AKİTLERDE İRADE BEYANI*
II- İRADENİN TANIMI VE İRADE İLE İLGİLİ
TEORİLER
3- Beyan
Prensibi: (Objektif Nazariye)
III- İRADENİN BEYAN EDİLME YOLLARI
1- Mazi ve
Şimdiki Zaman Siygasının Kullanılması
2- Geniş Zaman
Siygasının Kullanılması:
3- Gelecek Zaman
Siygasının Kullanılması
B- SÖZDEN BAŞKA
YOLLARLA İRADE BEYANI
Akit, taraflardan birinin yaptığı
icabın akdin mevzûunda sonucu meydana gelecek şekilde karşı tarafın kabulü ile
bağlanmasıdır.[1]
Akdin vücuda gelmesi kendisine bağlı
bulunan unsur (Akdin rüknü) icap ve kabul yani karşılıklı irade beyanıdır.
Mecelle’nin 149. maddesi de bunu ifade etmektedir: “Rüknü’l-bey’ yani mebiin mahiyeti malı mala değişmekten ibaret olup
ancak buna delalet etmek hasebiyle icap ve kabule dahi rükn-i bey’ ıtlak
olunur.” [2]
Kuran-ı
Kerim’de “Ey İman edenler! Mallarınızı
aranızda haksızlıkla yemeyin. Ancak kendi rızanızla yaptığınız ticaretle
yemeniz helaldir...” (Nisa Sûresi 4/29) buyrulması akitlerde karşılıklı
rızanın gerekliliği ifade etmektedir.
Karşılıklı rızanın varlığını tespit edebilmek için
irade beyanına ihtiyaç vardır. İrade beyanı sözle olabileceği gibi söz
dışındaki vasıta ve yollar kullanılarak da irade beyanında bulunulabilir. Biz
burada önce irade ile ilgili teorilere yer vereceğiz daha sonra ise iradeyi
beyan etme yollarını tek tek açıklamaya çalışacağız.
Kişinin, bir işin icrası hususundaki niyet ve tasavvurunu muteber bir tarzda ifade
etmesine irade beyanı denir.[3]
Her irade beyanı hukukî niteliğe sahip değildir. Sadece hukukî sonuç doğurmaya
yönelen irade beyanı hukuk ilminin alanına girmekte ve bu iradeye hukukî sonuçlar
bina edilmektedir. Hukuk sahasında akit ve tek taraflı iradeden doğan borçlar
kuvvetini iradeden almaktadır.
Akdin
geçerli olmasının şartlarından birisi de karşılıklı rızanın olmasıdır. Akitte
karşılıklı rızanın sağlanabilmesi için tarafların irade açıklamalarının
birbirine uygunluk göstermesi gerekir. İrade açıklamaları arasındaki uygunluk
çoğu zaman tartışma konusu olmayacak ölçüde açıktır. Ancak bazı hallerde
karşılıklı irade açıklamalarının birbirine uygun sayılıp sayılamayacağı
tereddüt konusu olabilmektedir. Böyle bir durumda karşılıklı rızayı tespit için
hangi çözüm yolunun ve hukukî prensibin kullanılacağı hukuk sistemlerine göre
farklılık göstermektedir.
İrade beyanı, ancak gerçek iradeye uygun ise değer
kazanır. İradeyi açıklayan sözler veya davranışlar, iradeyi doğru olarak
yansıtmazsa sonuç doğurmamalıdır. Buna göre karşılıklı irade açıklamaları
birbirine uygun görünmekle birlikte tarafların iradeleri arasında uygunluk
yoksa akit kurulamaz.
Hakim, akitleri tefsir ederken sözlere fazla değer
vermeyip akdi yapan tarafların gerçek niyetlerini ve rızalarını temel
almalıdır.
Hanbelî mezhebinde bu anlayış kabul görmüş, hanbelî
müctehidler gerçek iradeyi, içteki rızayı esas almışlardır. Fransız Medeni
Kanununda da bu teori benimsenmiştir.
