınan bu namazdan cemaat dağılırken nerdeyse
tan yeri ağaracağı rivayet edilmiştir.
İbn-i Abdilberr demiştir ki Haris İbn-i Abdirrahman
İbn-i Ebî Zübab’ın Saib İbn-i Yezid’den rivayetine göre de teravih namazı
Hz.Ömer zamanında yirmiüç rek’attı. Bunun üçü vitir namazıydı.
Hz.Ali’den gelen bu husustaki rivayete gelince Vekî’in,
Hasan İbn-i Salih kanalıyla Ebu’l Hasna’dan, gelen rivayetine göre de Hz.Ali
görevli bir adama teravih namazını yirmi rek’at kıldırması için emir vermişti.....
A’meş, Abdullah İbn-i Mes’ud’un da ramazan ayında
yirmi rek’at teravih üç de vitir kıldığını söylemiştir.
Bedreddin Ayni Tabiinden bu görüşte olanların isimlerini
de verdikten sonra diyor ki İbn-i Abdilberr de demiştir ki cumhur-i Ulema’nın
kavli de budur. Kufe uleması, İmam-ı Şafii’yi ve birçok fukaha da bu görüştedirler.
Sahabe’den bu hususta bir ihtilaf da sözkonusu olmamıştır. U’bey İbn-i Kâ’b’dan
sahih nakledilen de budur.
Allame Aynî teravih namazının rek’atlarıyle ilgili
başka rivayetlere de şöyle temas etmektedir:
Ebu Mucliz’den gelen rivayete göre bu zat cemaata
onaltı rek’at kıldırır her gece kur’an’ın yedide birini okurdu.....
Teravihin onüç rek’at olduğunu Saib İbn-i Yezid söylemiştir
ve demiştir ki: Biz Hz.Ömer zamanında onüç rek’at kılardık. Ama yeminle söyliyeyim
ki mescidden ancak sahaba karşı çıkabilirdik. Her rak’atında elli-altmış âyet
okunurdu. İbn-i İshak diyor ki, bu hususta duyduklarımın en sağlamı ve uygunu
budur.
Bedreddin Aynî bu onüç rek’at Hz.Ömer’in döneminde
işleme koyduğu ilk gecelere ait teravih namazıydı. Sonra bunu yirmi üç’e çevirmişti,
diyor. (7)
Bu hususta İbn-i Ebî Şeybe’nin el-kitab-ül Musannefinde:
Hz.Ömer yirmi rek’at teravih kılınmasını emrettiği tasrih edilmiş, Abdülaziz
bin Refîin U’bey bin Kâ’b’ın ramazanda Medinede yirmi rek’at teravih, üç rek’at
da vitir kıldırdığını söylemiştir.(8)
Saib bin Yezid diyor ki biz Hz.Ömer zamanında yirmi
rek’at teravih ve ayrıca vitir kılardık. Nevevi Hûlâsada bunun isnadı sahihtir.
diyor. Muvattadaki onbir rek’at rivayeti başlangıca aitdi, sonradan yirmi
üzerinde istikrar etmiştir, tevarûs eden de budur...(9)
Mezhep İmamlarının görüşüne gelince:
İmam Malik’den otuz altı rivayetine karşılık öteki
üç mezhep imamı da teravih için yirmiden noksan bir sayıyı benimsememişlerdir.
Bu hususta Tahavî Cessas’ın telhîs ettiği “İhtilâf’ü Ulema” isimli eserinde
bu hususda sadece şu bilgiyi vermiştir.
Hanefiler ve İmam Şafiî vitirden başka yirmi kılınır.
demişlerdir.
İmam Malik vitirle beraber otuz dokuz kılınır, otuz altısı teravih üçü vitirdir
demiş. Ve insanların kadimden uygulayageldikleri budur. diye de ilave etmiştir.
Saib İbn-i Yezid Hz.Ömer zamanında biz ramazanda
yirmi kılardık. Fakat yorulur değneklere dayanma ihtiyacı duyardık demiştir.
Hasan İbn-i Hayy, Amr İbn-i Kays’dan, o da Ebul Hasna’dan
rivayet etmiştir ki: Hz.Ali (r.a.) bir kişiye ramazan da cemaata yirmi rek’at
kıldırmasını emretmiştir.(10)
İbn-i Rüşd bu hususta şu bilgiyi veriyor: Ramazanda
kılınan namazın rek’atları sayısında Alimler ihtilaf etmişlerdir. İmam-ı Malik
iki görüşünün birinde, Ebu Hanife, İmam Şafii ve İmam Ahmed ve Davud bu namazın
vitir namazından başka yirmi rek’at olduğunu söylemişlerdir. İmam Malik’den
İbn-i Kasım’ın anlattığına göre İmam Malik, teravihin otuz altı, vitir namazının
da üç olduğunu ve bunu güzel gördüğünü nakletmiştir.
Rek’atların adedindeki ihtilaf bu husustaki naklin
ihtilafına bağlıdır. Şöyleki Malik, Yezid İbn-i Ruman’dan Hz.Ömer zamanında
insanlarımız yirmi üç rek’at kılırlardı diyor.
İbn-i Ebi Şeybe Davud İbn-i kays’dan tahricine göre
davud İbn-i kays demiştir ki insanlarımız Ömer İbn-i Abdülaziz ve Eban İbn-i
Osman zamanında Ramazanda Medine’de üç rek’at vitir namazı olmak üzere otuz
altı rek’at namaz kılarlardı.
İbn-ül Kasım’ın İmam Malik’den anlattığına göre ötedenberi
uygulanagelen bu idi. Yani ramazan namazı otuzaltı rek’attı.(11)
Peygamberimizin
ashabına kıldırdığı ilk teravih namazından bahseden muteber hadis kaynaklarının
verdikleri hadislerde teravih namazının rek’atları ile ilgili bir sayı yoktur.
Bu sayı, Hz.Aişe’den rivayet edilen, Peygamberimizin gece namazları hakkındaki
varid olan soruya Hz.Aişe’nin verdiği cevapla tesbit edilmeye çalışılmıştır.
Hz.Aişe’den Rasulüllah’ın ramazandaki gece namazından sorulduğunda Hz.Aişe
“Rasulüllah (s.a.v.) ne ramazanda ne de ramazandan başka gecelerde onbir rek’at
üzerine ziyade etmiş değildir.” (12) karşılığını vermiştir. Başka bir rivayette
bu sayı onüç rek’at olarak hadiste yer almıştır. (13)
Ancak Hz.Aişe’nin Hz.Peygamberin gece namazları ile
ilgili belirttiği bu sayının kesin olarak teravihle ilgili olduğu şüphelidir.
Zira Hadisin Sûret-i Sevkinden de anlaşılıyor ki Rasulüllah’ın devamlı kıldığı
bir gece namazı vardı. Acaba ramazan münasebetiyle her ibadetinde olduğu gibi
Peygamberimizin bu namazında da bir değişme, bir artış olur muydu? şeklinde
bir yaklaşımla sorulmuş olabileceği variddir. Hz.Aişe’nin, Rasulüllah’ın gece
namazını övmesinden de anlaşılıyor ki soru sadece ramazandaki bu gece namazı
hakkında idi. Hz.Aişe soranın bir şüphesi kalmasın diye Rasulüllah’ın hem
ramazandaki hem de ramazandan başka gecelerdeki namazını kapsayacak şekilde
cevap vermiştir.(14) Hz.Aişe’nin bu cevabî cümlelerinde teravih namazını veya
kıyam-ı Ramazanı iş’ar eden bir tasrih ve tabir de yoktur. Ayrıca Hz.Aişe’ye
bu soru ne zaman sorulmuştur? sorunun sorulduğu günlerde teravih namazı biliniyor
muydu? Hz.Ebu Zerr-i ElGıfari diyor ki Rasulüllah’ın ilk olarak ashabıyla
kıldığı teravih namazı o yılın ramazanının yirmiüçüncü, yirmidördüncü, yirmibeşinci,
gecelerinde idi. Demek ki o güne kadar böyle bir namazı henüz kimse bilmiyordu.
