![]() |
![]() |
|
|
|
İbn
Atâullah el-İskenderî’den Hikmetli Sözler*
v
Hataya düşme durumunda recânın (ümidin) noksan
oluşu, amel ve ibâdete güvenmenin alâmetlerindendir.
v
Bir taraftan senin için tayin ve kefil olunan
şey için çalışıp-çabalaman; diğer taraftan ise senden yapılması istenen ibâdetler
için kusur ve tembellik yapman, kalp gözünün kör olduğuna bir delildir.
v
İbâdetler, ayakta duran bir takım şekil ve
sûretlerden ibarettir. Bu şekillerin rûhu ve özü ise, kendilerinde bulunan
ihlâsın sırrıdır.
v
Varlığını bilinmezlik toprağına göm. Çünkü
gömülmeyen şey bitmez. Bitse de netice itibariyle tam olmaz.
v
Dünyanın ve maddenin şekilleriyle aynası kirlenmiş
olan kalp nasıl parlar? Şehvetleriyle bağlanmış olan kalp Allah’a doğru nasıl
yol alır? Gafletlerin kirinden temizlenmemiş olduğu halde Allah’ın huzuruna
girmeyi nasıl arzu eder? Saçma-sapan şeylerden vazgeçmeden sırların inceliklerini
anlamayı nasıl ümit edebilir?
v
Teneffüs ettiğin her bir nefeste, Allah’ın
sende icrâ ve imza ettiği bir kaderi vardır.
v
Sende gizli olan ayıpları arzu edip araştırman;
senden perdelenmiş olan gaybları araştırmaktan daha hayırlıdır.
v
Kendisinden ayrılmak mümkün olmayan varlıktan
kaçıp; kendisiyle devamlı kalmak mümkün olmayan şeyi isteyen kimseye hayret
ki hayret!.. Çünkü: “Gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur!”
v
Hâli ve yaşayışı sana feyiz ve hamle vermeyen;
sözü seni Allah’a götürmeyen kimse ile sohbet etme, arkadaşlık yapma!
v
Çoğu zaman kötü bir şey yaparsın; fakat hâl
ve gidiş yönünden senden daha düşük bir kişi ile arkadaşlık yapman, onu sana
güzel gösterir.
v
İbâdet ve tâat yapamadığında üzülmemen; hata
ve günâh işlediğinde ise pişmanlık duymaman, kalbin ölüm işaretlerindendir.
v
Şayet Allah’ın adâleti seninle karşılaşırsa,
küçük günâh diye bir şey yoktur! Hepsi hesâba katılır! O’nun lütuf ve ihsânı
seninle yüz yüze geldiğinde ise, büyük günâh diye bir mesele kalmaz!
v
Varlığı sence küçük görülen ve göze batmayan
ibâdet, aslında kalplerin dirilişi için en çok ümit verici bir ibâdettir.
v
Karanlık, nefsin ordusu olduğu gibi; nur da
kalbin askeridir. Allah, kuluna yardım yapmak istediği zaman nurlar ordusuyla
onun imdâdına koşar; karanlık, zulmet ve ağyârın ilgisini ondan keser.
v
Ümitli olduğun her şeyin kölesi; ümit kestiğin
her şeyden de âzâde ve hürsün.
v
İhsân ve lütuf yolunun nezâketiyle Allah’a
yönelmeyen kişi, mihnet ve imtihan zincirleriyle O’na doğru çekilir!
v
Allah’a karşı mâsiyet (günâh) ve kötülüklerin
sürüp giderken, O’nun sana olan ihsânının devam etmesinden çekin ve kork!
Çünkü bu bir istidrâc olabilir. “Biz onları bilmeyecekleri yönden derece
derece azâba yaklaştırırız!”
v
İlâhî vâridler, feyiz ve ilham, pek seyrek
olarak ansızın gelir. Bu durum, kulların meseleyi istidat ve kabiliyetle izah
etmemeleri, böyle bir iddiada bulunmamaları içindir.
v
Her meseleye cevap veren, her gördüğünden bahseden
ve her bildiğini anlatan bir kimse gördüğünde, bu haliyle onun câhil olduğunu
anla!
v
Hak Teâlâ âhireti, mümin kullarını mükâfatlandırmaya
uygun bir yer olarak yaratmıştır. Bunun da sebebi; O’nun kullarına vereceği
şeylerin bu dünyaya sığmaması ile sonu olmayan bir âlemde onların yaptıklarına
karşılık vermeyi kullarının değer ve kıymetine daha uygun bulmasıdır.
v
Allah’ın katında değer ve kıymetini öğrenmek
istiyorsan, hangi işte seni ikâme ettiğine, seni hangi halde tuttuğuna bak!
v
Senin Allah’tan istediğin şeylerin en hayırlısı,
O’nun senden istediğidir!
v
Amel ve ibâdetle beraber olan duygu recâdır!
Aksi halde, o duygu bir ümniye ve arzudan ibarettir!
v
Ârifler bast haline girdikleri zaman, kabz
halindekinden daha çok korkarlar. Çünkü bast halinde edep sınırlarında duran
kişiler çok azdır!
v
Allah bazen sana ihsânda bulunur (dünyevî şeyler
verir. Fakat bu verilenler sebebiyle kulluktan uzaklaştığın için) aslında
sana bir şey vermemiş olur! Bazen de aksi olur. Sana ihsânda bulunmaz, fakat
aslında sana ikramda bulunuyor demektir!
v
Sana verilmeyip menedilen bir şeyden dolayı
elem duyman ve üzülmen, bunun Allah’tan olduğunu bilmemenden ileri gelir!
v
O bazen senin için tâat kapısını açar, fakat
kabul kapısını açmaz. Kimi zaman, O’nun hükmü ve takdîri ile günâh işlersin;
fakat bu vuslatına sebep olur!