İrade açıklamasına muhatabın verdiği
anlam esas alınmalıdır. (A) nın irade açıklamasından (B) nin çıkardığı anlam
bizzat (B) nin yaptığı irade açıklamasına uygun düşüyorsa akit meydana gelir.
Anlam verme prensibi, irade prensibinin muhatap açısından ifade edilmesinden
ibarettir.
İrade beyanı teorisi iç iradeyi
değil, dışa vurulan iradeyi esas alır. İradeler arasında uygunluk bulunmasa
bile irade beyanlarının birbirine uygun düşmesi durumunda akit kurulmuş olur.
İrade beyanlarının birbirine uygun olup olmadığı tarafsız üçüncü bir kişinin
vereceği anlama göre tayin edilir.
Bu
prensipte, açıklanan irade esas alındığı için akdin sebebine, akdi yapanların
niyet ve maksatlarına itibar edilmez.
İrade beyanı teorisine göre hata
akdi bozan bir rıza kusuru olarak değerlendirilmemektedir. Mesela bir dükkana
giren (A) o dükkanda gördüğü ay çiçeği yağlarını zeytinyağı zannederek satın
alsa bu teoriye göre açıklanan irade esas olduğu için hataya itibar edilmez.
Akit geçerli kabul edilir.
Hanefî ve şâfii mezhebinde irade
beyanı teorisi benimsenmiş bu mezhebe mensup müctehidler bu teoriye göre hüküm
vermişlerdir.
Dürüstlük kuralına dayanan güven
prensibi, muhatabın kendisine yöneltilen beyandan fiilen çıkardığı veya
tarafsız bir kişinin bu beyana objektif olarak vereceği anlam yerine özel
durumların göz önünde tutulmasını esas alır. İçinde bulunulan durumun
özelliklerine göre muhatabın kendisine yöneltilen irade beyanına hangi anlamı
vermesi gerekiyorsa bu anlama itibar edilir.
Bu prensibi irade ve beyan
prensiplerinin birbirleriyle bağdaştırılmış bir şekli saymak mümkündür.
İsviçre-Türk Hukukunda hakim olan
teori güven teorisidir.[4]
Akit yapanların iradelerini ortaya koyma yollarının
başında sözlü olarak irade beyanında bulunmaları gelir. Ancak bazen irade
beyanı teâtî, işaret, sükut, haberci ve mektup gibi sözlü olmayan yollarla da
yapılabilir.
Hanefî ve Şâfii mezhebine mensup
müctehidler irade ile ilgili teorilerden irade beyanı teorisini benimsenmişler,
akitlerde içteki iradenin değil dışa yansıyan irade beyanının esas alınmasını
savunmuşlardır. Bu anlayışın bir sonucu olarak sözün ifade şekline ve
kullanıldığı siygaya önem verilmiş ve bu konuda ayrıntılı açıklamalar
yapılmıştır.
İnsanların kullandığı diller farklı
farklı özellikler taşır. Arapçada muzari kalıbı ile hem şimdiki zaman, hem
gelecek zaman hem de geniş zamanın kastedilmesi mümkündür. Türkçe de ise bu üç
zaman için ayrı kalıplar bulunmaktadır. Klasik fıkıh eserlerinde irade beyanı konusu Arap dili esas alınarak
işlenmektedir. Konu ile ilgili açıklamaları doğru anlayabilmek için bu esasın
göz önünde tutulması gerekmektedir.