Rasulüllah’ın gece namazları hakkında sorulan bir soruya Hz.Aişe’nin cevabı
ilk teravih namazından önce miydi, sonramıydı? Bu sorunun cevabını tam olarak
verebilmemiz için, Buhari’nin bu hadisi teravih hakkında açtığı babda zikretmesinden
başka elimizde natık bir delil yok gibidir.
Nasslardaki şumûllülük, konusunda kesin hüküm ifade
edemiyeceğine bakılırsa sadr-ı İslâmda teravih namazı sekiz rek’attı. diye
kesip atmanın isabetli olmayacağı anlaşılır.
Fakat şu bir gerçektir ki: Hz.Ömer döneminde başlayıp,
Hz.Ali ve Hz.Osman dönemlerinden beri İslâm aleminde teravihin yüzyıllarca
yirmi rek’at olarak kılanagelmesi onu, böylece bütün İslâm toplumunun üzerinde
ittifak ettiği bir üne ve özelliğe kavuşturmuştur ki Rasulüllah, ümmetinin
yanlış bir iş üzerinde toplanmayacağını bildirmiştir.(15)
İmam Ebu Yusuf, üstadı Ebu Hanife’den, teravih namazının
hükmünü ve Hz.Ömer tarafından ne gibi bir delile istinad edilerek bu namazın
yirmi rek’at olmak ve cemaatle eda edilmek suretiyle ortaya konulduğu sormuştu.
İmam A’zam, cevaben demişti ki: Teravih namazı hiç şüphesiz bir sünnet-i müekkededir.
Hz.Ömer bu namazın cemaatla yirmi rek’at kılınması ne kendi ictihadıyle ne
de sırf kendi düşüncesinden çıkartmıştır. O, Asr-ı Saadette carî olmayan bir
din meselesini ihdas edip ortaya koyan bir bid’atçı değildir. Elbette Hz.Ömer
bunu kendisine malum olan dinin bir asıl kaynağına ve Rasullüllah’ın bir tavsiyesine
dayandırmıştır.(16)
Hakkı batıldan, sünneti bid’atdan ayırmak hususunda
müstesna kudreti ve din hususunda üstün deredeki dikkati, isabetli görüş ve
ictihadı, müsellem olan Hz.Ömeru’l-Faruk şer’i bir konuda kaynak olmaya değer
bir kabiliyettir. Bu bakımdan gerek Hanefi fukahası, gerek Şafii fukahasının
büyükbir kısmı teravih namazının yirmi rek’at olarak sünnet kılındığını söylemişlerdir.(17)
Görüldüğü üzere Hz.Ömer, Hz.Ali ve Hz.Osman dönemlerinden
başlıyarak günümüze kadar uygulandığı biçimiyle teravih namazı yirmi rek’attır.
Bütün fıkıh kaynaklarımızda da teravih yirmi rek’at olarak ele alınmış ve
işlenmiştir. Şu anda başta ülkemiz olmak üzere bütün İslâm ülkelerinin camilerinde
cemaatla teravih namazı yirmi rek’at olarak kılınmaktadır. Bu mübarek rahmet
ayında büyük bir zevk ve iştiyakla, kadını-erkeği, genci-yaşlısı, hatta çoluk-çocuğu
ile tam bir kaynaşma, sevgi, saygı, huzur ve sükun içerisinde dolup taşan
mabetlerimizde eda edilen bir ibadetimizin rek’at sayısını tartışma konusu
yaparak toplumumuzda dine karşı şüphe uyandırmak ve toplumumuzu sebepsiz yere
bir fikir kargaşasına sürüklemek iyi niyetli hiç kimseye bir şey kazandırmaz.
Aksine yokyere toplumumuzda tedirginlik, huzursuzluk ve sitresin artmasına
sebep olur ki, bu ibadetlerin ruhuna da aykırıdır.
--------------------------------------------------------------------------------
(1) İmam-ı Muhammed’in Ziyâdâtı
(2) Muvatta C.1, Sh.113; Buhari, C.1, Sh.251; Müslim C.1 Sh.523
(3) Buhari, İman 25,27 C.1, Sh.14
(4) Buhari 2/252; müslim 1/524
( 5).El-Kitabu’l Musannef Li İbn-ı Ebi Şeybe 2/163-164
( 6).İbn-ü’l-Hümam Fethu’l-Kadir C.1 Sh.334
(7) Aynî C.5, Sh.357 Neylü’l-Evtar C.3, Sh.61
( 8) El-Kitab-ül Masannef 2/163-164
(9) Feth-ûl Kadir (İbn-i Hümam) 1/336
(10) İhtilafü’l-Ulema, C.1, Sh.312 Madde:271
(11) İbn-i Rüşd, Ö.595 H. Bidayetü’l Müctehid ve Nihayetü’l Muttasıd.Darûl
Hılafeti’l-Aliyye 1333H.bkz.Neylü’l-Evtar metni münteka C.3, Sh.60, rakam.5
(12) Muvatta 1/120
(13) Muvatta, 1/121, Müslim, 1/508-510
(14)Bkz.Tecrid Tercemesi, C.4, S.119
(15) Tirmizi, 4/466 No:2167. Mekasıdü’l-Hasene rakam 1288, Pezdevî 3/439,
Keşfü’l-Hafa: rakam 1179. İbn-i Hanbel 6/396
(16) Bahr-ı Raik, İhtiyar 1/68
(17) Bkz.Tecrid tercemesi, 4/85-86
Kadınların namazda imamlık yapması , bir kadının
hemcinsleri olan diğer kadınlara imamlığı ve kadın-erkek karışık cemaate veya
sadece erkeklere imamlığı olarak iki kısma ayrılır.
Kadının hemcinsleri olan diğer kadınlara imamlığı konusunda,
Hz. Peygamber (s.a.)'in hanımlarından Ümmî Seleme ve Hz. Aişe' nin kadınlara
imam olarak namaz kıldırdıklarına, bu durumda öne geçmeyip ilk safın ortasında
durduklarına ait ilk devir hadis kaynaklarında bilgiler vardır. Kadınların
günlük beş vakit namazda olduğu gibi, teravih namazında da diğer kadınlara
imamlık yapmaları ls1am fakihleri tarafından caiz görülmüştür .
Bir kadının, erkeklere veya kadın-erkek karışık cemaate
imamlık yapması ise, ilk hadis kaynaklarından Ahmed b. Hanbel' in Müsned'
inde, Ebu Davud'un Sünen' in de, İbn Huzeyme' nin Sahih ' inde, Beyhaki '
nin Sünen-i Kebir ' inde , Hakim ' in Müstedrek ' inde ve muahhar pek çok
kaynakta yer alan bir habere göre Hz. Peygamber (s.a.v.) istisnai olarak Ümmî
Varaka isimli hafız-ı Kur'an bir sahabiyye hanımın kendi ev halkına imamlık
yapmasına izin vermiştir. Ümmî Varaka' nın ev halkı ise, ölümünden sonra azad
olmaları kaydıyla hür kıldığı biri erkek diğeri hanım iki köleden ibaretti.
Bu rivayete dayanarak İmam Ahmed, Ebu Sevr, Müzeni,
Taberi, 1bn Teymiyye gibi alimler, kadının zaruret halinde erkeklere de imamlık
yapabileceğini söylemişlerdir.
İmam-ı Azam Ebu Hanife, Şafii gibi müctehidler ile
Cumhur-ı fukaha ise, kadının erkeklere imamlığını caiz görmemişlerdir.
Göz damlasının ve astımlı hastaların nefes alabilmek
için kullanmak zorunda oldukları, ağzına küçük zerrecikler halinde püskürtülerek
(sprey) aldıkları ilaçların orucu bozup bozmayacağı hususları Kurulumuzca
incelendi. Yapılan müzakere sonunda:
1) Mütehassıs göz tabiplerinden alınan bilgilere
göre, göze damlatılan ilacın miktar olarak çok az (1 mililitrenin 1/20'si
olan 50 mikrolitre) oluşu ve bunun bir kısmının gözün kırpılmasıyla dışarıya
atıldığı, bir kısmının gözde, göz ile burun boşluğu birleştiren kanallarda
ve mukozasında mesamat yolu ile emilerek vücuda alındığı ancak yok denilebilecek
kadar çok az bir kısmının sindirim kanalına ulaşabilme ihtimalinin bulunduğu
dikkate alınarak, İslam fakihlerinin de belirttiği gibi göz damlasının orucu
bozmayacağına;
2) Bir kısmı ağız cidarında emilerek yok olacak kadar
az olması ve esasen yutulmadıkça ağıza alınan suyun orucu bozmadığı ve orucun
teşri hikmeti dikkate alınarak, astımlı hastaların ağıza püskürtülerek aldıkları
ilacın da orucu bozmayacağına;
Karar verildi.