v
Zillet ve iftikar getiren bir mâsiyet ve günâh;
izzet ve kibir getiren bir ibâdet ve tâatten daha hayırlıdır!
v
Cenâb-ı Hak, dilini talep ve dua için çözüp
serbest bıraktığı an bil ki, sana ihsânda bulunmayı arzu etmektedir.
v
İstediğini ertelediği için Hak Teâlâ’ya karşı
hakkını aramaya kalkma! Aksine, edebini takınmadığı için nefsinle hesaplaş!
v
Her hüner ve husûsiyete sahip olan kişinin,
halâs ve kurtuluşu tam değil demektir!
v
Hak Teâlâ, sendeki usanç ve bıkkınlığı bildiği
için ibâdet ve tâatı çeşit çeşit yaptı! Sendeki hırs ve düşkün olma hasletini
de bildiği için bazı vakitlerde ibâdet etmeyi sana yasakladı! Böylece bütün
düşüncen kuru bir namaz değil; namazı gerçekten kılmak olsun! Çünkü her namaz
kılan, namazı gerçekten yerine getiren kişi olamamaktadır!
v
Talep ve arzu şan değildir; esas şan, iyi edeple
rızıklanmandır!
v
Allah’ın kusurları örtmesinin güzelliği olmasaydı,
hiçbir amel ve itaat kabule şâyan olmazdı!
v
Setr (örtme) iki çeşittir: 1. Günâhtan setr
2. Günâhta setr. Avam, halkın gözünden düşme korkusuyla Allah Teâlâ’dan ikinci
çeşit setri isterler. Havas ise, Melikü’l-Hak olan Yüce Mevlâ’nın nazarında
düşme endişesi taşıdığı için günâhtan setri arzu ederler!
v
Hakiki dost, senin ayıp ve kusurunu bildiği halde seninle arkadaşlık
ve sohbet edendir. Bu da Kerîm olan Mevlâ’dan başkası olamaz! Arkadaşlık yapılacak
kişilerin en hayırlısı; senden ona bir şey gitmediği, bir menfaati olmadığı
halde sadece seni arzu edendir.
v
İnsanlar, sende bulunduğunu zannettikleri iyi huylardan dolayı
seni methederler. Buna karşılık, sen de nefsî huylarının gerçeğini bildiğin
için onu kınayıcı ol!
v
Hak etmediğin halde övüldüğünde; sen de hemen hak ettiği ve
lâyık olduğu şekilde Allah’ı öv!
v
Sana bir şey verildiğinde ikram ve ihsân seni bast haline;
verilmediği zaman ise bu verilmeyiş kabz haline geçiriyorsa, bu durumunla
çocukluğunun devamını ve kulluğundaki sadâkat ve samimiyetin yokluğunu istidlâl
et, anla!
v
Bazen kabz gecesinin
karanlığında elde ettiğin bir şeyi, bast gündüzünün işrak ve parlaklığında
elde edemeyebilirsin. “Sizin menfaatinize hangisinin daha yakın olduğunu
kestiremezsiniz!”
v
Nefisler ağyâr kesâfeti ve mâsivâ katılığı
ile perdelendiği gibi; bazen kalpler de nurlarla dura kalır!
v
İlâhî rahmetle ahlâkını düzeltmeyen bir kişinin,
kulların sırlarına ve gizli yönlerine muttali olması, kendisi için bir fitnedir;
ayrıca vebâl ve günâhı da kendi üzerine çekmeye sebep olur!
v
Bazen, halk seni görmediği halde bile riyâ
ve gösterişle iç içe olabilirsin!
v
Husûsî hallerinin halk tarafından bilinmesini
istemen, kulluk ve ubûdiyetinde sadâkat ve samimiyetinin olmadığına delildir!
v
Bazen, namaz ve oruçta bulamadığın derûnî halleri,
çaresizlik ve yoksullukta fazlasıyla bulursun!
v
Kendi iyiliklerinin yaygınlığından söz edenleri,
günâh ve mâsiyet susturur. Halbuki, Allah’ın ihsânının bolluğundan bahsedenleri
günâh ve hatâ susturamaz!
v
Söylenen her söz üzerinde, içinden çıktığı
kalbin kisvesi, elbisesi vardır.
v
Söz ve ifâdeler, dinleyenler için bir azık
ve gıdadır. Alıp yediğinden başkası da senin değildir!
v
Hayr-u hasenât gibi nâfile ibâdetlere koşmak;
farz ve vâcipleri yapmada ise tembellik göstermek, hevâ ve hevese tâbi olmanın
alâmet ve işaretlerindendir.
v
Kullarının kendisine az ibâdet edeceğini bildiği
için Allah, ibâdet etmeyi onlara farz kıldı; onları mecburiyet zincirleriyle
ibâdete sevk etti. Zincirlerle cennete sevk edilen bir topluluk Rabbinin hoşuna
gitti!
v
Allah’ın sana lutfettiği nimetin kıymetini
bilebilmen için bazen üzerine karanlıklar gelir.
v
Arzu ve şehveti, kalpten ancak rahatsız edici
bir korku ve ağlatan bir şevk dışarı çıkarabilir.
v
Allah, müşterek ibâdeti, riyâ ile karışık kulluğu
sevmediği gibi; müşterek bir kalbi de sevmez. Müşterek amel ve ibâdeti kabul
etmez; müşterek kalbe ise yönelip bakmaz.
* Buradaki hikmetli sözler, Mustafa Kara tarafından tercüme edilen (İbn) Atâullah İskenderî-Tasavvufî Hikmetler-Hikem-i Atâiyye isimli kitaptan seçilmiştir. (Bkz. Dergâh Yayınları, İstanbul, 1990.)