Mazi
ve şimdiki zaman ifade eden siygalar ile yapılan akitler tarafların niyetini
araştırmaya ihtiyaç duyulmayacak kadar açık olduğu için hüküm ifade eder ve
akit kurulmuş olur.[5]
Mazi siygasının asıl sözlük anlamı
geçmiş zamana ait olmakla birlikte ıstılâhî manada şimdiki zaman için “icap
olarak kabul edilmiş ve kullanılmış, ıstılâhî mana sözlük manasına hakim
olmuştur.[6]
İrade
beyanında bulunulurken kelime yapısı itibariyle geniş zaman siygası yani hem
şimdiki zamana, hem de gelecek zamana delalet eden siygalar kullanılırsa
tarafların niyetine yani iç iradelerine bakılır ve buna göre hüküm verilir.
Mesela Arap dilinde muzari siygası şimdiki zaman delalet ettiği gibi gelecek
zamana da delalet eder. Bu sebeple satıcı icabı “satıyorum”, alıcı da
“alıyorum” şeklinde muzari siygasında yaparsa iç iradeye bakılır. Tarafların bu
ifadeleri ile icap ve kabulü kastettikleri anlaşılırsa akit kurulmuş olur.[7]
Gelecek
zamanı ifade eden siygalar kullanıldığında tarafların niyetleri ve iç
iradelerine bakılmaksızın akdin rüknünün tamam olmadığına hükmedilir. Taraflar
bu tür siygaları şimdiki zamanda akdin gerçekleşmesi amacıyla kullanmış olsalar
da akit geçerli olmaz.
Gelecekte
yapılması düşünülen bir akit hemen sonuç doğurmayan, tamamen mücerret bir va’d
durumunda olduğu için bağlayıcı değildir.[8]
Soru
kipi kullanılarak yapılan irade beyanları da gelecek zamana delalet ettiğinden
dolayı akdin kurulmasını sağlamaz. Mesela “Satar mısın, alır mısın?” gibi soru
kipi ile yapılan icap ve kabuller ile akit vücut bulmaz.[9]
Emir
kipi kullanılarak yapılan irade beyanlarının geçerli kabul edilip edilmemesi
konusunda mezhepler farklı görüşleri benimsemişlerdir. Hanefî mezhebine göre
emir kipi gelecek zamanda yapılacak işlere delalet ettiğinden dolayı akdin
kurulmasını sağlamaz. Buna göre taraflarda birisi “sat, satın al” diğeri
“sattım, satın aldım” dese akit kurulmuş olmaz. Sat diyenin cevabı aldıktan
sonra cevabı aldıktan sonra sattım demesi gerekir. Fakat emir iktiza yolu ile
şimdiki zaman delalet ediyorsa akit olur. [10]
Mecellede bu mevzu şu şekilde ifade
edilerek kanunlaştırılmıştır:
“Sat
ve satın al gibi emir siygasıyla dahi bey’ mün’akid olmaz. Fakat bitarikı’l
iktiza hale delalet eden emir ile dahi bey’ mün’kid olur. Mesela müşteri şu
malı bana şu kadar kuruşa sat deyip bayi dahi sattım dese bey’ mün’kid olmaz.
Amma bayi bu malı şu kadar kuruşa al deyip müşteri dahi aldım dese yahut
müşteri aldım deyip bayi dahi al veyahut var hayrını gör dese bey’ münakid
olur. Zira bu makamda al veyahut hayrını gör tabirleri işte sattım, al
demektir.” (Madde 172)
Mâlikî mezhebine göre emir siygası,
örfte kullanılışı itibariyle şimdiki zamana delalet ettiğinden dolayı akitte
kullanılabilir. Fakat emir siygasını kullanan
kişi akit yapmayı
kastetmediğini söylerse bu kişiye yemin teklif edilir ve buna göre hüküm
verilir.[11]
Şâfii mezhebine müctehidler de emir
siygasının örf ve teamülde şimdiki zamana delalet ettiğinden hareketle bu siyga
ile akdin kurulabileceğine hükmetmişlerdir.[12]
Mâlikî ve Şâfii mezhebine mensup
müctehidler sadece emir siygası konusunda hanefîlerden farklı düşünmektedirler.