Din İşleri Yüksek Kurulu, 26.03.2002 tarihinde Kurul Başkanı Doç. Dr. Şamil
DAĞCI’nın başkanlığında toplandı.
Dinî Sorulara Cevap Komisyonunca “Cuma Namazı ve Zuhr-i Ahir” konusunda hazırlanan
metin Kurula takdim edildi. Konu ile ilgili Kurul üyeleri görüşlerini belirttiler.
Görüşmeler sonucunda;
Cuma namazı, farziyyeti
Kitap, sünnet ve icma ile sabit olan ve hutbeyi de ihtiva eden iki rekatlı,
cemaatle kılınan bir namazdır. Yüce Allah, “Ey inananlar! Cuma günü namaz
için çağrı yapıldığında, alışverişi bırakıp hemen Allah’ı anmaya koşun. Eğer
bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne
dağılın ve Allâh’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allâh’ı çok zikredin ki kurtuluşa
eresiniz.” buyurmaktadır (Cumu’a 62/9-10). Hz. Peygamber, “Cuma namazına
gitmek, ergenlik çağına ulaşmış her Müslüman’a farzdır.” (Nesâî, Cumu’a, 2;
Ebû Dâvûd, Taharet, 129), “Cuma namazını kılmayan birtakım kişiler, ya bundan
vazgeçerler ya da Allâh kalplerini mühürler de gafillerden olurlar.” (Müslim,
Cumu’a, 12; Nesâî, Cumu’a, 2), “Allâh, önemsemeyerek üç Cuma’yı terk eden
kişinin kalbini mühürler” (Ebû Dâvûd, Salât, 210; Nesâî, Cumu’a, 2) buyurmaktadır.
Cuma namazı, Hz. Peygamber döneminden günümüze kadar bütün Müslümanlarca kılınmış
ve bunun farz olduğu konusunda herhangi bir ihtilafa düşülmemiştir.
Cuma namazının
hicretten önce farz kılındığına dair rivayetler bulunmakla birlikte, Hz. Peygamber
ilk Cuma namazını hicret esnasında Medine yakınındaki Rânûna denilen bir vadide
kıldırmıştır.
Cuma namazının
farzı iki rekattir. Bu konuda herhangi bir ihtilaf yoktur.
Hz. Peygamber’in
Cumanın farzından önce, nafile olarak bir namaz kılıp kılmadığı konusunda
fıkıh bilginleri, konuyla ilgili muhtelif rivayetlerden hareketle farklı görüşler
ortaya koymuşlardır:
Cuma’nın farzından
önce nafile bir namaz olmadığını ileri süren fakihler bulunmaktadır. Onlara
göre Hz. Peygamber, Cuma namazı için mescide gelince, namaz kılmadan doğrudan
minbere çıkmıştır. Sahabenin kıldığı rivayet edilen namaz ise, sünnetle ilişkisi
olmayan nafile bir namazdır (İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, I/118-119). Buna
karşılık Hanefî, Mâlikî ve Şâfiî bilginlerine göre, Hz. Peygamber, Cuma namazının
farzından önce tahiyyetü’l-mescid dışında, nafile olarak namaz kılmıştır.
Hanefîler bu namazın dört rekat olduğunu, diğerleri ise belli bir rekat sayısıyla
sınırlı olmadığını belirtmişlerdir (İbn Humam, Fethu’l-Kadîr,
II/39; İbn Kudâme, Muğnî, II/250; İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar,
I/452). Sahih hadis kaynaklarında Hz. Peygamber’in Cuma namazından önce nafile
olarak namaz kıldığına dair bir çok rivayet bulunmaktadır (İbn Mâce, Salat,
94; Buhârî, Cumu’a, 33, 39; Ebû Dâvûd, Salât, 244).
Hz. Peygamber’in
Cuma namazından sonra nafile olarak namaz kıldığı konusunda ihtilaf olmamakla
birlikte, bu namazın kaç rekat olduğu konusunda görüş farklılığı bulunmaktadır.
Bu namaz, Ebu Hanife’ye göre bir selamla dört, Şâfiî’ye göre iki selamla dört,
Ebû Yûsuf’a göre ise dört rekatta bir selam ve iki rekatta bir selam vermek
üzere toplam altı rekattır (İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, II/39; Şirbînî,
Muğni’l-Muhtâc, I/451). Sahih hadis kaynaklarında yer alan bazı
rivayetlerde, Hz. Peygamber’in Cuma namazından sonra dört, bazı rivayetlerde
ise iki rekat nafile namaz kıldığı bildirilmektedir (Ebû Dâvûd, Salât, 244;
İbn Mâce, İkâmetu’s-Salât, 95; Buhârî, Cumu’a, 39). İbn Teymiyye, İbn Kayyım
gibi bazı alimler, konuyla ilgili çeşitli rivayetleri birlikte değerlendirerek,
camide kılınırsa dört, evde kılınırsa iki rekat kılınabileceği görüşüne varmışlardır.
Zikredilen bu
rivayetler, Hz. Peygamber’in Cuma namazından önce ve sonra, ismi ne olursa
olsun evde ya da camide nafile namaz kıldığını göstermektedir. Bu itibarla,
Cumadan önce ve sonra kılınan namazlar, Cuma namazına daha sonra yapılan bir
ilave olmayıp, Hz. Peygamber’in uygulamasına dayanmaktadır.
Cuma namazı, akıllı,
buluğ çağına erişmiş, sağlıklı, hür ve mukim Müslüman erkeklere farz kılınmıştır.
Kadınlar, hürriyeti kısıtlı olanlar, yolcular ve cemaata gelemeyecek kadar
mazereti olanlar Cuma namazı kılmakla yükümlü değildirler. Zira Hz. Peygamber,
köle, kadın, çocuk, hasta ve yolcu dışında Cuma namazının her Müslüman’a farz
olduğunu belirtmiştir (Ebû Dâvûd, Salât, 215; Beyhakî, Sünen, III/183-184,
H.No: 5422, 5425, 5426; Darakutnî, Sünen, II/2, H.No: 2; İbn Ebî Şeybe,
Musannef, I/446, H.No: 5148; Ebû Muhammed el-Bağavî, Mesabihu’s-Sünne,
I/470). Ancak Cuma namazını kılmaları halinde bu kimselerin namazları geçerli
olup ayrıca öğle namazı kılmaları gerekmez.
Cuma namazı kılmak kadınlara farz değildir. Konuyla ilgili hadisleri ve uygulamaları
göz ardı ederek, sadece Cuma namazını farz kılan ayetteki “ey iman edenler”
ifadesinden hareketle kadınların Cuma ile mükellef olduklarını söylemek doğru
değildir. Aksi halde, hükümlü, hasta ve diğer mazeret sahiplerinin de Cuma
ile mükellef olmaları gerekir. Zira Hz. Peygamber, kadın, hasta, yolcu ve
hürriyeti kısıtlı olanların Cuma namazı ile yükümlü olmadıklarını belirtmek
suretiyle ayetin hükmünü tahsis etmiştir (Ebû Dâvûd, Salât, 215; Beyhakî,
Sünen, III/183-184, H.No: 5422, 5425, 5426; Darakutnî, Sünen, II/2,
H.No: 2; İbn Ebî Şeybe, Musannef, I/446, H.No: 5148; Ebû Muhammed el-Bağavî,
Mesabihu’s-Sünne, I/470).
Ayrıca, hadis
ve siyer kaynaklarında, Hz. Peygamber döneminde bazı hanımların münferiden
Cuma namazına katıldıklarını bildiren rivayetler bulunmakla birlikte, onların
erkekler gibi yoğun bir şekilde Cuma’ya iştirak ettiklerini gösteren
bir bilgi bulunmamaktadır. Asr-ı saadetten günümüze kadar da, müçtehit imamlar
ve daha sonraki bilginler, bunlara dayanarak
Cuma namazının kadınlara farz olmadığı konusunda
ittifak etmişlerdir (Bk. İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, I/157; İbn
Kudâme, Muğnî, II/193; İbn Hazm, Muhallâ, III/259; İbn Hümam,
Fethu’l-Kadîr, II/62; eş-Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, I/276; Yusuf
el-Hûlî, Nihayetü’l-İhkâm, II/42; Sa’dî Ebû Ceyb, Mevsûatü’l-İcmâ’,
II/633).
Cuma namazının
kadınlara farz kılınmamış olması, onlar hakkında bir mahrumiyet değil bir
muafiyettir. Diledikleri takdirde, camiye gidip cemaatle Cuma namazı kılmalarında
dinen bir engel yoktur.
Fıkıh bilginleri,
Cuma namazının geçerli olması için bazı şartlar ileri sürmüşlerdir. Bu şartlardan
hutbe, şehir ve cemaat şartlarının Kurulumuzca değerlendirilmesine ihtiyaç
duyulmuştur.
Hutbe,
Cuma ve bayram namazlarında, genel olarak, Allâh’a hamd, Rasûlüne salât ve
Müslüman’lara nasihatten oluşan konuşmayı ifade eder.
Hutbe Cuma namazının
geçerlilik şartlarındandır. Cuma suresinin 9. ayetindeki “Allâh’ı
anma” ifadesini, Hz. Peygamber’in hutbe ile ilgili hadislerini ve uygulamalarını
göz önünde bulunduran müçtehitler, hutbenin cumanın sıhhatinin şartı olduğunu
ittifakla kabul etmişlerdir (İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, II/28;
İbn Kudâme, el-Muğnî, III/170-171; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc,
I/549; Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâ’î, II/195-198; Nevevî, Mecmû’, IV/382383).
Hutbenin, Cuma
vaktinde ve namazdan önce okunması gerekir. Zira Hz. Peygamber, hutbeyi Cuma
namazından önce okumuştur (Ebû Dâvûd, Salât, 240; Abdürrazzâk San’anî, el-Musannef,
III/222, H. No: 5413). Bu yüzden bütün fıkıh bilginleri hutbenin namazdan
önce okunması gerektiği konusunda görüş birliği içindedirler. Günümüze kadar
uygulama da bu şekilde olmuştur (İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, II/28; İbn
Kudâme, el-Muğnî, III/170-171; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, I/549;
Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâ’î, II/195-198; Nevevî, Mecmû’, IV/382383).
İslâm bilginleri
Cuma namazının sahih olması için, Cuma namazının şehir veya şehir hükmünde
bir yerleşim biriminde kılınması gerektiğini ileri sürmüşler, ancak şehrin
tanımı konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Hz. Peygamber,
ilk Cuma namazını, Mekke’den Medine’ye hicreti esnasında Salim b. Avf oğullarının
ikamet ettiği Rânûnâ adı verilen bir vadide kıldırmıştır (İbn Hişam, es-Sîretü’n-Nebeviyye,
III/22).
Buna göre, farzı
eda edecek sayıda cemaatin bulunduğu mezra, köy, belde, şehir gibi büyük veya
küçük tüm yerleşim birimlerinde kılınan Cuma namazı sahihtir. Nitekim Diyanet
İşleri Reisliği Müşavere Heyetinin (Din İşleri Yüksek Kurulunun) 16/04/1933
tarih ve 190 sayılı kararında da bu husus vurgulanmıştır.
Cuma namazının
sıhhat şartları arasında ileri sürülen cemaat şartı; cemaati oluşturan en
az kişi sayısı ve bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazının
kılınıp kılınamayacağı şeklinde iki yönden ele alınmıştır.
Cuma namazının
sahih olması için cemaatin şart olduğu konusunda bütün bilginler ittifak etmekle
birlikte, gerekli asgari sayının kaç olduğu hususunda farklı görüşler belirtmişlerdir.
Hanefi Mezhebinde,
Cuma namazının kılınabilmesi için, Ebu Hanife ve Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî’ye
göre, imamın dışında en az üç, Ebû Yusuf’a göre ise, iki kişinin bulunması
gerekir (İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, II/31; İbn Abidin, Reddu’l-Muhtâr,
I/545). Şafiî ve Hanbelîlere göre, en az kırk (Şafiî, Ümm,
I/328; Nevevî, el-Mecmû’, IV/353; Şirbinî, Muğni’l-Muhtâc, I/545;
İbn Kudâme, el-Muğnî, III/204); Malikîlere göre de on iki kişinin bulunması
şarttır (Huraşî, Şerhu Muhtasari Halîl, II/76-77).
Şafiîler ve Hanbeliler
görüşlerini, Hz. Peygamber’in Medine’ye gelmesinden önce Es’ad b. Zürâre tarafından
Medine’de kıldırılan ilk Cuma namazında kırk kişinin hazır bulunduğunu bildiren
rivayetlere dayandırmaktadırlar (Ebû Dâvûd, Salât, 216; İbn Mâce, Salât,
78). Bu mezheplere göre, bundan sonra Rasulullah zamanında kılınan Cuma
namazlarında sayı kırk kişinin altına düşmemiştir. Ayrıca bunlar, Ubeydullah
b. Abdullah b. Utbe’den rivayet edilen “kırk kişi bulunan her yerleşim
biriminde, Cuma namazı kılmak farzdır” haberi ile Ömer b. Abdilaziz’in,
Şam ile Mekke arasında bulunan “miyah” halkına gönderdiği mektuptaki,
“kırk kişiye ulaşınca Cuma namazını kılın” ifadesini delil olarak ortaya
koymuşlardır (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, III/177-178, H.No: 5398,
5399).
İleri sürülen
bu deliller, Cuma namazının farz olması için kırk kişinin bulunması gerektiğini
ispata yeterli değildir. Zira, Hz. Peygamber’in Medine’ye gelmesinden önce,
Medine’de kılınan Cuma namazında kırk kişinin hazır bulunması, bundan aşağı
sayıda kişiyle Cuma namazı kılınamayacağını göstermez. Nitekim Mus’ab b. Umeyr’in,
Hz. Peygamber’in emri ile Medine’de 12 kişiye Cuma namazı kıldırdığı rivayet
edilmektedir (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, III/179, H.No: 5407). Ayrıca
Rasulullah’ın kıldırdığı bir Cuma namazında, ticaret kervanının geldiğini
haber alan cemaatten on iki kişi haricindekilerin dışarı çıktığı rivayeti
sahih hadis kaynaklarında yer almaktadır (Buhârî, Cumua, 38).
Öte yandan Hz.
Peygamber’in, “Bir yerleşim biriminde, sadece dört kişi bulunsa bile, Cuma
namazı kılmak farzdır.” buyurduğu rivayet edilmektedir (Beyhakî, Sünen,
III/179 H.No: 5406, 5407; Darakutnî, Sünen, II/8-9 H.No: 1-3; Azim
Âbâdî, Avnü’l-Ma’bûd, III/283). Cuma cemaatinin asgari sayısı hakkında
varit olan haberler genelde zayıf kabul edilmekle beraber, fiilî uygulama
ile Cuma namazının farziyyetini mutlak olarak ifade eden ayet ve hadisler
dikkate alınınca, bir sayı şartı olmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, Cuma namazının
kılınabilmesi için 40 kişinin bulunması gerektiği konusunda Hz. Peygamber’den
menkul bir rivayet bulunmamaktadır.
Kur’an-ı Kerim’de
Cuma namazı mutlak olarak bütün mü’minlere farz kılınmıştır (Cumua 62/9).
Hz. Peygamber bunlardan kimlerin muaf tutulduğunu hadislerinde belirterek
ayetin genel hükmünü tahsis etmiştir (Ebû Dâvûd, Salât, 215; Beyhakî,
Sünen, III/183-184, H.No: 5422, 5425, 5426; Darakutnî, Sünen, II/2,
H.No: 2; İbn Ebî Şeybe, Musannef, I/446, H.No: 5148; ) ve O’nun dışında
kimsenin, ayetlerin hükmünü tahsis etme yetkisi de yoktur.