Diğer siygalar hakkında hanefîlerle aynı kanaati paylaşmaktadırlar.[13]
İslam hukukunda irade beyanında
kullanılan siygalar hakkında uzun açıklama yapılmasının sebebi müctehidlerin
çoğunluğu tarafından objektif
nazariyenin kabul edilmesidir. Bu nazariyenin benimsenmesinde hukukî istikrarı
sağlayıp, hukuku sübjektiflikten koruma gayesi
yatmaktadır. Fukaha, hukukî istikrarsızlığa ve kargaşaya sebep
olmayacağı için bölgede bulunan örf ve teamüle itibar etmiştir.[14]
Bu durum Mecellede “Örf ile tayin nass
ile tayin gibidir.” (madde 45) şeklinde kanunlaştırılmıştır.
Belli bir mezhebe bağlı kalmayıp
bütün mezheplerden istifade edilerek hazırlanan Irak Medeni Kanununda mevzu şu
şekilde kanunlaştırılmıştır: “İcap ve
kabul, örfe göre akit yapmak için kullanılan her sözdür; birinci söze icap,
ikincisine kabul denir.”(Madde 77)
Akitlerde
aslolan karşılıklı iradelerin sözle
ifade edilmesidir. Ancak bazı durumlarda söz olmadan irade beyanı yapılabilir
ve akit kurulur. Böyle bir işleme başvurulmasının sebebi ya tarafların yüz yüze
olmamaları, ya konuşma gücüne sahip olamama ya da yapılan hareketin bizzat
kendisinin iradeyi ortaya koymasıdır.
Söz
dışındaki vasıtaların da irade beyanı olarak kullanılabileceği Türk Borçlar
Kanununda da benimsenmiş “Rızanın beyanı
sarih olabileceği gibi zımni dahi olabilir” diye kanunlaştırılmıştır.(TBK. madde 1.)
Sözlü veya işaret yoluyla irade
beyanı yapmaksızın akit konusu malı alıp bedeli vermeye teâtî akdi (fiili
mübadele) denir.[15]
Hanefî mezhebinde bazı müctehidlere
göre sadece basit ve küçük eşyalarda teâtî
caizdir. Bunun dışındaki mallarda teâtî şeklinde irade beyanı ile akit
kurulamaz. Kerhî (v.340) ve Kudûrî (v.428) bu görüşü savunmaktadır.[16]
Müteahhirin hanefî uleması ise bu
şekilde bir ayırıma gitmeden her türlü malın mübadelesinde teâtî ile irade
beyanının sahih olacağını kabul etmiş ve bu görüş mezhep içinde kabul
görmüştür. [17]
Teâtî şeklinde yapılan akitte mal ve
bedelin el değiştirmesi şart mıdır yoksa mal veya bedelden birisinin teslimi
yeterli midir? Bu mesele hanefî fakihler arasında ihtilaf mevzuu olmuş fakat
mal veya bedelden yalnız birisinin tesliminin yeterli olacağı görüşü müftabih
kabul edilmiştir. İmam Muhammed teâtî akdinde bedellerden birinin tesliminin
yeterli olduğunu ifade etmiştir.[18]
Mâlikî
ve hanbelî mezhebine göre teâtî suretiyle yapılan akitler sahihtir. Şâfii
mezhebine göre ise akitlerde icap ve kabul bulunmazsa akit geçerli olmaz. Ancak
bir kısım şâfi fakihler de teâtî akdini muteber kabul etmiştir.[19]
Mâlikî
mezhebine göre mal ve bedelden birisinin teslim edilmesi ile teâtî akdi
geçerlilik kazanır. Ancak mal ve bedelin ikisinin de teslimine kadar bu akit
lazım bir akit sayılmaz taraflar rücu edebilir.
Teâtî
şeklinde yapılan akitte tarafların rızaları delalet yoluyla anlaşılmaktadır.