Bu itibarla, bir
yerleşim biriminde İmamla birlikte en az dört kişinin bulunması halinde Cuma
namazı kılınması gerekir.
Bir yerleşim biriminde
birden fazla yerde Cuma namazı kılınıp kılınmayacağı konusunda farklı görüşler
bulunmaktadır. Hanefi mezhebinde ağırlıklı görüşe göre, birden fazla yerde
Cuma namazı kılınabilir (Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâî, II/191-192; İbn Hümâm,
Fethu’l-Kadîr, II/14-15; İbn Abidîn, Reddü’l-Muhtâr, I/541).
Diğer üç mezhebe göre ise, zorunluluk bulunmadıkça, bir yerleşim yerinde sadece
bir yerde Cuma namazı kılınır; bir ihtiyaç bulunması halinde ise, birden fazla
yerde Cuma namazı kılınabilir. İhtiyaç yokken, birden fazla yerde kılınması
halinde, namaza ilk başlayanların Cuma namazları sahih olur, diğerlerininki
sahih olmaz. Bu durumda diğerlerinin öğle namazını kılmaları gerekir (Şirbînî,
Muğnî’l-Muhtâc, I/544; Nevevî, el-Mecmû’, IV/451-452; Sahnûn,
el-Müdevvene, I/277-278; İbn Kudâme, el-Muğnî, III/212; Hurâşî,
Şerhu Muhtasari Halîl, II/74-75).
Zuhr-i ahir namazı
veya o günkü öğle namazının iade edilmesi konusu, bir yerleşim biriminde birden
fazla yerde Cuma namazının kılınmasından kaynaklanmaktadır.
Son öğle namazı
anlamına gelen Zuhr-i âhir namazı, bir kısım İslâm bilginleri tarafından,
Cuma namazının sahih olmaması ihtimaline binaen, ihtiyaten kılınması öngörülen
o günkü öğle namazıdır.
Sıhhat şartlarındaki
ihtilaf sebebiyle Cuma namazının geçerli olmaması ihtimalinden hareketle zuhr-i
ahir namazının kılınmasının gerektiğini ileri sürenler olduğu gibi, buna karşı
çıkanlar da olmuştur.
Zuhr-i ahir namazının
gerekliliğini ileri sürenlerin hareket noktası, bir yerleşim biriminde birden
fazla camide Cuma namazının sahih olmaması ihtimalidir. Bunlara göre, bir
zorunluluk bulunmadıkça, bir yerleşim yerinde sadece bir yerde Cuma namazı
kılınır. İhtiyaç yokken, birden fazla yerde kılınması halinde, namaza ilk
başlayanların Cuma namazları sahih olur, diğerlerininki olmaz. Bu durumda
diğerlerinin öğle namazını kılmaları gerekir. Cuma namazını hangisinin önce
kılındığının tespit edilememesi durumunda ise, ihtiyaten hepsinin öğle namazını
kılmaları bir çözüm olarak öngörülmüştür. Bu görüşlerini de, Cuma namazının
toplanmak ve hutbe irat etmek için meşru kılındığı gerekçesine ve Hz. Peygamber
ve hulefa-i raşidîn döneminde tek bir yerde Cuma kılındığına dayandırmaktadırlar
(Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc, I/544; Nevevî, el-Mecmû’, IV/451-452;
Sahnûn, el-Müdevvene, I/277-278; İbn Kudâme, el-Muğnî, III/212;
Hurâşî, Şerhu Muhtasari Halîl, II/74-75).
Zuhr-i ahir namazının
kılınmasına karşı çıkanlar, şüpheyle yapılan ibadetin geçerli olmayacağı düşüncesinden
hareketle, bu namazın kılınmaması gerektiğini söylemişlerdir. Bunlara göre,
şüpheyle ibadet makbul değildir. Bu itibarla, “belki Cuma namazı sahih
olmamıştır” diye zuhr-i ahir kılmak doğru olmaz. Ayrıca zuhr-i ahir kılınması
gerektiğini ileri sürmek, halkın gözünde, Cuma namazının farz olmayıp, öğle
namazının farz olduğu ya da bir vakitte ikisinin de farz olduğu zannını uyandırır.
İbn Nüceym, Alaü’d-din Haskefî, Cemaleddin el-Kasimî, Mehmet Zihni Efendi
gibi bilginler bu görüştedirler (İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik, II/154-155;
İbn Abidîn, Reddü’l-Muhtâr, I/536; Cemalettin el-Kasımî, Islahu’l-Mesâcid,
s.50; Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 439-440).
Bir kısım alimler
ise, Hz. Peygamber, sahabe ve tabiîn döneminde böyle bir namaz bulunmadığından
hareketle, zuhr-i ahir kılmayı bidat kabul etmişlerdir (Azim Abâdî, Avnü’l-Ma’bûd,
III/397,406; Reşid Rıza, Fetâvâ, I/199-200,301-305; III/941; IV/1551,
1591; VI/2521).
Zuhr-i ahirle
ilgili olarak tarafların ileri sürdükleri görüşlerin delilleri göz önünde
bulundurulduğunda, bu namazı kılmanın gerekli olmadığı anlaşılmaktadır. Şöyle
ki, Hz. Peygamber zamanında Cuma namazının sadece bir yerde kılınmış olması,
bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazı kılınamayacağı anlamına
gelmez. Zira o dönemde böyle bir ihtiyaç söz konusu değildi. Ayrıca yeni inen
ayetleri Hz. Peygamber’in ağzından işitme iştiyakı içinde bulunan sahabenin,
başka bir yerde Cuma namazı kılmalarını düşünmek mümkün değildir.
Bir yerleşim biriminde
bir yerde Cuma namazı kılınmaması sebebiyle Cumanın sahih olmayacağını söyleyen
müçtehitlerin tamamı, ihtiyaç halinde birden fazla yerde cumanın kılınabileceğini
kabul etmişlerdir. Nitekim, İmam Şafiî Bağdat’a gittiğinde birden fazla yerde
Cuma namazı kılındığını gördüğü halde, buna karşı çıkmamıştır (Nevevî, Mecmû,
IV/452; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, I/544). Günümüzde ise, çoğunlukla
bir yerleşim biriminde tek camide Cuma namazı kılınması mümkün olmadığından
birden fazla yerde Cuma namazı kılınması kaçınılmaz olmuştur.
İbadetlerde aslolan,
kabul edilmesidir. Hz. Peygamber Yüce Allâh’ın, “Ben kulumun benim hakkımdaki
zannına göre muamele ederim.” buyurduğunu bildirmektedir (Müslim, Zikir,
1; Tirmizî, Zühd, 51). Başka bir hadislerinde de, “Ameller niyetlere göredir.”
buyurmuşlardır (Buharî, Bed’ü’l-vahy, 1). Bu itibarla Cuma namazının kabul
olunacağına inanarak kılınması ve bunda şüpheye düşülmemesi gerekir.
Diğer taraftan
zuhr-i ahir namazının ihtiyat sebebiyle kılındığını ileri sürmek, sağlam bir
temele dayanmamaktadır. Zira, ihtiyat iki delilden kuvvetli olanı tercih etmektir.
Halbuki, Cuma namazının farz olduğunu ifade eden ayet ve hadislere karşı,
birden fazla yerde kılınmasının caiz olmayacağı konusunda bir delil bulunmamaktadır.
Bir yerde kılınması şartını ileri sürenlerin, ihtiyaç bulunduğunda kılınabileceğini
belirtmeleri de bunu göstermektedir. Kaldı ki Kur’an-ı Kerim’de, “Allâh
bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar” (Bakara 2/286);
“Allâh dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi.” (Hac 22/78) buyrulmaktadır.
Diğer taraftan
ihtiyat, bir faydaya dayalı olmalıdır. Oysa, zuhr-i ahirin kılınması gerektiğini
söylemek, insanların Cuma’dan sonra kılınacak sünneti terk etmelerine sebep
olmaktadır. Farzdan sonra sünnet namazdan başka bir namaz olmadığı anlatılır
ve uygulama da buna göre olursa, bu sünneti yerine getirenlerin sayısı artacaktır.