Taraflardan birisi akde razı olmadığını söylerse rıza ortadan kalkacağı için
akit kurulamaz. Çünkü sözün ifade ettiği açık ret, teâtîden anlaşılan zımni
rızadan daha kuvvetlidir bu sebeple sözlü beyan tercih edilir.[20]
İbn
Kudame teâtî akdinin caiz olduğunu söylemekte ve buna delil olarak da şu
açıklamayı yapmaktadır:
Allah
Teala (c.c) alış-verişi helal kılmıştır. Ancak akdin nasıl yapılacağına dair
ayrıntılı açıklamalarda bulunmamıştır. Bu sebeple örfe ve halkın teamülüne
başvurmak gerekir. Nitekim kabz, ihraz gibi konularda da örfe
başvurulmaktadır. Bey’ akdi eskiden
beri vardı ve bilinmekte idi. İslam bey’ akdine bazı hükümler ilave ederek bu akdi
olduğu gibi bırakmıştır. Hiç kimsenin onu kendi arzusuna göre değiştirme hakkı
yoktur. Sürekli aralarında bey’ akdi yapmalarına rağmen ne Hz. Peygamberden ne
de ashabından icap ve kabul kullandıklarına dair bir bilgi nakledilmiştir. Eğer
bu şart olsaydı mutlaka nakledilirdi. Bunu ihmal etmeleri düşünülemez. İcap ve
kabul şart olsaydı Resulüllah (s.a.v) bunu açıklardı.
İnsanlar
her devirde çarşı ve pazarlarda teâtî suretiyle akit yapmışlardır. Bağışlama,
hediye ve sadakada da icap ve kabulün hükmü aynıdır. Bu işlemlerde Hz.
Peygamber(s.a.v) zamanında icap ve kabul yapıldığına dair bir nakil
gelmemiştir. Karşılıklı rıza içinde tarafların ayrılıp gitmesi akdin sıhhatine
delalet eder. Bu akitlerde icap ve kabul şart olsaydı insanlar için zorluk
oluşur ve yapılan akitlerin çoğu fasid olurdu. İcap ve kabulün akitteki
fonksiyonu karşılıklı rızaya delalet etmesidir. Teâtî karşılıklı rızayı
gösterdiğinden dolayı icap ve kabulün yerini tutar ve yeterli olur.[21]
Allah
Teala’nın yasakladığı davranış insanların mallarını rızaları olmadan ele
geçirmektir. Yani akitlerde aslolan karşılıklı rızanın bulunmasıdır. İcap ve
kabul sadece bu rızayı gösterdiği için şart kabul edilmiştir. O halde
karşılıklı rızayı gösteren her hareket akdin sıhhati için yeterli olmalıdır. Bu
gibi konularda örfü hakem tayin etmek anlaşmazlıklara engel olunması için önem
taşır.
İslam Hukuku dilsiz olanların hukukî
tasarruflarda bulunabileceğini kabul etmiştir. Dilsiz olan insanlar irade
beyanlarını ya işaretle ya da yazı ile ortaya koyabilirler. Dilsizin el, baş
gibi organlarıyla yaptığı işaretler dili ile söylemiş gibi kabul edilir.[22]
Dilsiz insanların işaretle akit
yapabileceği konusunda bütün mezhepler ittifak etmiştir. Bu hastalığın doğuştan
veya sonradan meydana gelmesi arasında iradesini işaretle yapabilmesi açısından
bir fark yoktur. İster doğuştan olsun, ister sonrada meydana gelsin her iki
durumda da bu kişilerin işaretleri akdin kurulması için yeterlidir.[23]
Konuşma gücüne sahip insanların
işaretle irade beyanında bulunup bulunamayacağı konusu mezhepler arasında ihtilaf mevzuudur. Hanefî ve şâfii mezhebine göre
akdi yapan iradesini sözle açıklayabiliyorsa işaret ile akit kurulamaz. Mâlikî
mezhebi ise bu konuda oldukça geniş hareket etmiş konuşma gücüne sahip olsun
olmasın herkesin işaret ile irade beyanında bulunabileceği görüşünü
benimsemiştir. Mâlikî mezhebine göre örfen geçerliliği olan her söz, fiil ve
davranış irade beyanı için geçerlidir. [24]
Dilsizin
işaretinin irade beyanında yeterli olmasının sebebini zaruret olarak
açıklayanlar konuşma gücüne sahip insanların işaretle irade beyanında
bulunamayacaklarını söylemektedirler. Karşılıklı rızayı tespitte örf ve teamülü
esas alanlar ise konuşma gücüne sahip olsu veya olmasın herkesin işaretle irade
beyanında bulunabileceği görüşünü savunmaktadır. Bize göre de önemli olan
yapılan hareketin rızayı göstermesidir. İster sözle ister işaretle olsun
tarafların akde razı olduklarını tartışmaya mahal vermeyecek ölçüde açık bir
şekilde gösteren her fiil ve davranış akdin kurulması için yeterli kabul
edilmelidir.
Mektup,
telgraf gibi haberleşme araçları kullanılarak icap ve kabul beyanında
bulunulabilir. Taraflardan biri icabı yazı ile karşı tarafa gönderir, karşı
taraf da kabulünü sözle veya yazı ile beyan ederse akdin kurulmuş olur.
Anlaşmanın
yapıldığı yerden uzakta bulunanın gönderdiği mektup akit meclisinde yapılan
hitap gibi kabul edilir.[25]
Mektupla
kendisine karşı tarafın icabı ulaşan kişi yazıyı okur ve kabul ettiğini beyan
ederse akit tamamlanmış olur. Bununla birlikte hemen kabul etme zorunluluğu da
yoktur. Herhangi bir mecliste mektubu okuyup icabı kabul ettiğini beyan
edebilir. Mektuba mektupla cevap vermesi de mümkündür.
Mektup
yazan kişi şimdiki zamana delalet eden bir siyga kullanmamış olsa bile karine
ve şartlar bu ifadeyi şimdiki zamana ait kılar. Haberci ile icabın karşı tarafa
ulaştırılmasında da aynı kural geçerlidir.[26]
Mezheplerin
çoğuna göre akitlerde icapta bulunan kişi kabulden önce rücu edebilir. Bu kural
yazışma ile kurulan akitlerde de geçerlidir. Yazı ile icapta bulunan kişi
mektup karşı tarafa ulaşmadan icaptan rücu edebilir.
Türk Borçlar Kanununda aynı konu şu şekilde
kanunlaştırılmıştır: “İcabın geri
alındığı haberi icabın vusülünden evvel yahut aynı zamanda mürselünileyhe vasıl
olur yahut icaptan sonra vasıl olmakla birlikte mürselünileyhe icaba muttali
olmadan evvel kendisine tebliğ olunursa, icap keenlemyekün addolunur.”
(Madde 9)
Zaman
ve mekan farklılıkları örf ve teamüllerin değişmesine sebep olduğu için
yazışmanın şekli ve uyulması gereken kurallar tespit edilirken yaşanılan
dönemin ticari örfü dikkate alınmalı, akitlerde hukukî ihtilafların ve
karışıklığın artmasına zemin hazırlanmamalıdır.
Akit meclisinde hazır bulunmayan
kişiye icap üçüncü bir kişinin aracılığı ile ulaştırılabilir. Habercinin
bildirmesiyle icabı duyan karşı tarafın o mecliste kabulde bulunmasıyla akit
tamam olur. Bu tür akitlerde habercinin vekil sıfatı yoktur. Onun görevi sadece
icabı nakletmektir.