Asıl ihtiyat, Allâh ve Rasulü Müslüman’ları ne ile sorumlu kılmış ise onları
yerine getirmek, buna bir şeyi ilave etmemektir.
Yukarıda yapılan
açıklamalar ışığında;
1. İki rekat olan
Cuma namazının farziyetinin Kitap, sünnet ve icma ile sabit olduğuna, sıhhat
şartlarından olan hutbenin Cuma namazının farzından önce okunması gerektiğine,
2. Cuma namazının
farzından önce ve sonra, Hz. Peygamber’in nafile olarak namaz kıldığı sabit
olduğundan, Cuma’dan önce ve sonra nafile namaz kılmanın sünnet olduğuna,
bu nafile namazların dördü farzdan önce, dördü de sonra olmak üzere toplam
sekiz rekat kılınmasının uygun olacağına,
3. Cuma namazının
kadın, hasta, yolcu, hürriyeti kısıtlı ve cemaate katılamayacak derecede mazereti
olanlara farz olmadığına, bununla birlikte kılmaları halinde namazlarının
geçerli olup, ayrıca öğle namazı kılmaları gerekmediğine,
4. İmamla birlikte en az dört kişinin bulunduğu mezra, köy, belde, şehir gibi büyük veya küçük tüm yerleşim birimlerinde Cuma namazının kılınması gerektiğine,
5. Bir yerleşim
biriminde birden fazla yerde Cuma namazı kılınabileceğine, bu sebeple zuhr-i
ahir namazının kılınmasına gerek olmadığına,
6. Zuhr-i ahir
namazını kılmak isteyenlere ise mani olunmasının uygun olmayacağına,
Karar verildi.
Din İşleri
Yüksek Kurulu, 18.10.2001 tarihinde Kurul Başkanı Doç. Dr. Şamil DAĞCI’nın
başkanlığında toplanarak “Günümüz Şartlarına Göre Sadaka-i Fıtır” konusunu
görüşmüştür:
Sadaka-i fıtır, İslam’da önemli yeri olan mali ibadetlerden biridir ve insan fıtratındaki yardımlaşma ve dayanışmanın bir gereği olarak insan varlığının zekatı kabul edilmiştir. Bu nedenle sadaka-i fıtr’a, “can sadakası” veya “beden sadakası” da denilmektedir.
Bireyin sadaka-i fıtır ile mükellef olması için öngörülen zenginlik ölçüsü (nisap), zekatta aranan nisaptır. Ancak sadaka-i fıtırda, zekatta öngörülen, malın artıcı olması ve üzerinden bir yıl geçmesi şartı aranmamaktadır.
Sadaka-i fıtır, Ramazan Bayramı’nın birinci günü tan yerinin ağarmasıyla vacip olmakla birlikte, fakirlerin bayram ihtiyaçlarını karşılamaları için, Ramazan ayı içinde de verilebilir.
Hadislerde sadaka-i fıtrın miktarı, buğday, arpa, hurma veya üzümden bir sâ’ (Hz.Peygamber döneminde kullanılmakta olan bir ölçü birimi olup yaklaşık 2.917 gram) olarak belirlenmiştir. Sadaka-i fıtrın bu sayılan maddelerden belirlenmesi, o günkü toplumun ekonomik şartları ve beslenme alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır. Hz.Peygamber ve sahabe dönemindeki uygulamalar dikkate alındığında, sadaka-i fıtır miktarı ile, bir fakirin, içinde yaşadığı toplumdaki orta halli bir ailenin hayat standardına göre bir günlük yiyeceğinin karşılanmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak;
Günümüzde sadaka-i fıtrın belirlenmesinde, bir kişinin bir günlük normal gıda ihtiyacını karşılayacak miktarın ölçü alınmasının uygun olduğuna,
Asgarî ücret, geçim standardı, gıda fiyatları gibi kriterler ile bir kişinin bir günlük asgari gıda ihtiyacı göz önünde bulundurularak, 2001 yılı için sadaka-i fıtır miktarının 3.000.000 TL. olarak belirlenmesine;
Bu miktarın, nakden ödenebileceği gibi, ayni olarak da verilebileceğine,
karar verildi.
İLGİ: Din Hiz. D. Bşk. lığı'nın 20.04.2001 tarih ve 02/015/25 sayılı onayı
Din İşleri Yüksek Kurulu, 17.05.2001 tarihinde Kurul Başkanı Doç.Dr. Şamil
DAĞCI'nın başkanlığında toplandı.
İlgi onay ekinde incelenmek üzere Kurulumuza
gönderilen, Din Hizmetleri dairesi Başkanlığı'nın hazırlamış olduğu "Salâ
Verilmesi" konusundaki taslak metin incelendi.
Yapılan inceleme sonunda söz konusu metnin,
aşağıdaki şekilde düzenlenmesine karar verildi.
"Dinimize göre, cenaze namazının kılınması
için belirli bir vakit yoktur. Kerahet vakitleri dışında, günün her saatinde
cenaze namazı kılınabilir. Bunun için, hazırlanmış olan bir cenazenin bekletilmeden
namazı kılınıp defnedilmesi daha uygundur.
Bununla beraber, cenaze namazına daha çok cemaatin
katılması, ölen kişinin akraba, eş, dost ve komşuları gibi hukuku bulunan
insanlara ölüm haberini duyurup son görevlerini yapmak üzere cenaze merasiminde
bulunabilmelerinin sağlanması amacıyla vakit namazlarından sonra cenaze namazının
kılınması teâmül haline gelmiştir.
Belirtilen amacın gerçekleşmesi için, ölen
kişinin ikamet ettiği mahalle camiinin minaresinden cenaze salası okunması
da bu teâmülün bir devamıdır.
Ölüm haberinin çeşitli yollarla duyurulması
sünnettir. Bu bakımdan, minareden cenaze salası okunması ve arkasından da
ölen kişinin adının ve memleketinin söylenmesinde dinen bir sakınca bulunmadığına,
ancak, ölen kişi için övücü sözler söylenmesinin uygun olmadığına karar verildi.
Din İşleri Yüksek
Kurulu, 07/08/2001 tarihinde, Kurul Başkanı Doç. Dr. Şamil DAĞCI'nın başkanlığında
toplanmış ve "günümüz şartlarına göre öşür oranları ve yapılan masrafların
ziraî mahsulden düşürülmesi" konusu görüşülmüştür.
Yapılan Müzakereler sonucunda;
1) Türkiye topraklarının mülk arazi olduğu, bu nedenle elde edilen zirâî mahsulden öşür verilmesinin gerektiği,
2) Tarımsal ürünlerin zekatında, elde edilen hasılattan (gayr-i safî), ürün için yapılan günümüz tarım şartlarının getirmiş olduğu ekstra masraflar çıkarıldıktan sonra, geriye kalan ürünün nisap miktarına ulaşması halinde, tabiî yollarla sulanan arazîde 1/10, masraf veya emekle sulanan arazide 1/20 oranında zekat verilmesi gerektiği,
Karara bağlanmıştır.
Kurban
kesmek yerine, onun bedelini fakirlere dağıtmanın daha uygun olacağı gibi
görüşler, son zamanlarda bazı basın-yayın organlarında yer almış, bunun üzerine
bazı vatandaşlarımız da konuyla ilgili olarak, Başkanlığımıza pek çok soru
yöneltmişlerdir.
Bu
sebeple, Din İşleri Yüksek kurulu Uzmanlarının katıldığı Din Işleri Komisyonu’nun
14/02/2000 tarihli toplantısında konu değerlendirilmiş ve aşağıdaki metnin
Başkanlık Makamına arzedilmesi kararlaştırılmıştır:
Allah’a
yakınlaşmak anlamına gelen “kurban” ibadeti; kurban olarak kesilmesi uygun
olan hayvanın, ibadet niyetiyle usulüne uygun şekilde kesilmesidir. Bunun
başlıca çeşitleri; udhiyye kurbanı (kurban bayramında kesilen kurban), adak
kurbanı, akika kurbanı ve Hac ile ilgili olarak kesilen hedy kurbanlarıdır.
Kevser
suresinde geçen: “Venhar” emri, İslam bilginlerinin çoğuna göre, kurban kesmek
anlamındadır. Bilginlerin çoğunluğu bunun Kurban Bayramı günlerinde kesilen
kurban olduğu görüşündedirler. Zira bu konuda pek çok hadis-i şerif vardır.