Haberci gönderen kişi, icap karşı
tarafa ulaşmadan rucü edebilir. Habercinin rucüdan haberdar olup olmaması hükmü
değiştirmez. Çünkü haberci vekil değil sadece icabı iletmekle görevli bir
elçidir.[27]
Akitlerde sükut ile irade beyanında
bulunulamayacağı esastır. Çünkü sükutun sebebi tek değildir. İnsan kabul veya
red manasında sükut edebileceği gibi önem vermeme, alay etme, ilgilenmeme veya
konuyu tam anlayamama gibi sebeplerden dolayı da sükut edebilir. Bu sebeple
sükuta hüküm bağlamak genel kural olarak uygun değildir.[28]
İslam Hukukunda prensip olarak
akitlerde sükutun muteber olmadığı benimsenmiş olmakla birlikte bazı durumlarda
sükutun hüküm ve netice doğuracağı kabul edilmiştir. Kişinin konuşması gerekli
görülen yerde susması zımni irade beyanı olarak kabul edilmiştir.
Mecelle’de
bu mesele şu şekilde kaideleştirilmiştir: “Sakit’e
bir söz isnad olunamaz. Lâkin marız-ı hacette sükut irade beyanıdır. Yani sükut
eden kimseye şu sözü söylemiş oldu denilmez, lakin söyleyecek yerde sükut
etmesi ikrar ve beyan addolunur.” (Madde 67)
Akitlerde karşılıklı rızanın sağlanması esastır.
Yapılan işten tarafların razı olup olmadıklarının tespiti için icap ve kabulün
varlığı akdin rüknü olarak kabul edilmiştir.
İnsanların birbirleriyle iletişim
kurma yollarının başında konuşma gelir. Bu sebeple icap ve kabulün çoğu zaman
sözle yapılır. Bu sebeple fıkıh kitaplarında bu konu ayrıntılı bir şekilde
işlenmiş hangi zaman siygası ile akdin kurulacağı hangileri ile kurulamayacağı
açıklanmıştır.
Mazi ve şimdiki zamanla yapılan
akdin geçerli olacağı, geleceğe ait siygalarla akdin kurulamayacağı, hem
şimdiki zamana hem de gelecek zamana delalet eden lafızlarla akit kurulunca
tarafların niyetine ve iç iradelerine bakılarak hüküm verileceği konusunda
mezhepler arasında ittifak vardır. Emir kipinin kullanılması meselesinde
mezhepler farklı ictihadları benimsemişlerdir. Hanefîler emir kipi ile akit
kurulamaz derken mâlikî ve şâfii alimler örf ve teamülde kullanılmasından
hareketle emir kipi ile de akit yapılabileceğini söylemişlerdir.
İnsanlar zaman zaman söz dışındaki
iletişim yollarını kullanarak hukukî tasarruflarda bulunmaktadırlar. Bunların
başında teâtî, işaret, yazışma, elçi gönderme ve sükut etme gelmektedir. Bu
fiillerle akit yapılması konusunda iki farklı temayül ortaya çıkmış, şâfiilerin
temsil ettiği dar lafızcılık metodunu benimseyenler söz dışındaki yollarla akit
kurulma sahasını oldukça sınırlı tutmuşlardır. Ancak genel kabul gören görüş bu
şekilde olmamış, fakihlerin çoğunluğu karşılıklı rızaya delalet eden her fiil
ile akdin kurulabileceğini söylemişlerdir.
Bize
göre de ticari örf ve teamüller esas alınmalı ve karşılıklı rızayı gösteren her
söz ve davranış akdin kurulması için yeterli kabul edilmelidir.
* Yakup Gündüzalp, İstanbul, 2003.
[1] Ergüney Hilmi, Türk Hukukunda Lügat ve
Istılahlar, İstanbul 1973, s.229; Karaman Hayredddin, Anahatlarıyla İslam
Hukuku, İstanbul 1986, s.35
[2] TBK Madde 1: “İki taraf karşılıklı ve
birbirine uygun surette rızalarını beyan ettikleri takdirde akit tamam
olur."
[3] Erdoğan Mehmet, Fıkıh ve Hukuk Terimleri
Sözlüğü, s.201; Ergüney, Türk Hukukunda Lügat ve Istılahlar, s.229
[4] Tekinay Selahattin Sulhi, Tekinay Borçlar
Hukuku Genel Hükümler, 7.Bası, İstanbul 1993, s.71-73; Karaman Hayreddin,
Mukayeseli İslam Hukuku, İstanbul 1991, s.38-40
[5] Senhuri Abdürrezzak Ahmed, Mesadiru’l-Hak
fi’l-fıkhi’l-İslami, Mısır 1968, I, s.88
[6] Kâsâni, Bedâyiu’s-Sanayi, V, s.133
[7] el-Fetavay-ı el-Hindiyye, III, s.4; Senhuri,
a.g.e., I, s.86;
* Mecelle:
“ Alırım ve satarım gibi muzari siygasıyla hal murad olunursa bey’
mün’akid olur ve eğer istikbal murad
olunursa mün’akid olmaz. (Madde 170)
[8] Senhuri, Mesadiru’l-Hak, I, s.89; Şekerci
Osman İslam Şirketler Hukuku, İstanbul 1981, s.146
[9] İbn Kudame, el-Muğni, Kahire 1992, VI, s.7
* Mecelle: “Alacağım satacağım gibi va’d-i
mücerred manasına olan müstakbel siygasıyla bey’ mün’akid olmaz. (Madde 171)
[10] el-Fetavay-ı el-Hindiyye, III, s.4; Karaman,
Mukayeseli İslam Hukuku, II, s.65; Şekerci, a.g.e., s.146
[11] Sahnun Abdüsselam b. Said, el-Müdevvene,
Mısır 1323, X, s.51
[12] Şirazi Ebu İshak, el-Mühezzeb, Mısır, I,
s.257; İbn Kudame, a.g.e., VI, s.7
[13] Sahnun, el-Müdevvene, X, s.51; Karaman,
Mukayeseli İslam Hukuku, II, s.66
[14] İbn Kudame, a.g.e., VI, s.7
[15]Karaman Hayreddin, Anahatlarıyla İslam
Hukuku, s.49; Senhuri, a.g.e., I, s.108; bkz. Mecelle, Madde 175
[16]İbn Kudame, el-Muğni, VI, s.7; Zeylai
Fahruddin Osman b. Ali, Tebyinu’l-Hakâik Şerhu Kenzi’d- Dekâik, Mısır 1314(h), IV, s.4; Kâsâni,
a.g.e., V, s.134
[17]Zeylai, Tebyinu’l-Hakâik Şerhu
Kenzi’d-Dekâik, IV, s.4; Şekerci,
a.g.e., s.148
[18]İbn Hümam, Fethü’l-kadir, V, s.77; el-Fetava
el-Hindiyye, III, s.9
[19]İbn Kudame, el-Muğni, VI, s.8; İbn Rüşd,
Bidayetü’l-müctehid ve nihayetü’l-muktesid, Beyrut1997, III, s.226; Senhuri,
a.g.e., I, s.124
[20]Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, II, s.71;
Senhuri, a.g.e., I, s.114, 121
[21] İbn Kudame, el-Muğni, VI, s.8
[22]Mecelle: “Dilsizin işaret-i ma’hudesi lisan
ile beyan gibidir.” (Madde 70); Ayrıca
bkz. Mecelle Madde 174, 436, 1586, 1752
[23]Senhuri, a.g.e., I, s.106; Şekerci, a.g.e.,
s.147
[24] Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, II,
s.69-70; Senhuri, a.g.e., I, s.106
[25] Mecelle “Mükâtebe muhataba gibidir.” (Madde
69)
[26] Senhuri, a.g.e., I, s.102 vd.; Karaman,
Mukayeseli İslam Hukuku, II, s.68; Şekerci, a.g.e., s.148
[27] Kasâni, a.g.e., V, s.138; İbn Hümam,
Fethu’l-kadir, V, s.79
[28] Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, II, s.76