Dini bayramlarımızdan olan kurban Bayramı, Asr-ı Saadetten günümüze kadar
(kurban kesilerek) kutlanmıştır. Eyyam-ı Nahr (Kurbanlık Hayvanların kesilmesi
günleri) tabiri de, onbeş asırdan beri bu anlamda kullanılmıştır.
Mezheplerin
çoğuna göre udhiyye kurbanının hükmü sünnettir. Hanefi fıkhında tercih edilen
görüş ise, kurbanın vacip olduğudur. Ancak bir ibadetin farz olmayışı, onu
ibadet olmaktan çıkarmayacağı gibi, şeklinin de değiştirilmesini gerektirmez.
İbadetlerin; şekil, şart ve rükünleri olduğu gibi hikmetleri, amaçları ve
teşri gerekçeleri de vardır. İbadetlerdeki bu özelliklerin birbirinden ayrı
düşünülmesi mümkün değildir.
Din,
felsefi bir doktrin değildir. Dini hükümlerle ilgili olarak ortaya çıkan yeni
meselelerde, teşri amaç ve şartlarına aykırı olmayacak şekilde yeni düzenlemeler
getirilmesi, her ne kadar caiz ise de; ibadetlerin eda edilişini ve sahih
olma şartlarını ortadan kaldırarak indi, keyfi ve nefsani istekler doğrultusunda
değişiklikler yapılamaz. İslam Dini’ndeki, hatta diğer ilahi ve semavi dinlerdeki
kurban ibadetini, ilkel dinlerdeki anlayışlarla ve uygulamalarla karıştırmak
büyük bir yanlışlıktır.
Kurban
ibadetinin pek çok hikmeti ve amacı vardır. Kurban sadece et yardımı amaçlı
bir ibadet değildir. Hatta etinin dağıtılması bile vacip değil, sünnettir.
Bunun özü; Allah’a yaklaştıran maddi bir fedakarlık ve O’nun emrine bir bağlılıktır.
Kurbanların,
İslam’ın öngördüğü temel şartlara ve espriye uygun olarak kesilmesi, bu konuda
hijyen ve ekoloji şartlarına uygun davranılması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
da ötedenberi çok arzu ettiği hususlardır. Ancak bu ortamın sağlanması, başta
mahalli idareler ve çevre ile ilgili kuruluşlar olmak üzere birçok kuruluşun,
ortaklaşarak çalışmasına bağlıdır.
Kurban
ibadetinin dini delillerinin Kur’an-ı Kerim’de bulunmadığını iddia etmek ve
Allah’ın bu çeşit bir buyruğunun olmadığını ileri sürmek de doğru değildir.
Zira Kevser Süresindeki kurban kesme emrinden başka Kur’an-ı Kerim’de: “(Ey
Muhammed!) Onlara Adem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat!
İkisi birer kurban sunmuşlardı da birininki kabul edilmiş; diğerininki ise
kabul edilmemişti...” (Maide Suresi; 27). buyrulmuştur.
Saffat
Suresinde de (Ayet: 107); Hz.İbrahim’in oğlu Hz.İsmail’in yerine bir kurbanın,
Allah tarafından kendilerine fidye (kurban) olarak verildiği açıkça bildirilmektedir.
Ayrıca diğer bazı ayetlerde de kurban ibadeti ile ilgili nasslar mevcuttur:
“... Kendilerine
rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah’ın
adını ansınlar. Işte bunlardan yiyin, sıkıntı içindeki fakiri de doyurun.””(Hacc
Süresi, 28)
‘Her
ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların
üzerine O’nun adını anarak kurban kesmeyi meşru kıldık.” (Hacc Suresi;
34)
“Biz
büyükbaş hayvanları da sizin için Allah’ın (dininin) işaretlerinden
(kurban) kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar ayakları üzerine
sıralanmış halde dururken üzerlerine Allah’ın ismini anınız (ve kurban
ediniz). Yanları yere yaslandığı zaman da onlardan yiyin, isteyen yoksulu
da istemeyen yoksulu da doyurun. İşte biz, şükredesiniz diye o hayvanları
sizin emrinize verdik.” (Hacc Süresi, 36)
“Bu
hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah’a ulaşacaktır: Allah’a ulaşacak
olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir.” (Hacc Suresi; 37)
Bu
ayetlerde zikredilen hayvan kesiminin, et ihtiyacı temini için kesilen hayvanlar
olmadığı, bunların ibadet amaçlı birer uygulama oldukları gayet açıktır. Et
ve kanların Allah’a ulaşamayacağının, asıl olanın ihlas ve takva olduğunun
bizzat ayetin nazmında yer alması bunu ispat etmektedir. Allah’ın, kurbanın
etme ihtiyacı olmadığına göre, hayvanın kesilmesi yerine nakdi tutarının ihtiyaç
sahiplerine dağıtılmasının daha uygun olacağı görüşünü bu ifadelerden çıkarmak
doğru değildir.
Fıkhi
hükmü ister vacip, ister sünnet olsun; kurban ibadetinin ancak kurban olacak
hayvanın usulüne uygun olarak kesilerek yerine getirileceği kesindir. Bedelini
infak etmek suretiyle, kurban ibadeti yerine getirilmiş olmaz.
Kurban
ibadeti hicretin ikinci yılında eda edilmeye başlanmış ve Hz.Peygamber (s.a.s.)
hicretten itibaren on yıla yakın bir süre hep kurban (Udhiyye) kesmiştir.
(Bknz: Tirmizi 20, K.El-Edahi, 11, Hadis No: 1507)
“Enes
(r.a.) diyor ki: Hz.Peygamber (s.a.s.) iki alaca (semiz) koç kurban kesti.
Ayağını yanlarına basarak “bismillah” deyip, tekbir aldığını gördüm., Sonra
onları kendi elleriyle kesti.” ( Buhari, 73, K.Eİ-Edahi 9,14; Müslim
35, K.El-Edahi 17 Hadis No:1966)
Kurban
Bayramı günlerinde kurban kesmenin vacip olduğunu kabul edenler, sadece Hanefiler
değildir. İmam Evzai, Leys İbn. Sa’d ve İmam Malik de, kurbanın vacip olduğu
görüşündedir.
Udhiyye
kurbanının kesilmesinin sünnet olduğunu savunan bilginler kendilerini destekleyen
bir kanıt olarak; farz veya vacip ibadetlerde, o ibadetin vaktinde eda edilemeyişi
halinde onun yerine (bedel) olarak yapılabilecek bir başka ibadetin bulunduğunu,
nitekim Cuma namazı ile yükümlü oldukları halde, bunu kılamayanların o günkü
öğle namazını kılmaları gerektiğini; halbuki kurban konusunda böyle bir seçeneğin
mevcut olmadığını söylemişlerdir ki; bu da kurban ibadetinin, kurbanlık hayvanın,
belirli günlerde kesilmesiyle bu emrin (ister vacip, ister sünnet olsun) yerine
getirileceğini ortaya koymaktadır.
Kavramları
ve fıkhi hükümleri, birbirine karıştırmadan, konuları incelemek ve özellikle
halka yönelik değerlendirmelerde buna dikkat etmek gerekir. İslamın öngördüğü
ilim adabı ve ilim anlayışı da bunu gerektirir.
Kurbanlık
hayvanın (daha genel olarak hayvan) kesimi esnasında; hayvana fazla eziyet
vermemek için (ölüm acısını azaltmak maksadıyla) kesim sırasında hayvanın
elektrik şoku ile bayıltılması, bu hayvanın kurban olarak kabul edilmesine
engel ayıplardan sayılmaz. Çünkü kurbana engel ayıplar; kesim sırasında meydana
gelen arızalar olmayıp, hayvanda önceden mevcut olan kusurlardır. Bu itibarla
(şok etkisiyle ölmeden önce hemen) canlı olarak kesilmek kaydıyla, kurbanlık
hayvanın elektrik veya benzeri bir şeyle şoklanmasında dinen bir sakınca yoktur.
Şayet hayvan, henüz kesilmeden, şokun etkisiyle ölürse; o, kurban olamayacağı
gibi, eti de yenmez.
Din İşleri Komisyonu Başkanlığınca, bütün Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanlarının katılımıyla l6.Şubat.2000’de Kur’an-ı Kerim’in ayet ve surelerinin tercemelerinin müzik aletIeri eşliğinde okunması konusu görüşülmüş ve aşağıdaki metin uygun görülmüştür.
Kur’an-ı Kerim, insanlara doğru yolu göstermek üzere Allah’ın gönderdiği kutsal kitaplar zincirinin Hz. Muhammed (a.s.)’a indirilen son halkasıdır. Kur’an, lafzı ve manası ile bir bütündür. Taşıdığı yüksek edebi üstünlükleri ile Kur’an, Hz. Peygamber’in en büyük mucizesidir. İnsanlığa vaad ettiği mutluluk ortamının gerçekleşmesi için, içerdiği yüce düstürların anlaşılması ve uygulanması gerekir.
Unutulmamalıdır ki, Kur’an ne lafzı, ne de manası bakımından bir şiir özelliği taşır. Zira asıl itibariyle şiir, duyguları harekete geçiren hayal unsuru düşüncelere, simgelere, benzetmelere, duygusal yönelişlere dayanır. Şiir bütünüyle insan unsurunun ürünüdür. İçeriğinin gerçek olup olmadığına bakılmaz. Kur’an ise, bütünüyle ilahi vahiydir. Üzerinde beşer unsurunun hiçbir etkisi ve katkısı yoktur.
Kur’an’ın kendine has üslübunun sağladığı akıcılığı ve etki gücünü, onun inkarcı ilk muhatapları, Hz. Peygamber’i şair, Kur’an’ı da şiir diye niteleyerek açıklama yoluna gitmişlerdir. Allah Teala da, bu iftira ve yakıştırmaya, “Biz ona (Muhammed’e) şiir öğretmedik, bu ona yaraşmaz da” (Ya-sin,69) ayetiyle cevap vermiş, böylece indirdiği son kitabı, Onun kutsal niteliğini yok sayan yaklaşımı şiddetle reddetmiştir.
Kur’an çevirileri de, doğrudan doğruya Kur’an olmamakla beraber, onun içerdiği ilahi mesajları belli ölçüde yansıtmaları açısından, kutsallık arzederler. Kur’an çevirilerini, insan ürünü olan alelade metinlerle bir görmek de yanlış ve tehlikeli bir yaklaşımdır. Bu sebeple, Kur’an çevirilerinin her hangi bir şiir şeklinde düzenlenerek müzik aletleri eşliğinde melodik, bir biçimde okunması, Kur’an’ı kutsallığından soyutlamak, taşıdığı ilahi boyutu, takip ettiği yüksek amacı gözardı etmek ve onu insan zihninin ürettiği alelade bir ürün konumuna indirmek anlamına gelir. Kur’an okuma adabı ve imanın korunmasıyla ilgili bazı bahislerde bu çeşit konular üzerinde de hassasiyetle durulmuştur.
Kur’an’ın, orijinal metniyle, gerek namaz içinde, gerek namaz dışında okunması bir ibadet olduğu gibi, namaz dışında tercümesinin okunması da ibadet niteliğini taşır. Bu itibarla Kur’an tercümesinin müzik aletleri eşliğinde okunması, ibadetin sahip olduğu huzur ortamını, manevi ve ilahi konumu zedeler ve sarsar. Ayrıca bu durum, müzik ile ibadetin “bir noktada” özdeşleşmesine ve zamanla müziğin camilere girmesine zemin hazırlar. Bu ise İsIam’ın kesinlikle onaylamayacağı bir durumdur. “Dinin korunması” ilkesinin, bütün ilahi ve semavi dinlerde korunması öngörülen beş temel husustan biri olduğu kesin bir hakikattir.
Kur’an’ın tercümesinin, müzik araçları eşliğinde okunması yoluyla, mesajlarının halk kitlelerine kolaylıkla ulaştırılması amaçlanıyorsa, Kur’an’ın böyle bir uygulamaya kesinlikle ihtiyacı yoktur. Zira, indirilişinden bu yana, Kur’an’ın insanlar tarafından anlaşılması amacıyla, onun ruhuna ters düşmeyen pek çok çalışma yapılmış, eserler te’lif edilmiş, tercümeler yapılmıştır. Bu sebeple Kur’an tercümesinin müzik eşliğinde okunamaz oluşunu Kur’an’a ait mesajların önündeki bir engel olarak görmek de mümkün değildir. Ayrıca, Kur’an tercümesinin müzik eşliğinde, bir şiir ve türkü/şarkı edası içinde okunması halinde, müzik kendiliğinden ön plana çıkacak, sözler ise geri planda kalacaktır. Kaldı ki Islam tarihinin hiçbir döneminde Kur’an veya mealinin müzik eşliğinde okunduğu görülmemiştir.
Günümüzde
böyle bir uygulamaya girişilmesi İslami ve ilmi gerçeklere aykırı olduğu gibi,
geniş halk kitlelerinin huzurunun bozulmasına ve gereksiz tartışmalara sebep
olacaktır. Ayrıca getirilecek böyle bir uygulama doğrudan doğruya Kur’an’ı
tezyif etmek, eğlenceye almak ve küçümsemek demektir. Halbuki Allah Teala
“Şüphesiz bu Kur’an hak ile batılı ayıran bir sözdür. o bir eğlence ve boş
söz değildir.” (Tarık, 13-14) buyurarak Kur’an’a karşı takınılacak bu tür
tavırları kesinlikle yasaklamıştır. Yine Allah “Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyor
ve nasibinizi, yalanlamanızdan ibaret kılıyorsunuz?” (Vakıa, 81-82) buyurarak
Kur’an’ı küçümsemenin, aşağılamanın inkar anlamına geldiğini ifade etmiştir.
Sonuç olarak, Kur’an
tercümesini, saz çalıp türkü söyler gibi okumak, Kur’an’ın kutsallığını zedeler,
onun tekliğini ve eşsiz oluşu özelliğini yok eder ve onu insanoğlu tarafından
yazılmış diğer kitaplarla aynı konuma düşürür. Bu itibarla Kur’an tercümesinin
bestelenerek herhangi bir enstrüman eşliğinde, şarkı, beste, ya da türkü söyler
gibi okunması dinen caiz değildir.
Son günlerde Hac ibadeti sebebiyle Suudî Arabistan'da kesilen kurbanların, bu ülke yerine Türkiye'de kesilmesi konusunda basın-yayın organlarında cereyan eden yoğun tartışmalar üzerine, Kurulumuzca aşağıdaki açıklamanın yapılması gerekli görülmüştür.
1. İslâm'ın beş esasından biri olan hac ibadeti, Müslümanların Mekke'de bulunan Kabe'yi ve çevresindeki kutsal mekanları, bu ibadet için tahsis edilen belli zaman dilimi içinde, usulüne uygun olarak ziyaret etmeleri ve yapılması gerekli diğer görevleri yerine getirmeleridir.
2. Sadece hacca niyet edilip, umreye niyet edilmeyen ifrat haccında kurban kesmek zorunlu değildir.
3. Temettu haccı (aynı hac mevsiminde önce umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra hac için tekrar ihrama girilerek yapılan hac) ile kırân haccı (bir niyetle hac ve umre için ihrama girilerek yapılan hac'nda harem bölgesinde (Kabe ve civarı) şükür kurbanı (hac kurbanı, hedy) kesilmesi haccın vaciplerindendir (Bakara 2/196). Bu nedenle hac ibadetinin tamamlayıcı bir parçası olan hac kurbanının harem bölgesi dışında kesilmesi caiz değildir. Bu konuda din bilginleri arasında herhangi bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır.
Kurban etleri, kurban organizasyonunun yürüten İslam Kalkınma Bankası tarafından fakir ülkelere ulaştırılmaktadır.
4. Hacda bulunan kişilerin, hac kurbanı dışında, Bayram münasebetiyle nafile olarak kurban kesmek istemeleri halinde, bunu vekalet yoluyla Türkiye'de kestirmeleri daha uygun olur.
Başkanlık Makamına saygı ile arz olunur.